1994 doğumlu Sinan Gündoğdu otizmliydi. Annesi Ayfer Özdemir, oğluna uzun yıllar İstanbul’daki evinde baktı.
Özdemir’in Serbestiyet’e anlattığına göre Sinan’ın bakım merkezleriyle başlayan ve ölümüne kadar uzanan süreç 2019’da başladı.
Anne, başlangıçta oğlunu bir kuruma vermek istemediğini, sosyal hizmetler ve ilgili kurumların kendisini ikna etmeye çalıştığını anlatıyor:
“Ben 2019’da çocuğumu asla kuruma vermek istemiyordum. Kurum yetkilileri, il müdürlüğü ve sosyal hizmetler tarafından defalarca ikna edilmeye çalışıldım. Bizzat evime geldiler. Bana, ‘Sinan takıntıları olduğu için sen onunla baş edemiyorsun’ dediler. Ben de ‘Eşyalar kırılsın, oğlumun canı sağ olsun’ diyordum.”
Özdemir, Sinan için evde güvenli bir alan oluşturmuştu. Odasına parmaklık yaptırmış, tuvalet ekletmiş, yatağını ve televizyonunu yerleştirmişti. Sinan’ın o dönemde kendi yemeğini yiyebildiğini ve tuvalete kendi başına gidebildiğini söylüyor.

Sinan’ın bakımevine verilmeden önceki hali
Çatalca’daki dört ay: “Çocuğumdaki gelişmeyi gördüm”
Ailenin kurumlarla ilk deneyimi Çatalca’daki özel ve bağımsız Anka isimli merkez oldu.
Özdemir bu merkezle ilgili herhangi bir kötü muamele iddiasında bulunmuyor. Tam tersine Sinan’ın burada dört ay içinde önemli ilerleme kaydettiğini anlatıyor:
“Hakkını yiyemem, gerçekten çok iyiydi. Sinan orada takıntılarını bıraktı. Sadece dört ay kaldı. Dört ay içinde çok güzel gelişmeler gösterdi. Takıntılarından kurtuldu, birçok şey değişti. Daha sakin bir çocuk oldu.”
Bu gelişmenin ardından aileye Sinan’ın bir devlet kurumunda daha fazla imkâna sahip olacağı söylendi. Özdemir de oğlundaki değişimi görünce bu öneriyi kabul etti.
Pendik’te şiddet: “Öldü sanıldığı için ambulansla hastaneye kaldırılmıştı”
Sinan daha sonra Pendik Engelsiz Yaşam Bakım Rehabilitasyon ve Aile Danışma Merkezi’ne gönderildi.
Annesinin anlatımına göre burada bir bakıcının ağır şiddetine maruz kaldı.
“Olayla ilgili videolar ve diğer deliller elimizdeydi. Mahkeme üç yıl devam etti. Üç yılın sonunda dava 2 bin 700 lira gibi komik bir rakamla, basit yaralama kapsamında kapatıldı. Oysa benim çocuğum, öldü sanıldığı için ambulansla hastaneye kaldırılmıştı. Bu şekilde dövülmüştü.”


Özdemir, olayın pandemi döneminde meydana geldiğini ve hastane polisinin şikâyetçi olmaması halinde kendisinin şiddetten haberdar bile olmayacağını söylüyor.
Anneye göre Pendik’teki sorun yalnızca şiddet değildi. Merkezde rutubet ve ağır koku bulunduğunu, çocukların yaşam koşullarının kötü olduğunu belirten Özdemir, yetkililere “Bu çocuklar burada yaşayamaz. Daha iyi bir yere götürün” diyerek başvurduğunu anlatıyor.
Sakarya’da iki kaburgası kırıldı
Pendik’in ardından Sinan, Sakarya Arifiye’deki Hamit-Fatma Atay Otizm Engelsiz Yaşam, Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi’ne gönderildi.
Özdemir’in anlatımına göre burada Sinan’ın iki kaburgası kırıldı.
Olayı, oğluyla yaptığı görüntülü görüşmede fark etti:
“Bir gün Sinan’ı görüntülü aradım ve çok halsiz olduğunu gördüm. ‘Kurumda ne olmuş? Neden bu kadar halsiz?’ diye sordum. ‘Bilmiyoruz’ dediler. ‘Hastaneye kaldırın’ dedim.”
Sinan hastaneye götürüldü. Film ve diğer tetkiklerde iki kaburgasının kırıldığı ortaya çıktı.

