RÖPORTAJ | Mustafa Yeneroğlu: “Ankara’da bir pogrom havası gördüm”

11 Ağustos gecesi Ankara Altındağ’da yaşanan olaylar sırasında bütün gece orada olan DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu: “15-16-17 yaşlarında gençlerin ‘Suriyelileri bulacağız, onları öldüreceğiz, onları burada yaşatmayacağız’ şeklinde bir hava içerisine girdiğini gördüm. Arabalarında son ses ‘Ölürüm Türkiyem’ şarkısını, Mehter Marşı’nı açıp sokakları dolaşıyorlardı. En az bir buçuk, iki saat orada yağma devam etti. Yanında bir Türk’ün mağazası varken ona dokunulmamış, onun yanındaki iki üç Suriyeli mağazası yağmalanmış. Gençlere de sordum, ‘Buranın Türk mağazası olduğu belli değil, neden burayı da yağmalamadılar?’ diye. Onlar da, ‘Ağabey, sen hiç takip etmedin mi, sosyal medyada Suriyelilerin yerleri paylaşıldı’ dedi.”

Röportajın tamamını Serbest TV’de izlemek için:

Siz 11 Ağustos gecesi olaylar yaşanırken Altındağ’daydınız. Neler gördünüz? Neler yaşandı Ankara’da? Kendi geçmişinizde Almanya’da maruz kaldığınız ırkçı ve ayrımcı saldırıları düşününce size gördükleriniz ne hissettirdi?

Tabii biz Altındağ’da olaylar olduğuna ve Suriyelilerin mağazalarının yağmalandığına dair duyumlar aldıktan sonra gece 10 buçuk 11 civarında aşırı derecede rahatsız oldum. Hayatı bir göçmen olarak geçmiş bir insan olarak geçmişte hem yaşadığım ülkede hem de yurt dışında temsil ettiğim camianın karşılaştığı Türk düşmanlığı olsun, İslam düşmanlığı olsun, yabancı düşmanlığı olsun, bunun beraberinde gelen birçok faciayla karşı karşıya kaldım.

Çok genç yaşlarımda, 1993 yılında Solingen Katliamı yaşandı. Yakınen tanıdığımız bir ailenin evinin kundaklanması ve orada beş vatandaşımızın çıkartılan yangında öldürülmesi hadisesi, Möln olayları Almanya’da yaşayan Türklerin zihninde gerçekten yer edinmiş ve belirgin olmuş olaylardır. Dolayısıyla çoğunluk toplumun bir mensubu olarak yaşadığım ülkede de, anavatanımda da ben bir toplumsal düzenin kalitesinin azınlıkların yaşam kaliteleri ile ölçülmesi gerektiğini düşünen bir insanım. Çünkü azınlıkların durumu, azınlıkların hissiyatı aslında o toplumsal düzenin ne kadar huzur verici, ne kadar adil, ne kadar kaliteli olduğunu ortaya koyar.

Bu anlamda ülkemizde göçmenlerle ilgili son yıllarda toplumda birikmiş haklı endişeler var. Bunları göz ardı edemeyiz, etmemeliyiz, etmiyoruz da zaten. Ama edilmesinin neticesinde de bu facialarla karşı karşıya kalabiliyoruz. Bunun birkaç boyutu var. Gerçekten insanların bölgede hissiyatlarının dikkate alınmaması, kendilerince ortaya koydukları endişelerin dikkate alınmaması, süreç içerisinde oluşan gerginliklerin hafife alınması ya da yok sayılması gibi etkenler ortamın gerginleşmesine ve bu gibi saldırıların meydana gelmesine yol açıyor.

Altındağ’daki olayda da, mahallede tanınan, sevilen genç bir kardeşimiz orada bir tartışma sonucunda bıçaklı saldırı neticesinde öldürülmüş, bir genç kardeşimiz de yaralanmış. Zaten geçmişten beri var olagelen gerilimlerin neticesinde “Biz zaten burada Suriyeli istemiyoruz, bunu yapanlar Suriyelilerdir” diye bir genelleme içerisine girdi insanlar. Bunda, son aylarda birçok siyasinin mültecilere yönelik kullandığı ötekileştirici, ayrımcı dilin de ciddi etkisi var. Bunun neticesinde de insanlar adeta galeyana geliyor. Bir linç kültürü oluşuyor.

