ÖZEL HABER |“Bu siyasetin bitimidir, çünkü Tanrı ile kullar arasında siyaset olmaz”

Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, ilahiyatçı yazar Talha Hakan Alp, gazeteci yazar Bülent Şahin Erdeğer ve Serbestiyet yazarı Mahmud Ertürk; İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun “Bunları bizlere yaptıran Allah’tır” sözlerini Serbestiyet’e değerlendirdi: “Ahiret ancak insanın eylemlerini kendisinin tasarlaması ve yapması durumunda anlamlı olur”, “Bu tarihin en eski manipülasyonudur”, “Buradaki şey dini siyasete alet etmede el yükseltmek.”

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun Bursa AK Parti İl Başkanlığı’nda yaptığı konuşmada kullandığı “kader” ifadesi çeşitli kesimlerde tepkilere yol açtı.

Soylu konuşmasında şunları söylemişti:

“Cenab-ı Allah biliyor. Milletimize hiç ihanet etmedik. Üzerimize ne kadar gelirlerse gelsinler hiç ihanet etmedik. Kim ne derse desin. Onun için sadece bizim yaptıklarımıza bakmayın. Biz kendimiz yapmıyoruz. Biz inanıyoruz ki bize yaptıran Allah’tır, bize yaptıran Allah’tır, bize yaptıran Allah’tır.” 

Soylu’nun “Bize bunları yaptıran Allah’tır” açıklamasında ifadesini bulan kader anlayışının İslam düşüncesi ve tarihindeki yerini Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara, ilahiyatçı-yazar Talha Hakan Alp, gazeteci-yazar Bülent Şahin Erdeğer ve Serbestiyet yazarı Mahmud Ertürk’e sorduk.

Prof. Dr. Mehmet Ali Büyükkara:

“Ahiret ancak insanın eylemlerini kendisinin tasarlaması ve yapması durumunda anlamlı olur

“Allah Teala’nın Peygamberimize hitaben “(düşmana) attığın zaman sen atmadın Allah attı!” (Enfal:7) buyurmasını alimlerimiz ‘Allah’ın yardımı’ yorumuyla açıkladılar. Başarılarınızı sadece kendinize atfetmeyin, işlerinizin arkasındaki mutlak kudreti unutmayın, kendinizi o kadar mühimsemeyin uyarısıydı bu.

“İslam’ın ilk asırlarından itibaren özellikle siyasiler, yaptıkları iyi ve doğru işlerin kıymetini halk nezdinde yükseltmek için onları Allah’ın yol göstermesiyle ve yardım etmesiyle yaptıklarını söylediler, esas fail olarak Allah’ı işaret ettiler. Bu tutum aynı zamanda icraatlarını lâ yus’el = sorgulanamaz bir muhtevaya kavuşturma gayesi gütmekteydi. Böylelikle doğrular yanında yanlışlar da, sevaplar yanında günahlar da aynı statüde anlaşılacak, Allah’ın belirlediği bir kader çerçevesi içinde gerçekleşen fiiller olarak tabir caizse Allah’a fatura edilecek, esas fail olan kendileri suçsuz ve günahsız addedilecekti. 

“Özellikle Emevi siyasetine hakim olan bu anlayış dönemin alimleri tarafından tenkit edildi. Halife Abdülmelik’e konu hakkında bir ikaz mektubu gönderen Hasan el-Basri, halifeye ‘Bize (Allah’a) düşen sadece doğru yolu göstermektir’ (Leyl:12) ayetini hatırlatıyordu. Dahası, baştakiler böyle söylerse, alttakiler de  ‘Ey Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar bizi yoldan saptırdılar’ (Ahzab:67) mazeretine sığınacaklardı. Bu çelişkili bir inançtı.

“Öyleyse doğru itikat, herkesin -iyi veya kötü- kendi işlerini kendisinin tasarlaması ve yapması, Allah’ın da bu işleri yaratması şeklinde anlaşılmalıydı. Zira kulların ahirette fiillerinin karşılığını mükafat ve ceza olarak almaları ancak bu koşullarda anlamlı olacaktı. Bu inanç Müslümanların kahir ekseriyetinin itikadı olmuştur.

