Ciddi ciddi merak ediyorum: Türkler ne tür bir gol yerse o gol artık “basit hata” sayılmayacak?
Belçika’dan üç gol yiyorsun. Avrupa Uluslar Ligi’nde üç maç, üç yenilgi. Her maçın ardından aynı cümleler dolaşıma giriyor: Basit hata, bireysel hata, konsantrasyon eksikliği…
Peki futbol oyununda “basit hata” olmayan hata nedir?
Belki de asıl mesele burada başlıyor. Çünkü futbolu anlatan dil, futbolu anlama çabasının önüne geçtiğinde, oyun giderek görünmez hale geliyor.
Edebiyatta eleştiri, metnin karşısına geçip “güzel” ya da “kötü” demek değildir. Metnin nasıl kurulduğunu, hangi ilişkiler üzerinden anlam ürettiğini, nerede aksadığını, hangi imkânları taşıdığını araştırır. İyi eleştiri metni değiştirir; yazarın bakışını, okurun algısını ve zamanla edebiyatın kendisini dönüştürür.
Futbol eleştirisinin de böyle bir işlevi olmak zorunda.
Maç anlatısı başka şeydir, futbol eleştirisi başka.
“Şu oyuncu iyi oynadı, bu oyuncu hata yaptı, rakip güçlüydü” demek maçı anlatabilir. Fakat oyunun neden öyle oynandığını açıklamaz. Futbol yorumunun gerçek değeri de tam burada başlar: Oyun ile yorum arasındaki mesafeyi kapatmakta.
Türkiye futbolunda bu mesafe fazlasıyla açık.
Futbol oyunundaki bütün dizilişlerin, bütün formasyonların dayandığı temel bir mantık var: Topun bulunduğu ve topun gönderileceği bölgelere rakip kadar yakın olmak. Oyuncular arasındaki mesafeyi, rakiple ve topla kurulacak ilişkiye göre sürekli ayarlamak.
Futbolun geometrisi buradan doğar.
Topa yakınsan müdahale edebilirsin. Rakibe yakınsan onun zamanını ve yönünü sınırlayabilirsin. Takım arkadaşına yakınsan bağlantıyı korursun. Mesafeler açıldığında ise oyun çözülmeye başlar.
Bu, futbol bilgisinin en temel zeminlerinden biridir.
Türkiye’de altyapı eğitiminin en büyük sorunlarından biri de tam burada ortaya çıkıyor. Oyuncuya formasyon ezberletmek başka şeydir, oyunun ilişkiler ağını öğretmek başka. 4-3-3’ü bilmek futbol bilgisi değildir. 3-4-2-1’i tahtaya çizmek de öyle.
Mesele, o dizilişin neden var olduğunu bilmektir.
Top neredeyken nerede duracaksın?
Rakip hangi koridora geçtiğinde mesafeni nasıl değiştireceksin?
Bir takım neden daralır, ne zaman genişler?
Pres dediğin şey kaç oyuncunun aynı anda koşmasından mı ibarettir, yoksa oyuncular arasındaki mesafelerin ortak bir akılla ayarlanması mıdır?
Bu soruların cevabı yoksa, futbol eğitiminin de sağlam bir zemini yoktur.
Sonra televizyonu açıyorsun.
“Taç bizim!” diyor spiker.
Öyle bir söylüyor ki sanki ülke sınırları yeniden çizilmiş, futbol tarihinin kayıp hazinesi bulunmuş.
Taç yahu.
Senin olsane olur, rakibin olsa ne olur?
Futbolun en küçük ayrıntısını bile milli gurur meselesine dönüştüren bu dil, bir yandan her şeyi yüceltiyor, öte yandan oyunun gerçek değerlerini görünmez kılıyor. İçeriği boş bir yüceltme, kimseyi güzel bir şey yapmaya mecbur bırakmıyor. Her şeyi zaten büyük, zaten kutsal, zaten muazzam ilan ederseniz ortada eleştirilecek ne kalır?