Ben Ankara’da bir pogrom havası gördüm. Orada sokakta yürürken birçok (15-16-17 yaşlarında) gencin gruplar halinde yürüdüğünü, kendilerini iletişime kapattıklarını, herkesin “Suriyelileri bulacağız, onları öldüreceğiz, onları burada yaşatmayacağız” şeklinde bir hava içerisine girdiğini gördüm. Bu grupların yanında da, aynı zamanda arabalarla konvoy yapanlar da vardı. Bu arabalarda son ses “Ölürüm Türkiyem” şarkısını, Mehter Marşı’nı açıp sokakları dolaşıyorlardı.

Süreç içerisinde polisin sayısı arttı, bazı mahalleleri kapattı. Ama bazı mahallelerde polis müdahale etmekte çok geç kaldı.

Tam bu noktada size şunu sormak istiyorum: Emniyetin müdahale etmekte ağır davrandığı, bir güvenlik zaafına sebep olduğu yönünde eleştiriler oldu. Sizin bu konudaki gözlem ve düşünceleriniz nelerdir?

Zaten birçok kamera görüntüsü ortaya çıktı. Bu kamera görüntülerinde emniyetin gerilimi yeterince dikkate almadığı, olması gerektiği gibi ölçemediği, oraya farklı bölgelerden yeterince kolluk gücünü çağırmadığını çok net olarak görebiliyoruz. Çünkü en az bir buçuk iki saat orada yağma devam etti. Bu çok net. Ben gece gittiğimde yüzün üzerinde mağaza yağmalanmıştı. Özellikle Suriyelilerin mağazaları aranmış ve yağmalanmış. Bizzat çektiğim fotoğraflar var. Yanında bir Türkün mağazası varken ona dokunulmamış, onun yanındaki iki üç Suriyeli mağazası ise yağmalanmış. Maalesef hırsızlık olayı da var. Bazen eşyalar dışarı çıkartılmış, yakılmış, etrafa saçılmış.

Kendinden geçmiş bir kitle olduğuna dair orada diğer gençlerle yaptığım sohbet sonucunda edindiğim bir intiba var. O gençlere de sordum, “Buranın Türk mağazası olduğu belli değil, neden burayı da yağmalamadılar?” diye. Onlar da, “Ağabey, sen hiç takip etmedin mi, sosyal medyada Suriyelilerin yerleri paylaşıldı” dedi. 

Bu arada şunu da belirtmek lazım, saldırganların bir kısmı o mahallenin gençleri. “Dışarıdan gelen provokatörler” şeklinde değerlendirip meseleyi hafife almak da mümkün değil. O mahallede yaşayan insanlar onlar.

Emniyet’in açıklamasına göre 70 küsür kişi gözaltına alındı. Ben buna ciddi anlamda şaşırdım. Çünkü dedim ki, “Bu böyle olamaz ki, orada çok çok daha fazla kişi vardı.”

Kamera görüntülerine baktığınız zaman orada çok daha fazla kişi olduğunu çok rahat görüyorsunuz zaten.

Bu insanlara baktığımızda önemli bir kısmı geçmişte de suç işleyen insanlar. Sabıkalı insanlar.

Şimdi, bu olaylar tabii ki bir sebep değil, bir sonuç. Bunu da görmek lazım. Bu olaylar yıllardır süregelen bir politikasızlığın bir sonucu. Ama asıl acı olan bunu oradaki vatandaşlarımızın sorumlulara fatura etmesi gerekirken, sorumlulardan bunun hesabını sorması gerekirken, çok büyük bir kısmı herhangi bir suça karışmamış olan insanların hayatlarını tehlikeye atmaları, tehdit etmeleri, evlerini yakacak noktaya gelmeleri gerçekten çok acı. Bizim de orada bildiğimiz aileler var. Bir aile bana, “Çocuklarımı dolaba sakladım. Kendim yalnızdım. Evi yakacaklarını düşündüm” dedi. Orada sığınmacılara yardımcı olan Türk ailelere yönelik de saldırılar oldu. “Suriyelilere nasıl yardım edersin?” şeklinde bazı insanlara da saldırı oldu.

