RÖPORTAJ | “Birçok şey üst üste gelerek; resmi tutanakların aksine bir mahkeme kararına tanık olduk”

Ali El Hemdan davasını takip eden Av. Tugay Bek, benzerlerinin tersine bu davada sanık polisin hak ettiği cezaya çarptırıldığı kanaatinde. Bek, bitmiş davanın bitmemesi gereken bir yönünün daha olduğunu, mülkiye müfettişi raporunda açıkça soruşturmayı örtbas etmeye çalışmakla suçlanan Adana valisi ve emniyet müdürünün yargılanmaları gerektiğini söylüyor. Oysa: “Mülkiye müfettişi raporunu alan İçişleri Bakanı, dönemin Adana İl Emniyet Müdürü’nü İstanbul İl Emniyet Müdürü, dönemin Adana Valisi’ni hem Mardin Valisi hem Mardin’in kayyum belediye başkanı yaptı...”

Adana’da 18 yaşındaki Suriyeli mülteci Ali El Hemdan’ı öldüren polis memuru Fatih Karaca 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.  Karar, ateş ederek ölüme sebebiyet veren bir polisin ilk defa “kasten insan öldürme” suçundan hüküm giymesi açısından da önem taşıyor.

Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın, polis memuru Karaca’nın Hemdan’ı kasten öldürmediğini, kazayla ölüme sebebiyet verdiğini iddia etmesi üzerine, verilen karar sosyal medyada yeniden tartışılmaya başladı. Davanın önemini ve ortaya atılan yeni iddiaları, davayı başından beri takip eden Adana Barosu Cezaevi Komisyonu Başkanı Avukat Tugay Bek ile konuştuk.

Adana Barosu Cezaevi Komisyonu Başkanı Avukat Tugay Bek

Ümit Özdağ, hüküm giyen polis memuru Fatih Karaca’nın, dur ihtarına uymaması sonucu kaçarken ve kaza sonucu Ali El Hemdan’ın ölümüne sebebiyet verdiğini iddia etti. Siz Özdağ’a yanıt olarak daha önce de kamuoyuna açıkladığınız Ali El Hemdan Davası’na sunulan mülkiye müfettişi raporunu hatırlattınız. Raporda ne anlatılıyordu? Bu raporun önemi nedir?

Mülkiye müfettişi raporu çok enteresan. Kriminoloji hem hukuk hem tıp fakültelerinde okutulan bir bilim. Verilecek mahkeme kararında kasıt olup olmadığı açısından, merminin “seken mermi” olup olmadığı son derece önemli.

Merminin sekip sekmediğiyle ilgili bir kanaate varmanın tek bir yolu var: Mermi çekirdeğinde bir deformasyonun olup olmadığını tespit etmek. Deformasyon varsa bunun Adli Tıp raporunda geçmesi gerekir ve anlarız ki mermi vücuda girmeden önce sert bir cisme, taşa, demire, bir yere çarpmış öyle vücuda girmiş.

Kriminal polis laboratuvarı mermi çekirdeğini incelememiş. Ali El Hemdan’ın tişörtündeki deliğe bakarak “seken mermi” sonucuna varmış. Böyle bir yöntemle sonuca ulaşmak bilimsel değil.

Mülkiye müfettişi de diyor ki, “Neden böyle bir rapor yazdınız? Size raporu böyle yazmanız konusunda vali ve emniyet müdürü baskı yaptı mı” diyor. “Gerçeğe aykırı, görüntü kayıtlarıyla uyumlu olmayan bu raporu nasıl hazırlarsınız” diyor.

Mülkiye müfettişi raporu, “olayın basına yansımasından hemen sonra dönemin Adana Valisi ile dönemin Adana İl Emniyet Müdürü’nün ‘alelacele’ bir araya gelerek, mülteci genci vuran polis memurunu korumaya karar verdiklerini” söylüyor. “Alelacele” ifadesi aynen raporda geçer, benim eklemem değil. Rapor, vali ve emniyet müdürünün kriminal polis laboratuvarından sanık polisi koruyacak bir rapor temin ettiklerini söylüyor.