Üstelik bu dilin içinde “ırkçı değiliz” savunmasıyla yan yana duran tuhaf bir milliyetçilik de beliriyor. Oyunu konuşmak yerine kimliğe, başarıyı açıklamak yerine aidiyete yaslanan bir futbol dili…
Maçın yorumcusu Ömer Üründül de aynı sorunun başka bir yüzünü gösteriyor.
Üç maçtır kaybeden bir milli takımın neden bu kadar kötü oynadığını gerçekten anlatabilir mu? Elbette hayır. Çünkü statü endişesiyle hareket eden diğerleri gibi, meselenin özü ile temas kuramaz.
Ezberlenmiş birkaç cümleyi tekrar etmek kolay: Rakip güçlüydü. Bizim önemli oyuncularımız yoktu. Takımın zamana ihtiyacı var.
Peki oyunun kendisi?
Neden topa sahipken bağlantılar kopuyor?
Neden rakibe yakınlık kurulamıyor?
Neden takım boyu uzuyor?
Neden top kaybından sonra oyuncuların birbirine olan mesafesi bir anda açılıyor?
Neden baskı bireysel koşulara dönüşüyor?
Neden savunma ile orta saha arasındaki bağlantı sürekli yeniden kurulmak zorunda kalıyor?
Bunlar sorulmadığında futbol yorumu, futbol bilgisinin üretildiği bir alan olmaktan çıkıp maçın sesli betimlemesine dönüşüyor.
Üç yenilgi ise artık tek tek oyuncu hatalarının toplamı olarak geçiştirilemeyecek kadar açık bir işaret.
Temel bir sorun var.
Fakat burada da başka bir tutarsızlık beliriyor.
“Montella istifa.”
Peki teknik adamın oyun üzerinde belirleyici bir etkisi yoksa neden Montella istifa etsin?
Madem futbol oyuncularla oynanıyor, neden “Melih istifa”, “Abdülkerim istifa”, “İsmail istifa” ya da “Kerem istifa” denilmiyor?
Öte yandan aynı yorumcu, “Oynadığınız takımlar güçlü” diyor ve hemen ardından “Bizim üç önemli oyuncumuz yok” diye ekliyor.
Eğer mesele buysa, bunun Montella’nın istifasını istemekle nasıl bir ilişkisi var?
Rakip güçlüyse teknik direktör neden istifa etsin?
Önemli oyuncular yoksa teknik direktör neden sorumlu olsun?
Soruların birbirini izlemesi gerekir.
Futbol eleştirisi biraz da bunun için vardır: Söylenen her cümlenin arkasındaki mantığı takip etmek.
Futbol yorumculuğu, futbolun üzerine konuşmak değildir. Futbolu anlamaya çalışmaktır.
Türkiye’de futbol eğitimi vasatsa, oyuncu yetiştiriciliği ciddi defolar taşıyorsa, oyun bilgisi kuşaktan kuşağa eksik aktarılıyorsa eleştirinin önemi daha da büyür.
Çünkü eleştiri, oyunun bilgisini üretebilir.
Yanlış kurulmuş oyunu teşhis edebilir.
Oyuncunun yaptığı hatayla oyuncuya öğretilmemiş davranış arasındaki farkı gösterebilir.
Teknik adamın tercihiyle kulübün yetiştirme kültürü arasındaki ilişkiyi kurabilir.
Ve belki en önemlisi, “basit hata” dediğimiz şeyin gerçekten basit olup olmadığını sorabilir.
Futbolu geliştirmek istiyorsanız önce futbol hakkında daha iyi konuşmayı öğrenmek gerekir.
Çünkü kötü eleştiri, kötü oyunu örtbas eder.
İyi eleştiri ise oyunun karşısına geçmez; oyunun içine girer.
Onu görür, çözer, sorgular.
Sonra da değiştirmeye başlar.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.