Suç olduktan sonra elbette suçla mücadele zorunlu şeyler ama orada da bir süreç işliyor. O sürece müdahale edilmemesi, özellikle polisiye tedbirlerin ötesinde bir önlem alınmaması da bu faciayı doğurdu.

Orada öyle bir hava vardı ki, gerçekten çok daha korkunç hadiseler olabilirdi. Çok fazla sayıda insan öldürülmüş olabilirdi. Gündüz vakti bir kısım insanın tahliye edilmesi neticesinde çok daha büyük bir facia önlenmiş oldu. Yoksa o gece orada gerçekten çok acı olaylarla karşı karşıya kalabilirdik.

Bundan sonra da bu saldırılara gebe bir ortamla karşı karşıyayız. Ülkede mültecilere yönelik müthiş bir ötekileştirme ve düşmanlaştırma söz konusu. Bu da gerçekten bundan sonraki süreçte de en ufak bir hadisede göçmenlere yönelik yeni saldırılara sebep olabilir. Burada önlem alınması gerektiğini, siyaset kurumunun, medyanın, kamuoyunun bu konuda çok sorumlu olduğunu da eklemem gerekiyor.

Evet Mustafa Bey siz de altını çizdiniz, siyasetin ve medyanın bu konuda çok duyarlı davranması gerekiyor fakat Türkiye’de baktığımızda tam tersi söz konusu. Özellikle bazı siyasi partilerin ve siyasetçilerin toplumdaki bu “öteki” düşmanlığını kullanarak oy kazanmaya çalıştığını görüyoruz. Avrupa’da aşırı sağın yükselişe geçmesine sebep olan öteki ve yabancı düşmanlığının adeta yöntem olarak örnek alındığını görüyoruz. Bu konuda sizin gözleminiz nedir? Siyasetçilerin oy uğruna bu yangına ateşle gitmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bundan kırk yıl önce Batı Avrupa ülkelerinde bu hadiseler karşısında merkez sağ partiler de oralı olmayıp, çoğunluk toplumunun endişelerinin anlaşılır olduğunu, mülteci veya göçmen veya Türk düşmanlığı, İslam düşmanlığı söylemlerinin güçlü argümanlarının olduğunu düşünüyorlardı. Ve bu anlamda da oy potansiyelimizi kaybederiz endişesiyle de çok oralı olmuyorlardı. İslam düşmanlığına, Türk düşmanlığına özellikle sol hareketler etkin ve kararlı bir şekilde karşı çıkıyorlardı. Fakat son 20 yılda, Batı Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümünde çok şey değişti.

Bugün siyasette aşırı sağ partilerin dışında aslında Türklere yönelik genelleştirici bir dille ötekileştirme, düşmanlaştırma söylemi ciddi anlamda marjinalleştirilmiş vaziyette. Yani bugün Avusturya’da sağcı popülist iktidar partisi bile inanın Türkiye’deki söylemlerin çok çok daha hafifini kullanıyor. Fransa’da Le Pen’in partisi Türkiye’de adeta bütün siyasi partilerin birleştiği dille mukayese edildiğinde neredeyse liberal denebilecek bir durumdalar. Çünkü artık Batı Avrupa kamuoyunda göçmenlere yönelik özellikle Almanya’da, İskandinav ülkelerinde onları açıkça düşmanlaştıran, hedef gösteren söylemler o kadar marjinalleştirilmiş ki, bunların siyasette yer bulması, televizyon ekranlarında yer bulması neredeyse imkansız. Olmuyor demiyorum ama özellikle kitle partileri tarafından, özellikle hassas kamuoyu tarafından da bu insanlar kesin bir dille reddediliyor ve dışlanıyorlar.