Mülkiye müfettişi, Ali El Hemdan’ın ölümüne sebep olan merminin “seken mermi” olduğunu, yani kasıtlı ateşlenmediği kanaatini bildiren kriminal polis laboratuvarı raporunun görüntü kayıtlarıyla ve maddi gerçekle uyumlu olmadığı tespitini yapıyor.

“Mülkiye müfettişi, sanığı koruyan Vali ve İl Emniyet Müdürü hakkında savcılığın işlem yapmasını istedi”

Raporda bunlar anlatıldıktan sonra başta kriminal polis laboratuvarı uzmanları olmak üzere, Adana Valisi ile Adana İl Emniyet Müdürü’nün de sorumlu olduğu ve bu kişiler hakkında savcılığın işlem yapması gerektiği söyleniyor.

Bu rapor İçişleri Bakanı’na gitti. Bu raporu alan İçişleri Bakanı ne yaptı? Dönemin Adana İl Emniyet Müdürü’nü İstanbul İl Emniyet Müdürü, dönemin Adana Valisi’ni hem Mardin Valisi hem Mardin’in kayyum belediye başkanı yaptı.

Müfettişin raporunda “Ben buraya kadar araştırdım ama savcılık bu sacayağı hakkında işlem yapmalıdır” dediği vali, il emniyet müdürü ve kriminal polis laboratuvarındakiler… Üçü de terfi etti veya görevlerinin başında.

Biz bu konuda derdimizi kamuoyunda tam olarak anlatamıyoruz. Bu çok önemli. Adana bölgesinde bir hırsızlık, cinayet vb. bir şey gerçekleşip, olay yargıya intikal edince, yargı kurumları örneğin bir parmak izi raporu ya da bir balistik inceleme bekleyecek ve bu raporlara göre kararlar verilecek.

Bu raporları kim verecek? Ali El Hemdan Davası’nda mülkiye müfettişi raporunca sahte rapor düzenlediği ortaya çıkan, kriminal uzmanlar verecek. Bu raporlar çerçevesinde sanıklar için beraat ya da mahkûmiyet kararları verilecek.

Kürsüde oturan bir hâkim parmak izinin olup olmadığı konusunda bir sonuca varamaz. Rapora itibar etmek durumunda.

Ali El Hemdan’ı öldürdüğüne hükmedilen polis memuru Fatih Karaca’nın kurtarılması için valinin, emniyet müdürünün, kriminal polis laboratuvarındakilerin yapmış olduğu bu girişimler en az Fatih Karaca’nın Ali El Hemdan’ı öldürerek yaşam hakkını ihlal etmesi kadar vahimdir.

Bu olay bütün yurttaşları ve adalet mekanizmasını ilgilendirir. Böylesine önemli bir meseleyi, defalarca ifade etmiş olmamıza rağmen şimdiye kadar bu bir kez olsun İçişleri Bakanı’na sorulamadı. Medya, “Sahte rapor yazan uzmanlar nasıl görevde olur? Sahte rapor yazması yönünde telkinde bulunan emniyet müdürü nasıl Türkiye’nin en büyük iline terfi ettirilir” demiyor.

TBMM’de bir girişim oldu mu?

Bilebildiğim kadarıyla HDP’nin Adana milletvekilleri açıklama yaptılar. Bir de bugünlerde Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun İçişleri Bakanlığı’na soru önergesi verdiğini ya da hazırlığı içinde olduğunu biliyorum.

Eğer mülkiye müfettişinin ve biz avukatların sunduğu bu beyanları bir suç örgütü lideri sunmuş olsaydı, mesela Sedat Peker sunmuş olsaydı herhalde Türkiye daha fazla tartışacaktı. Bir suç örgütünün beyanına, mülkiye müfettişi raporundan daha fazla itibar ediliyor.

Sonuçta burada tüm vatandaşların adalete olan güvenini sarsacak bir durum var. Her şeyden önce İstanbul İl Emniyet Müdürü, Mardin Valisi ve buradaki kriminal uzmanların görevden alınıp, yargılanmaları gerekir. İçişleri Bakanlığı’nın mutlaka bir açıklama yapması gerekir.

İçişleri Bakanlığı, bizim bu taleplerle verdiğimiz şikâyet dilekçeleri için işleme koymama kararı veriyor. Takipsizlik bile değil. Yani “dilekçeniz o kadar mesnetsiz, afaki, delilsiz ki işleme bile koymuyoruz” diyor.