“Ümmet günlük işlerin, insani ilişkilerin, bu arada tabii ki siyasetin ve piyasanın bu şartlar altında cereyan ettiği kanaatine varmış, iyi işler yapanları methedip tebrik etmiş, kötü işler yapanları da kınamış ve reddetmiştir.”

Gazeteci yazar Bülent Şahin Erdeğer: “Bu, tarihin en eski siyasi manipülasyonudur”

“Kuran’da anlatılan ‘Kader’ kozmoloji için konan ölçüleri-yasaları ifade eder. Bu bağlamda insanın kaderi de ‘özgür iradesi ile yaptığı seçimler’ ekseninde ölçülendirilir. Bu sebepledir ki seçimlerimizin sonuçlarının getirdiği sorumlulukları vardır. İşte bu sorumluluklardan kaçınmak isteyenler kendi tercihlerinin, kararlarının yol açtığı sorunlarla yüzleşmekten kaçmanın yolu olarak tüm bunların kendileri dışındaki faktörlerin sonucu olduğunu, bunun önceden belirlenmiş bir plan/kader olduğunu iddia ederler. Özellikle de sorumluluk toplumsal ise. Yani siyasi liderler kendi sorumluluklarındaki eylemleri meşrulaştırmak, bu icraatları sorgulatmamak için ‘biz yapmıyoruz bunları bize Allah yaptırıyor’ derler. Bu tarihin en eski siyasi manipülasyonudur: Allah’ı kendine kalkan edinip sorumluyken kendilerini sorgulanamaz kılmak…

“Yöneticilerin kaderi kullanıp Allah’ı istismar etme taktiklerinin Müslümanların tarihindeki ilk izdüşümüne Muaviye’de rastlıyoruz.

“Hucr b. Adiy adlı Hz. Ali taraftarı sahabiyi öldüren Muaviye tepkiler karşısında zor durumdaydı. ‘Biz yapmadık, Allah yaptırdı bize’ demesini tavsiye ettiler. Emevilerle birlikte ‘Zillullahi fi’l-Arz’ (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) ve ‘Sultânullahi fi Arzihî’ (Allah’ın yeryüzündeki gücü) gibi sıfatlarla sultanlara kutsallık kazandırılıyor, onların her icraatı Allah adına sayılıyor, dolayısıyla eleştirilemiyordu. Çünkü bunu yapan, Allah adına (!) iş yapan birisiydi.

“Muaviye’den sonra yerine sultan olarak varis bıraktığı Yezid de Kerbela, Harre gibi travmatik katliamlarına, büyük yıkımlarına gerekçe olarak bunların Allah’ın önceden belirlediği planı/kaderi olduğuna dair camilerde vaazlar verdirmiştir. Dolayısıyla örnekler çoğaltılabilir.

“Sayın Soylu’nun cümleleri de aslında aynı yönetim zihniyetinin dışavurumu. Muhataplarına alt metin olarak diyor ki ‘Bana hesap sormayın, Allah’a hesap sormuş olursunuz. Evet kafanız bazı iddialarla karışıyor olabilir ama onların hepsinin size açıklayamayacağım gizemli hikmetleri var; siz bize itaat edip desteklemeye devam edin.’

“Sonuç itibariyle yöneticilerin ‘Ben yapmadım Allah yaptı, bizi sorgulamak Allah’ı sorgulamaktır’ söylemleri sorumluluk almaktan kaçmak ve dine büyük zarar vermektir. Muhatap kitleleri itaatkar koyun olmak ya da dinden, Allah’tan soğumak, uzaklaşmak seçenekleri arasında bırakmaktır.”

“Oysa üçüncü yol mümkün: Sorumluluk sahiplerine hesap sorma bilincini geliştirmek. Çünkü o hesap sormak da Allah’ın kullarına verdiği haktır ve sorumluluktur.”