Kendi ülkeme baktığım zaman ise; iktidar partisi kayıtsızlığı sebebiyle adeta yabancı düşmanlığını körükleyen politikalar takip ediyor, ortağının içinde bulunduğu zemin zaten Avrupa ülkeleri ile mukayese ettiğimiz zaman çok ötesine geçen bir noktada. Bunu özellikle belirtmek gerekiyor. Bugün iktidar ittifakını Avrupa ülkeleri ile mukayese ettiğiniz zaman gerçekten sağcı popülizmi çok aşan, bazı boyutları itibariyle de faşizan eğilimler ortaya koyan bir iktidar ittifakı ile karşı karşıyayız.

Bunun karşısında sol partiler de Türkiye’de mülteci karşıtı bir dil geliştiriyorlar. Bunu sosyal demokratlık adına yapabiliyorlar. Bunlar gerçekten çok üzücü, çok dehşet verici gelişmeler.

Yine burada Türkiye’de siyasetin insanları etnik kimlikleri, dini kimlikleri, kültürel kimlikleri sebebiyle ötekileştirmeme noktasında, düşmanlaştırmama noktasında bir konsensüs yok. Kamuoyunda da böyle bir konsensüs yok.

Ben dün akşam (12 Ağustos) bir televizyon tartışmasına katıldım. Akademisyen olarak davet edilen insanların açık ve net olarak tehciri savunmaları, Afganların ve Suriyelilerin genlerinde kötülük olduğunu ifade eder noktaya gelmiş olmaları karşısında inanın ürktüm. Bu dili çok açık ve net bir şekilde ana akım medyada kullanabilmiş olmaları toplum içerisinde elbette bu göçmenlere yönelik düşmanlaştırmayı, ötekileştirmeyi ciddi manada teşvik ediyor. Bununla mücadele edilmesi ancak bir devlet politikası olduğu takdirde, siyasetin bir araya gelerek bir konsensüs sağlaması halinde mümkün olabilir.

Normalde cumhurbaşkanının bunu yapması lazım ama kendisi sürekli olarak ötekileştirici, düşmanlaştırıcı bir dil kullandığı için öyle bir zemin yok. Normal şartlarda cumhurbaşkanının tüm siyasi parti liderlerini toplayıp, “Arkadaşlar, ne yapıyorsunuz? Toplumu geriyorsunuz. Bu dil, bu üslup, bu yaklaşım biçimi toplum içerisinde bu insanlara yönelik hiç kimsenin tasvip edemeyeceği olaylara yol açar, bu hiçbir sorun da çözmez” demesi gerekirken bizzat kendisi bu ötekileştirme ve düşmanlaştırmanın birçok boyutu itibariyle içinde olduğu için bunu yapabilmesi mümkün değil. Milletin birliği ve bütünlüğünü, hukukun üstünlüğü savunması mümkün değil. Ama artık en azından bunu diğer siyasi partiler yapmalı. Herkesin linç havası içerisinde olduğu bir ortamda özellikle iktidar ittifakının böyle bir havada olduğu bir ortamda muhalefet partilerinin çok daha sağduyulu hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu noktada, Suriyeliler diye, Afganlar diye başlayan cümleleri kullanmadan önce üç kere beş kere düşünmeleri; insanları etnik, dini, bölgesel, kültürel kimlikleri sebebiyle ötekileştirmekten kesinkes kaçınmaları ve bu noktada toplumu sürekli ikaz etmeleri gerekirken tam tersini yapıyorlar. Faturayı iletişim bile kurmadıkları, bilmedikleri, tanımadıkları göçmenlere kesiyorlar. Ve biz bu insanları kamuoyunda görmüyoruz. Mesela söz konusu tartışma programlarında Suriyeliler yer almıyor. Onların üzerine konuşuluyor ama onların konuşmasına imkan verilmiyor. Onların da dahil edildikleri ortamların hazırlanması oluşturulması lazım. İnsanlarımıza bu insanların dertlerini, tasalarını, motivasyonlarını anlama fırsatı vermemiz lazım. Ancak bu şekilde toplum içerisinde yabancılaşmayı ortadan kaldırabiliriz.

Dolayısıyla bugün itibariyle suçun şahsiliğini tamamıyla göz ardı eden, bir etnik grubu, bir ulusu ötekileştiren, hedef gösteren dilin çok daha büyük facialara yol açabileceğini dikkate alarak gerçekten bu insanları hedef göstermekten vazgeçilmesi gerekiyor.

