Ana SayfaÖZEL HABERRÖPORTAJ | “Aleviliğin kurumsallaşmasına karşıyım”

RÖPORTAJ | “Aleviliğin kurumsallaşmasına karşıyım”

Aleviliği romanlarıyla anlatan yazar Ayşe Acar: “Kamuoyunda ‘AİHM davaları’ diye bilinen, Alevilerin AİHM’de açtığı üç ayrı dava var. Ben de bu davaları açanlardan biriyim. Bu davalar sonuçlandı ve verilen süre de bitti. Çok ciddi yaptırım kararları kapıda. İktidar, aldığı son kararlarla zaman kazanmaya dönük bir ara çözüm üretmeye çalıştı. Bu nedenle sorunu çözmeye yönelik iyi niyetli bir çaba olmadığını düşünüyorum.”

Ayşe Acar’ın ‘Dört Kapı Hacı Bektaş-ı Veli’ kitabı İBB Yayınları’ndan çıktı. Acar’ın deyişiyle “Anadolu tasavvuf geleneğini anlatan” romanı Selçuk Ören resimledi. Ayşe Acar’la kitabından yola çıkarak, Alevilerin günümüzde yaşadığı sorunlara ve Alevilikle ilgili yapılan son yasal düzenlemelerin arka planına uzanan bir söyleşi yaptık.

Röportajın tamamını SerbestPodcast’te dinlemek için:

Öncelikle Serbestiyet okurları için kendiniz hakkında bir şeyler söyler misiniz?

Aslında edebiyatçı kökenli bir yazar değilim. Lisans ve lisansüstü eğitimim felsefe üzerine. Dolaysıyla bana sorulduğu zaman “edebiyatçıyım” diyemiyorum. Asıl beslendiğim kaynağın felsefe olduğunu söylemekte yarar görüyorum. Öte yandan kurgu yazarıyım. Yayınlanmış altı romanım var. Bunların ilk üçü ‘Yüzyıl’ başlıklı bir bilimkurgu serisi. Bu serinin ilk kitabı İngilizceye çevrilip İngiltere’de yayınlandı. Ardından ‘Kırklar Meclisi Hünkâr Bektaş’ başlıklı bir roman daha yazdım.  ‘Dört Kapı Hacı Bektaş-ı Veli’ romanımla birlikte Yunus Emre üzerine de bir roman yazdım. O da önümüzdeki günlerde yayınlanacak. Anadolu’yu tanımaya çalışan bir yazar ve felsefeciyim. Öğrendiklerimi de kurgu ve felsefe yoluyla okura ulaştırmaya çalışıyorum. Öte yandan teknolojiye de ilgim var. Yüksek lisans tezim yapay zekâ üzerineydi. Yapay zekâ üzerine bilişsel çalışmaları takip ediyorum. Cumhuriyet gazetesine haftada bir gün felsefe ve teknoloji üzerine yazıyorum. Kısacası Doğu-Batı arasında felsefe yapmaktan haz duyan birisiyim.

Bu son kitabınıza gelecek olursak, sizin de belirttiğiniz gibi bu Hacı Bektaş-ı Veli üzerine ikinci kitabınız. Öncelikle bu kitabın serüveniyle başlayalım. İBB (İstanbul Büyükşehir Belediyesi) Yayınları’ndan bu tür kitapların basılmasına pek alışkın değiliz. Baskısı da son derece kaliteli… Kitabın serüveninden söz eder misiniz?