“Ondan bile haberleri yoktu. Onu da örtbas etmeye çalıştılar.”
Özdemir bunun üzerine dilekçe verdi ve oğlunu eve aldı. Sinan iki ay evde kaldı. Ancak anne, bakım merkezlerinden dönen oğlunun artık eskisi gibi olmadığını söylüyor:
“Çocuğu adeta zıvanadan çıkarmışlardı. Evde ben kendi düzenimi kurmuştum. Sinan da benim düzenime alışmıştı. Ama kurumdan döndüğünde çok farklı bir hâle gelmişti.”
Anne iki ayın sonunda tek başına bakımda zorlandığı için Sinan’ı yeniden kuruma vermek zorunda kaldı.
“Yatak verilmeden, çıplak şekilde yerde yatırılıyordu”
Sinan yeniden Sakarya’daki kuruma gönderildi.
Özdemir burada gördüğü koşulları şöyle anlatıyor:
“Her gittiğimde çocuğumun yatak verilmeden, çıplak şekilde yerde yatırıldığını görüyordum. Çocuğa kıyafet bile giydirmiyorlardı. Yemek yerde veriliyordu. Çocuğumu dışarı çıkarmıyorlardı.”

Mayıs 2025’te aynı kurumda kalan Abdülkerim isimli başka bir çocuğun ölümünün ardından aileler ve dernekler bir basın açıklaması yaptı.
Ayfer Özdemir de açıklamaya katıldı.
Annenin iddiasına göre bundan sonra Sinan, kendisinin bilgisi ve imzası olmadan başka bir kuruma gönderildi:
“Oysa ben vasiydim. Benim imzam olmadan çocuğumu başka bir yere gönderemezlerdi.”
Özdemir, Sinan’ın nakledildiğini ancak “Çocuğunuz buraya geldi” telefonuyla öğrendiğini söylüyor.
“Çocuk bir köşede dışkısını yapıyor, bir başka köşede yemek yiyordu”

Anne Özdemir’in anlatımına göre Sakarya’daki merkezde Sinan’ın kaldığı odanın tuvalete açılan kapısı da kilitleniyordu.
Kurum görevlileri, Sinan’ın tuvalete giderken düşebileceğini söylemişti.