Muhalefet de iktidarın bütün olumsuzluklarına ve kayıtsızlıklarına rağmen bu konuda popülizmden uzak durmalı. Medya kullandığı dile azami seviyede dikkat etmeli. Güvenlik güçlerimizin de özellikle vandalizmi, Suriyelilere yönelik suç teşkil eden davranışları araştırması ve üzerine gitmesi gerekiyor. Ve özellikle nefret tellallığı yapan siyasetçilerin de açık ve net bir şekilde kamuoyundaki kanaat önderleri tarafından reddedilmesi gerekiyor.

Bunların hepsi yurtdışında yaşayan Türkler olarak Avrupa’da sürekli mücadelesini verdiğimiz hususlardır. Ancak bunların hiçbirisi maalesef ülkemde sağlanabilmiş değil.

Toplumun ciddi bir kesimi endişe ve kaygı içerisinde ki ben bu endişe ve kaygıları göz ardı etmiyorum. Bu endişeleri siyaset ciddiye almalı. İnsanların çok ciddi ekonomik kaygıları var, işlerini Afgan ve Suriyelilerin aldığına dair, suçların arttığına dair kanaatleri var. Bunlarla ilgili hem olgularla hem algılarla mücadele edilmesi gerekiyor.

İnsanlar kimlik kaybından, demografik değişimden endişe ediyorlar. Bunu ifade ediyorlar. Bu noktada algı yönetimi gerçekler üzerine inşa edilmeli ve nesnel bir şekilde anlatılmalı. Ancak bu şekilde başarılı bir süreç yönetebilirsiniz. Yani yabancı düşmanlığı ile, ırkçılıkla mücadele bir devlet politikası olmalı. Bugün öyle bir devlet yönetimine sahibiz ki, toplumu düşmanlaştıran, gelen geçeni terörist ilan eden bir iktidar anlayışı nasıl olur da yabancı düşmanlığı ile, ırkçılık ile, ötekileştirme ile mücadele eder. Ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Ciddi bir çıkmaz içerisindeyiz. Endişem o ki, bu çıkmaz gerçeklerle yüzleşilmezse Allah korusun çok daha büyük facialarla karşılaşabiliriz önümüzdeki süreçte.

Sorunlardan söz ettik. Biraz da çözüm önerileriniz soracağım. İktidarın, muhalefetin ve medyanın şu andan itibaren hem bu olayların büyümesini engellemek hem de vatandaşların endişelerine, kaygılarına cevap vermek adına izlemesi gereken politika nedir?

Burada sadece sorunları ifade etmekle bırakmak istemiyorum. Gerçekten bu meselenin çözümü sadece bir düşmanlaştırma olduğunu söyleyip bunu eleştirmekten geçmiyor. Evet bir düşmanlaştırma var ama ortada somut sorunlar da var. Bu sorunlarla nasıl mücadele edilmeli? Bunlar üzerinde de durmamız gerekiyor.

Az önce de bahsettim, ortada ciddi bir kayıtsızlık söz konusu. İnsanların dertleri dikkate alınmıyor. Dertleri dikkate alınmadığı için de bu ortamlar oluşuyor. O gençlerle devamlı bir şekilde, polisin müdahale etmesine gerek kalmayacak zeminler oluşturulmalı örneğin. Batı ülkelerinde bu tip uygulamalar vardır. Devletlerin özellikle sosyal olarak sorunlu bölgelerinde görevlendirdiği sosyal pedagoglar vardır. Bu insanlar, bu bölgelerde ciddi anlamda görev yapmalı. Yabancılaşmayı ortadan kaldırmalı.

Ben Altındağ’da bir gence sordum, “Hiç Suriyeli tanıyor musun?” diye. Bana, “Benim onlarla ne işim var?” dedi. Hiç iletişim kurduğu Suriyeli olup olmadığını sordum, o da yok. Nasıl olmaz? Bu insanların yabancılaşmasını ortadan kaldıracak zeminler oluşturmamız lazım.