Mülkiye müfettişi raporu delil değil mi? Güvenlik kamerası kayıtları delil değil mi? Mülkiye müfettişinin “cumhuriyet savcıları görevini yapmalıdır” şeklinde sonuç bildiren beyanı delil değil mi? Ama bakanlık bize “soyut bir iddiayla soruşturma açamam” diyor ve açmıyor.

Mülkiye müfettişi raporunda dönemin Adana Valisi Mahmut Demirtaş ve dönemin Adana İl Emniyet Müdürü Zafer Aktaş hakkında çok ciddi suçlamalar olduğunu söylüyorsunuz. Bu içinden geçtiğimiz konjonktür açısından olağan bir rapor mu, siz benzerlerini gördünüz mü? Yoksa gerçekten çok cesurca hazırlanmış denebilir mi?

Güvenlik kamerası kayıtlarını şöyle canlandırayım. Ali El Hemdan sokağa giriyor. Sokağa girdiği andan itibaren yüzü polis memuruna dönük. Küçük adımlarla geri geri yürüyor. Polis memuru yaklaşıyor, aralarında 15 metre kadar mesafe var. O sırada konuştukları anlaşılıyor. Kaçma yok, konuşuyorlar. Sonra birden polis memuru Fatih Karaca silahını çıkartıyor, namluya mermiyi veriyor. Duruşmada, bar çözümlemelerinde bu merminin daha önceden namluya verildiği gibi bir kayıt geçti. Oysa görüntü kayıtlarını incelediğimizde Ali El Hemdan’la karşı karşıya geldiğinde silahını çekip, mermiyi namluya verdiği ve nişan alarak ateş ettiği görülüyor.

Son derece soğukkanlı adımlarla Ali El Hemdan’ın yanına geliyor. Daha sonra meslektaşları geliyor, ambulans çağırılıyor. O ana kadar polis memurunda hiçbir telaş belirtisi yok. Ambulans geldikten sonra polis memuru panikle bir hareketler yapıyor. Kafasını ellerinin arasına alıyor, telaşlı bir tutum sergiliyor. Ambulans gelene kadar öyle bir tutumu da yok.

Yani görüntü kayıtları o kadar net ki, mülkiye müfettişi incelemiş, “burada kaza kurşunu” var dememiş.

Vicdanlı bir mülkiye müfettişine denk gelmiş ve gördüğünü yazmış diyebiliriz.

Zaten bu raporun başka türlü gelmesi de ayrı bir hukuksuzluk olurdu. Eğer öyle bir şey olsaydı biz vali, emniyet müdürü ve kriminal laboratuvar uzmanları gibi “mülkiye müfettişi de suç işlemiş, gördüklerini yazmamış” derdik.

Mülkiye müfettişi aslında suç işlememiş ya da diğerlerinin suçuna iştirak etmemiş diyebiliriz. Bir mülkiye müfettişini suç işlemedi diye takdir etmeli miyiz bilemiyorum.

Sosyal medyada, güvenlik kamerası görüntülerinden 15 saniyelik bir bölüm kesilerek kamuoyu yanıltılmaya çalışıyor diye bir iddia ortaya atıldı.

Evet ben de gördüm onu. Videonun tamamını yayımlayabiliriz. Bu konuda herhangi bir tereddüdümüz yok. Sadece videonun geri kalan kısımlarında olayla ilgili kanaatleri değiştirecek veya kamuoyu açısından önemli denebilecek bir şey yok.

Mahkeme dosyasındaki videoda, Ali El Hemdan’ın öldürüldüğü sokağa girdiği görülüyor. Polis memuru öldürüyor ve Ali El Hemdan’ın başına geliyor. Basınla paylaştığımız görüntülerde başına geldiği ana kadar olan kısım var. Geri kalanında dakikalarca ambulans bekleniyor ve Ali El Hemdan’ın cesedi ambulansa koyuluyor.

Bu kayıtların tamamını mülkiye müfettişi de izlemiş. Müfettiş bizden aldığını değil dava dosyasındaki kayıtları izlemiş.