UNESCO, 2021’de Hacı Bektaş-ı Veli’yle birlikte Yunus Emre ve Ahi Evran’ı kültürel özne olarak ilan etmişti. İBB bu vesileyle Hacı Bektaş ve Yunus Emre ile birlikte Mevlâna hakkında özel bir çalışma yapmaya karar verince, İBB Yayınevi de bu üç isimle ilgili, içlerinde renkli çizimlerin de yer aldığı biyografik ya da kurgu birer özel koleksiyon çalışması yapma kararı almış. Hacı Bektaş-ı Veli üzerine daha önce bir roman yazmış olduğum ve konu hakkında çalıştığım için bana geldiler. Hacı Bektaş-ı Veli dosyasını İBB Yayınları’na teslim ettiğimde henüz Yunus Emre’yi yazacak kimse olmadığı için onu da benim yazmamı istediler, ben de övünç duyarak kabul ettim. Baskı maliyetlerinin bu kadar yüksek olduğu bu dönemde böyle özenli bir çalışmanın ortaya çıkmış olması benim için tarif edilemez bir sevinç kaynağı oldu. Bunun literatüre katkı olduğu gibi okura karşı da büyük bir saygı ifadesi olduğunu düşünüyorum.

Sizin de belirttiğiniz gibi, son iki romanınız da Hacı Bektaş-ı Veli üzerine. İki roman arasındaki farklar nedir?

‘Kırklar Meclisi’ romanı sadece Hacı Bektaş-ı Veli’yi değil, Alevi geleneğini anlatan bir kitaptı. İçinde ritüelin de olduğu, birtakım anahtar kavramların kullanıldığı, Hazreti Fatma’nın başat bir rol aldığı deyim yerindeyse ‘ziplenmiş’ bir Alevilik romanıydı. ‘Alevilik nedir?’ sorusuna yanıt vermek için hazırlandı. Öte yandan Alevilerin daha rahat okuyacağı bir roman çünkü orada bir dil dağarcığı var. Alevi okurlar o dil dağarcığını çok iyi biliyor. ‘Dört Kapı’ ise doğrudan Hacı Bektaş-ı Veli’ye odaklanan ve onun çok büyük bir temsilcisi olduğu Anadolu tasavvuf geleneğini anlatan bir roman. Bana sorarsanız Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre ile birlikte Anadolu tasavvuf geleneğinin en önemli iki temsilcisinden biridir. ‘72 milleti bir bilme’ iddiası ya da önerisi ile birlikte ‘dört kapı’ kavramını vahdet-i vücud çerçevesinde anlatmaya çalıştım. Dolayısıyla bu kitapta genel olarak tasavvufu anlatmış oldum. Öğretiyi anlatmayı önceleyen bir kitap oldu bu.  

Kitabınıza da adını veren ‘dört kapı’ kavramını açar mısınız?

Kaynağını tasavvuftan alan ‘dört kapı’ kavramı Sünnilik gibi başka geleneklerde de var aslında. ‘Şeriat’, ‘tarikat’, ‘hakikat’ ve ‘marifet’ten oluşan ‘dört kapı’ Aleviliğin de dört ana ilkesini oluşturuyor. Bu dört ilke “ben kimim?” sorusunu kendisine yönelten her kişiyi, “bu dünyaya insan olmaya geldik” anlayışına doğru yönlendiriyor. Bu da “kul hakkı yemeyeceğiz”, “iyi insan olacağız”, “herkesi sevmeye çalışacağız”, “mümkün olduğu kadar dünyayı güzelleştirerek ölüp gideceğiz” anlayışı olarak insan hayatına yansıyor. Buna tasavvuf geleneğinde ‘seyri süluk’ yani ‘manevi yolculuk’ deniyor. Bu, içsel bir yolculuk. Her kişi olgunlaşmak, kendisi olmak istediğinde bu basamaklardan geçer. Kişi önce ‘şeriat’la karşılaşır. Ardından ‘tarikat’ sonra ‘hakikat’ ve en son da ‘marifet’. Ben bunların her birini romanda bir şehir gibi anlattım.

Bu kavramları da açar mısınız? Mesela ‘şeriat’ derken ne anlamalıyız?