Özellikle ilk okul düzeyinde okullaşmanın yeterli düzeyde olmadığını ama lise düzeyinde bu insanların okullaşmalarının yüzde 30’lara gerilediğini görüyoruz. Gençler birbirini görmüyor, iletişim kurmuyor, etkileşime geçmiyor. Bunlarla etkin bir biçimde mücadele edilmeli ve pozitif bir şekilde mücadele edilmeli, negatif bir şey olarak ele alınmamalı. Bu şu demek, uyum ve katılım politikaları geliştirilmeli.

Bir bölgenin ekonomik yapısının kaldıramayacağı şekilde orada göçmenleri yoğunlaştırırsanız orada böyle gelişmelerin yaşanmaması imkansızdır. Bu dünyanın her yerinde görülüyor. Ama dünyanın hiçbir ülkesi Türkiye’nin yaptığını yapmadı. Yani insanları belirli bölgelere terk etmedi. Tam tersine belirli bölgelere konsantre olmalarını engelleyen politikalar geliştirdi. Batı Avrupa ülkelerine bir göçmen gittiği zaman mutlaka merkezi dağıtma sistemine dahil olur. Hangi bölgeye gönderileceğini, merkezi sistem içerisindeki mülteci dairesi karar verir.

Bizim ülkemizde 2017’ye kadar böyle bir iskan politikası takip edilmedi. Takip edilmediği gibi yerel yönetimlere de ciddi destek verilmedi. Bakın şu anda bazı illerde ilçelerde çok ciddi sayıda göçmen yaşamasına rağmen o illerin belediyelerinin vatandaş sayısına göre aldıkları kaynakta bir artış yapılmadı. Dolayısıyla yerel yönetimler de uyum konusunda üzerine düşenleri yapamıyorlar. Tam manasıyla bir fiyasko söz konusu.

Düzensiz göç ile mücadele edilmiyor, korkunç bir şey. Ülkemizde 4 milyon Suriyelinin dışında 1,5 milyonu aşkın düzensiz göçmen dediğimiz, normalde Türkiye’de olmaması gereken ama Türkiye’de olduğu tespit edilmiş insan var.

Bunun ötesinde de bir buçuk milyonun ötesinde daha da yakalanmamış ya da kayıt altına alınmamış insanlar yaşıyor bu ülkede. Yani herhangi bir statüsü olmadan, kayıt altına alınmadan, sokak ağzıyla “kaçak” olarak. Şimdi bunlarla ilgili olarak siz, sınır güvenliğini sağlamazsanız, toplumun güvenlik endişelerini dikkate almazsanız, ülkemizde yaşanan Reina, Suruç gibi katliamların, Afganistan söz konusu olduğunda Taliban’ın yaptıklarının insanların zihninde nasıl yer ettiğini göz önünde bulundurmazsanız devletin devlet olma gereklerini yerine getirmediği düşüncesi doğar.

Dolayısıyla düzensiz göçmenlerin sınırlarımız dışında tutulması, bu noktada İran’a ciddi uyarılarda bulunulması, nota verilmesi, geri kabul anlaşmalarının yapılması, bu insanların geldikleri ülkelere geri gönderilecek şekilde mekanizmaların işletilmesi gibi adımların ivedilikle atılması gerekiyor.

Yapılması gereken o kadar çok şey var ki, bunların hepsi Türkiye için ulusal güvenlik meselesi. Hiçbirisi ile iktidar ciddi olarak ilgilenmiyor. Bunun ötesinde iktidar, kaçak işçi sorununu görmezden geliyor. Bu insanlar sömürülüyor. İnsanlar asgari ücretin ciddi altında çalıştırılıyor. İktidarın bu işine geliyor ve o sebeple susuyor. Yani iktidar iddia ettiği insani politikaları uygulamıyor, tam tersine bu insanların sömürülmesini özellikle teşvik ediyor. İşine gelmediği zaman insanları sınıra yığıyor bu insanların ölmesini göze alarak, işine geldiği zaman ise çok insani bir şey yaptığını söylüyor.