Buradan nasıl bir sonuca varmak istenebilir ya da bizim neyi gizlediğimiz iddia edilebilir. Biz vurulma anını gösteriyoruz. Tam cinayet anını gösteriyoruz.

Sonraki kısmın kamuoyunu ilgilendiren bir tarafı olmadığı için yayımlamadık. Sonrasını kimsenin de merak edeceğini düşünmedik.

Yapılmak istenen aleni bir manipülasyondur. İsteniyorsa biz videonun tamamını paylaşırız.

Yargılama sürerken hükümlü Fatih Karaca, olayla ilgili anlatımlarında çeşitli değişiklikler yapmış. Olay anında Fatih Karaca’nın yanında bulunan diğer polis İ.K.’nın tanık ifadeleri de Karaca’nın anlatımlarına uygun olarak değişmiş. Fatih Karaca hüküm giydikten sonra İ.K. hakkında başlatılan herhangi bir adli süreç var mı?

Biz suç duyurusunda bulunduk ama işlem yapılmadı. Sanık polis memuru yalan söyler, gerçeği gizler, kendince bir şeyler anlatır. Hiçbir sanık yalan söylediği için cezalandırılmaz. O sanığın hakkı olarak görülür.

Ama olayın kamu görevi dolayısıyla tanığı olan polis memurunun yalan söyleme hakkı yok. “Ben arkadaşımı korumak istedim. Arkadaşım düştüğünü söyleyince ben de düştü dedim. Arkadaşım düşmedim, havaya ateş ettim deyince ben de ifademi ona göre uyarladım” diyemez.

“Polis, mahkeme devletin polisine itibar eder rahatlığıyla suç işliyor”

Bu şunu gösteriyor. Türkiye’de vatandaşla polis karşı karşıya geldiğinde polis şundan emin. Kendisi suç işleyen bir fiile tevessül ettiğinde; işkence ettiğinde, dövdüğünde, ateş ettiğinde olaya müdahil olan onlarca polis, hazırlanan tutanağa okumadan imza atabilir. Arkadaşını savunur, doğrular.

Bu beyanlar mahkemelere intikal ettiğinde, adalet terazisinin bir kefesinde 15 polisin olayın nasıl geliştiğine ilişkin birbirini doğrulayan beyanları öbür kefedeyse bir failin, zanlının savunması vardır.

Bu mahkemeler kime itibar edecek? Elbette devletin polisine itibar edecek diyor polis. Bu rahatlıkla suç işliyor.

Tanık olarak dinlenen polis memuru, Türkiye’deki bütün polislerin yaptığını yapıyor. Suç işleyen polisi, silah arkadaşını, meslektaşını doğrulama, teyit etme görevi, savunma gibi bir görevi var diye görüyor.

“Olay günü böyle ifade verdiniz, şimdi böyle ifade veriyorsunuz” diye bile sormadılar. Yalan beyanda bulunmak suç, mahkemenin bu tespiti yapıp savcılığa bildirmesi de görevidir.

“Aileye kan parası gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verildi”

Ali El Hemdan’ın öldürülmesinin ardından 7 yıldır Türkiye’de yaşayan El Hemdan ailesine vatandaşlık verilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Olaydan iki gün sonra El Hemdan ailesi, Cumhurbaşkanı ve İçişleri Bakanı tarafından arandı. 20 kişilik ailenin tamamı Türk vatandaşlığına geçirildi. Bir sus payı, bir kan parası gibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verildi.

Emin olmamakla birlikte tahminim Türkiye’de ilk defa telefonla verilen talimatla yabancı uyruklu bir aile Türk vatandaşlığına geçirilmiştir. Sussun, takip etmesin, peşine düşmesin, adalet arayışını sürdürmesin diye.

Cumhurbaşkanı aileyi aradığında “Ali bizim de evladımız, onun hak ve hukuku bize emanet” dedi.

Peki Ali El Hemdan’ın hakkını hukukunu Cumhurbaşkanı’nın altındaki valiler, il emniyet müdürleri, kriminal polis laboratuvarı gerçekten savunmuş mu? Bu soruyu da Cumhurbaşkanı’na sormak istiyoruz.