Özdemir ise odada gördüklerini şöyle anlatıyor:
“Duvarın kenarında, yıkama sırasında suyun gitmesi için bir delik bırakmışlardı. Çocuk orada dışkısını yapıyor, orada idrarını yapıyordu.”
Odanın yalnızca günde bir kez temizlendiğini iddia ediyor:
“İster dışkı olsun, ister başka bir şey olsun, ister çocuk kussun; odaya tekrar girilip temizlenmiyordu. Ben bunları gidip gözlerimle görüyordum. Kendim temizliyordum.”
Özdemir, başka çocukların da benzer koşullarda bulunduğunu söylüyor:
“Çocuk bir köşede dışkısını yapıyor, dışkı orada kuruyordu. Bir başka köşede yemek yiyordu. Çocuğa masa verilmiyordu. Çocuklar yere konulan yemekten yemek zorunda bırakılıyordu. Çocuklara kaşık, çatal bile vermiyorlardı.”
Dosyada yer alan fotoğraflarda Sinan’ın vücudundaki çeşitli yara ve izlerin yanı sıra Amasya Merzifon’daki merkezde kaldığı boş oda da görülüyor.
Şikâyet eden anneye “terörist” dediler
Ayfer Özdemir, kurumlarda gördüklerini fotoğrafladığını, savcılıklara ve ilgili kamu kurumlarına dilekçeler verdiğini söylüyor.
Ancak şikâyetleri nedeniyle kendisinin hedef haline getirildiğini iddia ediyor:
“Benim adım ‘terörist’ olarak konuldu. Kuruma gittiğimde güvenlik kapıda beni gördüğünde, ‘Aa, Sinan’ın annesi terörist yine geldi’ dediklerini duyuyordum.”
Özdemir hakkında kurum çalışanlarına saldırdığı, hakaret ettiği ve silahla üzerlerine yürüdüğü iddialarıyla davalar da açıldı.
Anne, diğer ailelerin ise çocuklarının kendilerine geri verilmesi tehdidiyle susturulduğunu öne sürüyor:
“Diğer aileleri ise korkutuyorlardı. ‘Şikâyet edersen çocuğunu geri veririz, o zaman bakarsınız’ deniliyordu. Herkes benim kadar cesur davranamıyordu. Çünkü çocukları onların elindeydi.”
Özdemir, “Çalmadığımız kapı, gitmediğimiz yer kalmadı. Dilekçe vermediğimiz yer kalmadı. Duyan duymazlıktan, gören görmemezlikten geldi” diyor.
“İlacı verdikten sonra çocuğun boynu düştü”
Annenin en ağır iddialarından biri Sinan’a verilen ilaçların dozuyla ilgili.
Özdemir, oğlunun hastanede bulunduğu bir dönemde kendisine “bir avuç ilaç” verildiğini gördüğünü söylüyor:
“İlacı verdikten 15 dakika geçmedi. Çocuğun elinde telefon vardı ve çocuk o kadar neşeliydi ki… Ama ilacı verdikten sonra çocuğun boynu düştü. Çocuk adeta bitkisel hayata girdi.”
Bunun üzerine Bakanlığı ve ilgili kurumları aradığını belirten Özdemir’in anlatımına göre hastaneye gönderilen psikiyatrist de kullanılan dozun yüksek olduğunu söyledi:
“Doktor, ‘Evet anne haklı. Çok yüksek dozda ilaç kullanılıyor. Bu çocuk bu dozu kaldıramıyor’ dedi.”
İlaçların yeniden düzenlenmesi kararlaştırıldı. Ancak anne, kendisi ayrıldıktan sonra Sinan’ın nöroloji doktoruna götürülmediğini ve yüksek doz ilaç kullanımına devam edildiğini öne sürüyor.
“Bir insan 24 saat uyursa beslenebilir mi? Sosyal faaliyeti olabilir mi? Olamaz. Çünkü çocuk adeta bitkisel hayata giriyor. Yürümeye çalıştığında, sanki felçliymiş gibi oluyor. Adım atamıyor, ayağını kaldıramıyor.”
Bakıcıdan anneye: “Liste sadece denetim olduğunda önlerine konuluyor”
Özdemir’in aktardığına göre hastanede Sinan’ın yanında görevlendirilen bir bakıcı, bakım merkezindeki yemek sistemine ilişkin de kendisine bilgi verdi.
Anne bakıcının sözlerini şöyle aktarıyor:
“Gramajına kadar günlük ve aylık ne çıkıyorsa yazılıyor. Liste orada asılı. Ama sadece denetim olduğu zaman önlerine koyuyorlar. ‘Bizim yemek listemiz bu’ diyorlar. Aslında o liste uygulanmıyor.”
Bakıcının anlattığına göre çocuklara çoğunlukla kuru fasulye, nohut, pilav ve makarna veriliyor; kahvaltıda ise maliyet gerekçesiyle zeytin, yumurta ve peynir sınırlanıyordu.
Özdemir, Sinan’ın bakım kurumlarında geçirdiği yılları şu sözlerle özetliyor:
“Çocuğum yine yedi yıl boyunca iyi dayandı. Gittiği her kurumda şiddet, her gittiği yerde başka bir felaket yaşadı. Nereye gittiyse birbirinden kötü çıktı.”
İstanbul’a nakil talebi yıllarca karşılanmadı
Aile bütün bu süreç boyunca Sinan’ın İstanbul’a, kendilerinin yakından takip edebileceği bir kamu bakım merkezine nakledilmesini istedi.
Ancak bu talep, yer bulunmadığı gerekçesiyle karşılanmadı.
Sakarya’daki merkezin kapanmasının ardından ise Sinan, annesine önceden bilgi verilmeden İstanbul’a değil, aileden daha da uzağa, Amasya Merzifon’daki Özel Tekin Engelli Bakım Merkezi’ne nakledildi.
İki gün boyunca oğlundan haber alamadı
11 Ağustos 2026’daki ölümünden önce yaşananlar ise ailenin Sinan’ın ölümünün koşullarına ilişkin sorularını daha da artırdı.
Ayfer Özdemir, oğlunun durumuyla ilgili bilgi almak için iki gün boyunca bakım merkezini aradığını ancak telefonlarına cevap verilmediğini söylüyor:
“Arıyorum, arıyorum, arıyorum; kimse açmıyor.”
İkinci gün bir görevliye ulaştı. Sinan’ın durumunu sorduğunda “Bilmiyorum” cevabını aldı.
Kurum müdürüyle veya sağlık çalışanlarından biriyle görüşmek istedi. Kendisine geri dönüş yapılacağı söylendi.
Kimse aramadı.
Özdemir saat 17.00’ye kadar kurumu tekrar tekrar aradığını, telefonlarının meşgule atıldığını anlatıyor.
Gece yarısı ilk telefon: “Durma, gel”
Çarşamba gecesi saat 24.00 sıralarında telefon çaldı.
“Durma, gel. Sinan’ın durumu çok kritik. Doktorlar müdahale ediyor.”
Ayfer Özdemir yarım saat sonra yeniden aradı.
“Oğlumun durumu nedir?” diye sordu.
Bu kez aldığı cevap şuydu:
“Başın sağ olsun.”
Sinan Gündoğdu hayatını kaybetmişti.