Ergen çocuk gibi, ülkeyi yönetmekten her noktada zaten aciz ama bu konuda da ülkeyi adeta faciaya iten politikalar takip ediliyor. Bu, göçmen düşmanlığını ciddi anlamda körüklüyor. Siz çıkıp da şu kadar para harcadık derseniz ki bunun önemli bir bölümü gerçek dışı, o zaman geçim sıkıntısı çeken, aç, yoksul insanlar “Kendi vatandaşına sahip çıkamıyorsun, nasıl olur da dışarıdan gelen insana bu kadar destek verirsin” algısına düşer. Bu da çok normaldir.

Avrupa ülkelerinin bu konuda korkunç politikaları söz konusu. Türkiye’yi adeta kendi kaderine terk etmiş, mültecilerle baş başa bırakmış bir politika takip ediyorlar ve bu da hiçbir şekilde kabul edilemez. Göç ve mülteci sorununun sadece Türkiye’nin bir sorunu olmadığını, tüm dünyanın bir sorunu olduğunu, birlikte ve özellikle güçlü – zengin ülkelerin kendi imkanlarını seferber etmeleri gerektiğini tamamen göz ardı edebilecek bir düzeyde devam ediyor karşılıklı tutumlar.

Bir örnek vereyim size, geri kabul anlaşması sürecinde, maalesef o zaman da içeride ciddi eleştirilerde bulundum ama netice alamadım.

Bakın 6 milyardan bahsediliyor ikide bir, AB’nin Türkiye’ye ya da doğrudan Suriyelilere yönelik desteği olarak. Projelere 6 milyar Euro ayırıldı, bunun şimdiye kadar 4 milyar Euro’su kullanıldı. Küçük bir hesap yapalım, kişi başına ayda 30 Euro düşüyor. Halbuki Almanya, kendi ülkesine gelen bir sığınmacı için kişi başına aylık 1250 Euro hesap ediyor. Bakın, kendi ülkesine gelen Suriyeli sığınmacının maliyetini 1250 Euro hesap ederken Türkiye’deki için 30 Euro veriyor. Maalesef o zaman kabul edildi bu anlaşma. 40’ta 1’i bakın. Şu anda 4 milyon Suriyeli Avrupa’da yaşıyor olsaydı yılda en az 54 milyar Euro maliyeti olacaktı. Dolayısıyla burada da bizim arkadaşlar hesabı kitabı çok yanlış yaptılar. Ayrıca, olmaması gerektiği biçimde başka işlerle bu meseleyi karıştırdılar. Sonuç itibariyle de iktidar içerisindeki kavga sonucunda orada bile sonuç alınamadı. Hatırlayın, vize serbestliği süreci işledi ama şu anda hayal edilemeyecek noktadayız. Gümrük Birliği ilerletilecekti, şu anda çok uzağındayız. AB’ye katılımla ilgili yeni fasıllar açılacaktı, şimdi kimsenin bu konunun lafını bile etmesi mümkün değil. Onun için bunların her biri, son yıllarda göç politikalarında yapılan büyük hataların sadece başlıklarıdır. Bunların her birisi ayrı ayrı detaylı bir şekilde ele alınması, konuşulması gereken konulardır.

Sonuç itibari ile, göç ve göçmenler konusu daha fazla ertelenemez. Elimizde adeta gerçekten pimi çekilmiş bomba gibi bir süreçle karşı karşıyayız. Bunun faturasının göçmenlere kesilmesi gibi kötü bir süreçle karşı karşıyayız. İnsanların hayatları söz konusu. O açıdan etkin, güçlü ve kuşatıcı göç politikalarının mutlaka startının verilmesi lazım. Bu ulusal güvenlik meselesidir. Bu bağlamda konunun üzerinde durulmalıdır. Özellikle tüm kamuoyu, medya ve siyasi parti liderlerinin kesinkes popülizmden, göçmenleri ötekileştiren, hedef gösteren dilden vazgeçmesi ve kendi ortamları içerisinde insan onurunu zedeleyen bu davranışları sergileyenleri de dışlamaları ve kesin bir dille reddetmeleri gerekiyor.

Önceki İçerikAhmet Vehbi’nin İstanbul Notları
Sonraki İçerikAltındağ olaylarını başlatan park kavgasının sanığı: “Park lambalarına ışıkları yakmak için vurduk”