O gün dediniz ki hak hukuk bana emanet. Ama “bana emanet” diyenin altındakiler o hakkı hukuku savunmadı. Bunu da Cumhurbaşkanı’na sorabilen bir gazeteci yok ne yazık ki.

“Cumhurbaşkanı ‘Ali bizim de evladımız’ dedi. Kendi evladına böyle mi sahip çıkar?”

Mülkiye müfettişi raporunda hakkında ciddi suçlamalar bulunan vali ve emniyet müdürünün bir nevi yükseltilmeleri, Ali El Hemdan için “bizim de evladımız” diyen ve Suriyeli mültecilerle ilgili pozitif tutumunu sık sık vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan ile altındaki devlet mekanizmasının mültecilerle ilgili durumunu tartışmalı hale getirmiyor mu?

Aynen öyle oluyor. Bu olay Batı standartlarında bir ülkede gerçekleşseydi, -onun da ne kadar demokratik olduğu ayrıca bir soru ama- oradaki devlet mekanizması bu olaya şöyle yaklaşırdı.

“Biz 400 bin kişilik bir teşkilatız. Bizim içimizde de katil çıkabilir, kötü niyetli çıkabilir. Biz bu yargılamanın yanındayız. Teşkilatımızın içindeki çürükleri yeri geldiğinde ayıklamasını biliriz. Yaşam hakkı ihlal edilen Ali El Hemdan ve ailesinin yanındayız” gibi bir açıklama yapılırdı.

Örneğin bir Batı Avrupa ülkesinde olsaydı böyle ifade ederlerdi. Korumak istedikleri şey devletin ve kurumların itibarı olurdu.

Buradaysa devletin itibarı, kurumların itibarı ayaklar altına alınıyor. Vali, il emniyet müdürü, kriminal büro bir katilin peşine düşmüş, aklamaya çalışıyor.

Bu durum Türkiye’de bir devlet geleneğini gösteriyor. Rızaya dayalı değil zora, baskıya dayalı bir iktidar inşa ederseniz, devlet adına şiddet uygulayan kamu görevlisini de olabildiğince cezalandırmamaya çalışırsınız.

Sosyal medyada Ali El Hemdan’la ilgili yaptığım paylaşımlarla ilgili şöyle yorumlar görüyorum: “Bundan sonra ateş edecek polisi zor bulurlar.”

Ateş edecek polisin her zaman olması için suç işleyen polis, koruma kalkanı altına alınıyor. Büyük bir teşkilat şemsiyesi altında korunuyor.

Belki de Türkiye’de Ali El Hemdan davasında birçok şey üst üste gelerek; polislerin beyanlarının ve resmi tutanakların aksine bir mahkeme kararına tanık olduk.

Peki 400’ün üzerinde benzeri cinayette ne oldu? Onlar güvenlik kamerası tarafından görülemedi ve o konulardaki mahkemeler neye göre karar verdi?

Yine bu valiler, emniyet müdürleri, kriminal polis laboratuvarı raporları ve meslektaşlarının topluca verdiği tanık ifadelerine göre 400 kişi hakkında karar verildi. Hepsinden kuşku duyulması gerektiği kanaatindeyim.

Cumhurbaşkanı, konuştuğumuz gibi aileyi arıyor “Ali bizim de evladımız, onun hakkı hukuku bize emanet” diyor.

Nasıl bir emanet? Kendi evladına böyle mi sahip çıkar?

Kendi evladının başına gelseydi ve vali ile emniyet müdürü bu şekilde davransaydı bu iş böyle mi olurdu?

İktidardakilerin evladına bu yapılsaydı ve kriminal polis laboratuvarından yine böyle bir rapor gelseydi, görevlerine devam edebilirler miydi? O emniyet müdürü yine İstanbul İl Emniyet Müdürü olabilir miydi? O vali yine Mardin Valisi olabilir miydi? Bu mudur hakkı hukuku korumak.

Ali El Hemdan’ın hakkını bu ülkedeki insan hakları savunucuları, bu ülkedeki barolar, ötekileştirilenler, hukukçular, avukatlar korudu.

Devlet organize bir şekilde bu hakkı yok saymaya, ailenin elinden bu hakkı almaya ve polisi aklamaya çalıştı.