‘Şeriat’ yasa demektir. Kulaklarımız politik olarak bu kavramla dolu olduğu için ‘şeriat’a önyargılı yaklaşanlar var ama kavramın kendisi yasa anlamına geliyor. ‘Şeriat’ toplum ilişkilerini düzenleyen yasaya yapılan göndermedir. Yasa insanlar arasındaki ilişkileri kurar ve orada bazı zorunluluklar vardır. Gönüllü olarak olmasa da o yasaya tâbi olmak zorundayızdır. ‘Şeriat’ın ilkesi adalettir. Adaletin sembolü de ‘zülfikâr’dır. ‘Zülfikâr’ iki ucu kesin bir kılıçtır ve o iki uçtan biri size doğruyken diğer uç ‘öteki’ne doğrudur. Şeriatta yasalara uyum vardır. ‘Tarikat’ ise yol, yöntem demektir. Bir okula, bir ekole göndermedir. Bir ekole özgü eğitim alıyoruz. Bu alınan eğitimler genelde kişilerin karakterine göre verilir. Bazıları dışa dönük ve coşkuludur. Bazıları ise içe dönüktür. Her kişiye karakterine göre eğitim verilir. Tarikat ‘tarik’in çoğuludur. Her ‘tarik’te benzer karakterler belli bir yere yığılmaya başlar. Biz de böyle bir yola girdiğimizde kendimize benzer insanlarla uçmaya başlarız. Bu bize bir iç disiplin sağlarken öznelliğimizi de yok eder. Biricikliğimiz orada erir. Ama gaye bu değildir burada durmamamız gerekir. Hakikat kapısı ruhsallığa ve biricikliğe bir göndermedir. Marifet kapısında ise diğer üç basamakta öğrendiğimiz her şey bizde ete kemiğe bürünüp iş yapmaya başlar ve barışa hizmet eder. İslam dediğimiz de budur; barışın kendisi. Dünyadaki tüm çeşitliliğe, tüm renkliliğe Hak’kın bir görüntüsü olarak bakmak, yani vahdet-i vücud. Çeşitlilik arasındaki diyalog, insanlığa hizmet etme coşkusu. Bunların hepsi marifet kapısından geçerek olur. Alevilik nedir sorusuna kısaca böyle cevap verebilirim.  

Günümüzde Alevilerin yaşadığı sorunlara gelelim. Son yasal değişiklikler hakkında ne düşünüyorsunuz? Özellikle de Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kurulması hakkında?

Bir miktar niyet okuması yapıyor olacağım ama bu kararların sorunu çözmeye yönelik kararlar olduğunu düşünmüyorum.

Neden?

Kamuoyunda ‘AİHM davaları’ diye bilinen, Alevilerin AİHM’de açtığı üç ayrı dava var. Ben de bu davaları açanlardan biriyim. Bu davalardan birisi cemevlerinin yasal statüye kavuşturulması, ikincisi zorunlu din derslerinin kaldırılması, üçüncüsü de eşitlik ilkesini içeren Anayasa’nın 10. maddesinin ihlalinin giderilmesi. Bu davalar sonuçlandı ve verilen süre de bitti. Çok ciddi yaptırım kararları kapıda. İktidar zaman kazanmaya dönük bir ara çözüm üretmeye çalıştı. Bu nedenle sorunu çözmeye yönelik iyi niyetli bir çaba olmadığını düşünüyorum. Aleviler bunun farkında. Ayrıca ben Aleviliğin kurumsallaşmasına sıcak bakmayan biriyim.

Bunu biraz açar mısınız? Neden Aleviliğin kurumsallaşmasına sıcak bakmıyorsunuz?

Aleviliği Sünnilik üzerinden tanımlıyorlar. Alevilikle Sünnilik arasında tanrı tanımı, insan tanımı gibi konularda farklılıklar vardır. Bu farklılıkları hesaba katmadan çözümler üretiliyor. Alevilikte gelenek insan ilişkileriyle aktarılır.

Sünnilikle fark ne?