Kurum: “10 dakikalık nöbet değişiminde oldu”; anne: “Saat 24.00’te nöbet değişimi yok”
Anneye daha sonra Sinan’ın ölümünün, bakım merkezindeki 10 dakikalık nöbet değişimi sırasında gerçekleştiği söylendi.
Ancak Ayfer Özdemir bu açıklamanın saatlerle uyuşmadığını belirtiyor:
“Sinan, 24 saat gözetim altında olması gerekiyordu. Bize, Sinan’ın ölümünün 10 dakikalık bir nöbet değişimi sırasında gerçekleştiğini söylediler. Lakin resmiyette nöbet değişimi saat 05.00’te olması gerekir. Saat 24.00’te nöbet değişimi yok. Ben haberi 24.00’te aldım.”
Özdemir, ölümün ardından da kendisine ayrıntılı bir açıklama yapılmadığını söylüyor:
“Daha sonra hiç kimse beni aramadı. Ne açıklama yaptılar ne de başka bir bilgi verdiler. Bakanlıktan da sosyal hizmetlerden de kimse beni aramadı.”
“Sinan’ın davasını kapatacaklarını biliyorum”
Ayfer Özdemir şimdi oğlunun ölümünün nasıl gerçekleştiğinin ortaya çıkarılmasını istiyor.
Ancak yıllar boyunca yaptığı şikâyetlerden ve başka ailelerin yaşadıklarından hareketle adaletin sağlanacağı konusunda umutsuz:
“Türkiye’de adalet yok. Sinan’ın davasını da kapatacaklarını biliyorum. Ben bunu adım gibi biliyorum. Çünkü arkadaşlarımın çocuklarının davalarından biliyorum.”
Özdemir, oğlunun yaşadıklarıyla ilgili elindeki belgeleri yargıya sunduğunu, devam eden davaları bulunduğunu söylüyor.
Kendisinin tek amacının yıllardır aynı olduğunu anlatıyor:
“Ben sadece çocuğumun derdine düşmüştüm.”
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.