İlahiyatçı yazar Talha Hakan Alp: “Bu siyasetin bitimidir, çünkü Tanrı ile kullar arasında siyaset olmaz”

“İlk İslam saltanat geleneğini başlatan Emevi iktidarının politik varlıklarını Tanrı ve kader inancıyla temellendirme girişimleri tarihî bir realitedir. Süleyman Soylu’nun ‘biz yapmadık Allah bize yaptırdı’ söylemi, Tanrı’yı siyasi enstrümana dönüştüren kaderci saltanat söyleminin tekrarıdır.

“Yalnız burada tuhaf olan şey, siyasal İslamcıların henüz iktidarla tanışmadıkları muhalif dönemlerinde kendilerini Emevi karşıtı, hak ve adaletçi bir çizgiye konumlandırdıkları halde, bugün gelinen noktada politik söylemlerindeki Emevileşme temayülüdür.

“Soylu’nun açıklamasında ürkütücü olan bir husus da şudur: Politik iktidarın mutlaklaştıkça teolojik alana da sirayet eden mütehakkim tutumu, dini de politik gerilime mahkum etmektedir. Böyle bir vasatta dindar gruplar arasındaki farklı politik yönelişlerin hakim politik grup tarafından dince de mahkum edilip zan altında bırakılması kaçınılmazdır.

“Yaşananlar göstermektedir ki, Tanrı adına siyaset iddiasının mağdurları sadece seküler kesimler değildir, onların yanı sıra Tanrı’ya inanan alternatif siyasi gruplar da bu iddianın mağdurları arasındadır. Son yıllarda birçok müslümanın çözümü laiklikte görmesinin arkasında yatan temel saik de budur.

“Oysa Sünnî gelenekte, Şîî gelenekten farklı olarak, hilafet-imamet biat ve seçime dayalıdır. Buna göre halife yetkiyi kendisine biat eden halktan alır, Tanrı’dan değil. Dolayısıyla halife bir kul olarak Tanrı’ya karşı sorumlu olduğu kadar, kendisine biat eden halka karşı da sorumludur. Ancak Tanrı adına siyaset söylemi ya da Soylu’nun ifadesindeki gibi kendi kararlarını Tanrı’ya mal eden siyasi söylem, kendisini halka karşı sorumlu görmek yerine, Tanrı üzerinden halkı kendisine karşı sorumlu tutmaktadır.

“Bu siyasetin bitimidir. Çünkü Tanrı ile kulları arasında siyaset olmaz. Soylu’nun açıklaması iktidarın siyasi argümanlarını tükettiğini göstermektedir.”

Serbestiyet yazarı Mahmud Ertürk: “Buradaki şey dini siyasete alet etmede el yükseltmek”

“İlgili konuşmanın tamamını baştan sona kadar dinledim. Sayın Bakanın konuşması, AK Parti’nin faziletlerinin sıralandığı bir propaganda metni olarak özetlenebilir. Anlatı ve argümanlarına tam itiraz edecekken konuşmanın son kısmında ise ‘Biz kendimiz yapmıyoruz, biz inanıyoruz ki bize yaptıran Allah’tır’ ifadesine yer veriyor. Haliyle insan bu noktada duraklıyor.

“Bu ifadenin, batıl kabul edilen Cebriyye mezhebinde olduğu gibi insanların tercihlerini inkâr eden, insanların kendine has tercih ve gücünün bulunmadığına, Allah tarafından kendisi için önceden değişmez şekilde tespit edilen iyi veya kötü her şeyi yapmaya mecbur olduğuna inanan bir inanç sistematiği içerisinde söylendiğini düşünmüyorum.

“Buradaki şey, öyle olmadığı halde kendini dinin yanında hatta belki de üstünde bir yerde hak savaşçısı olarak konumlandırmak ve dini siyasete alet etmede el yükseltmek.

“Sayın bakan siyaseti Allah rızası için yapıyor olabilir, ancak öyleyse bile insanoğlunun başarısı da çuvallaması da noksanlıklarla bezelidir. Allah ise tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. 20 yıllık bir siyasi geçmişe sahip partinin icraatlarına Mevla teâlâyı kalkan etmesi kabul edilemez.

“Sayın bakana ifadesini şöyle tashih etmeyi tavsiye ederim: ‘Başarımız varsa bunlar bizden değil Allah’tandır; tüm hata, noksanlık ve çuvallamalar ise bizdendir.’”