Sünnilikte daha çok ibadet öncelenerek yani şeriat üzerinden bir dünya kurulmaya çalışılır. Bu da bir gereksinimdir ve bunu eleştirecek değilim. Ama Alevilikte durum pek öyle değildir. Alevilikte ibadet öncelenmez. Alevilikte hal öncelenir. Yani ahlak, etik öncelenir. Bunun aracı olarak da dede birincil rol oynar. Yani Antik Yunan’daki ‘sofos’ ile ‘filosofos’ arasındaki ilişki gibi düşünün. Bu ilişki ‘diyalogos’. Karşılıklı cemal cemale yani yüz yüze hal aktarımı. Bereketin doğrudan insan üzerinden aktarımı. Böyle olunca da dedeleri şurada eğitelim ya da şu kitaplar okunursa dede olunur gibi bir durum söz konusu değil. Alevi geleneği böyle özne vermez. Yöntemi insan ilişkisinde ortaya çıkar. Bu da gönüllü muhabbet, sohbettir.

Peki, cemevleri bir tür kurumsallaşma değil mi?

Cemevleri kentlerde yaşanan bir ihtiyaçtan doğdu. İhtiyaç da şu: Cenaze kaldırılacak, cenazenin nereden kaldırılacağı sorun oluyor. Bir araya geleceğiz, nerede bir araya geleceğiz, mekân yok kentlerde. Köylerde böyle değildi. Dede hangi eve girerse orası cemevi olurdu. Alevilikte mekân kutsamak diye bir şey yoktur. Mekânın kendisi kutsal değildir. Mekân insan için vardır. Bir yer olsun ve insanlar orada toplanıp otursunlar diye… Cemevleri de bu sosyolojik ihtiyaçtan doğdu. Dedelere maaş verilmesi, dedelik eğitim kurumları oluşturulması filan, bunları tasvip etmiyorum. Cemevlerinin yasal statüsü olmalı elbette. Aleviler görece yoksul bir toplumdur. Cemevlerinin elektrik, su faturalarını veya değişik giderlerini karşılamakta zorluk çekiliyor.  

Sizce çözüm ne?

Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bu haliyle lağvedilmelidir. Eskiden böyle düşünmüyordum ama artık böyle düşünüyorum. Altı yaşındaki bir kız çocuğunun başına gelenleri kendi ağzından dinledikten sonra ses çıkarmıyorsa bu kurum lağvedilmelidir.  DİB, din ve inanç özgürlüğünü herkes için teminat altında alacak bir kurum haline gelmelidir. Farklı dinlerden ve mezheplerden olanların da özgürce nefes almasını sağlayan bir kuruma dönüşmeli. İnsanların vergisini alıp onları yok saymak vicdana sığar mı? Bu kul hakkı yemek değil midir?

Peki, Aleviler ne yapmalı? Alevilere bu şartlarda ne öneriyorsunuz?

Aleviler çok sancılı bir süreçten geçiyor. Aleviler kente biraz geç geldikleri için dünyada yaşanan postmodern savrulmalara da yeni uğruyorlar. Geleneğin kendi tarihselliğini dikkate almadan yapılan yorumlarla birtakım şeyler yapılmaya çalışıyor. Ben gelenekten gelen birisiyim. Baba Mansur Ocağı mensubuyum. Dolayısıyla topluma karşı sorumluluk hisseden bir özneyim. Buna dayanarak şunu söyleyebilirim: Aleviler öncelikli olarak kendi geleneklerinin idrakine ulaşmalıdırlar. Alevilerin mevcut durumu, denizin içinde denizden habersiz balık olmak gibi bir pozisyon. “72 milleti bir bilmeyen bizden değildir” ifadesi bu ülkede çoksesliliğin gelişmesine katkı sağlayacak bir ifadedir. Aleviler bu ifadeyi dikkate alıp, Türkiye’de çoksesli demokrasiye katkı sunacak işler yapmalıdırlar. Bu anlamda Aleviliğin henüz kendisini gerçekleştirmediğini düşünüyorum.

- Advertisment -