Anasayfa / Öne Çıkanlar / Oynamadan, oynayamadan elenmek

Oynamadan, oynayamadan elenmek

Galatasaray’ın Liverpool’a elenmesi üzücü elbette ama sahadaki takım ve oynadığı futbol, bu üzüntüyü geçersiz kılıyor. Türkiye için lüks sayılabilecek bir maliyetle kurulan bir takımın Avrupa’da deplasmanlarda neredeyse sahadan silinmesi, gelecek için planların ve zihniyetin değiştirilmesini mecburi kılıyor.

Hafta sonu Liverpool’un itirazına rağmen Cumartesi günü hayli erken bir saatte (öğleyin) oynanan Brighton maçını büyük bir keyifle izledim. Sahada artık gerçek bir Premiership futbolcusu hüviyetine bürünmüş olan Ferdi, yine her zamanki B+ oyununu oynadı. Brighton’ın 2-1 kazandığı maçın sonunda Arne Slot’un “terbiye edilmiş” mutsuz yüzünü görmek içimi büyük bir mutlulukla doldurdu. Çarşamba günü maçın Polonya’lı amatör hakemini bir dövmediği kalan Slot’un maçı neredeyse kediler gibi sakin sessiz seyrettiğini belirtmeliyim. Yorgun ve Sala minus Liverpool’un, Galatasaray’a 4 attı diye yerlere göklere sığdırılamıyan Liverpool’un Brighton karşısında hiçbir varlık gösteremediğini ve “futbolman” ezildiğini de. 

Tabiatıyla bunca lafı Galatasaray ve oynadığı futbola getirmek üzere ettik. Artık eyyamcılığı meslek edinmiş ve bütün hıncını yabancı teknik direktörlere ayıran spor medyasının hakem ve sakatlıklar mazaretini kullanması alışkanlıktan. O maçın hakkı bir İtalyan hakem gerektiriyordu ama UEFA bu tür eşleşmelerde “seçici” davranıyor. Hakem idaresi, evet, rezaletti; o kadar baskı altında kaldı ki her dakika azar işittiği Slot’a sarı kart bile gösteremedi. İşler yoluna girdiğinde, Liverpool’un buz gibi golünü yedi mesela. Liverpool’un ilerlemesi, “pazar” için kabul edelim daha tercih edilebilir çünkü. Lang, üzücü sakatlığına rağmen, oyuna girdiğinde maç zaten hükmen bitmişti. Osimhen’in durumu gün gibi aşikârken sahada tutuldu ve Galatasaray 20 dakika 10 kişi oynadı. Futbolcu kötü oynar, 3 penaltı kaçırır, yorgundur ama ısrar eder oyunda tutarsın ama sağlığını tehdit eden bir durum söz konusuysa herşeyden önce futbolcuyu düşünür, majör bir kaprisi sineye çeker, kenara alırsın. Çünkü teknik direktörle futbolcunun “görevi” farklıdır. 

Hemen belirtelim: Galatasaray, Çarşamba günü futbol oynamadı. Kaleci, 4’lü defans, nasıl dizilirlerse dizilsinler maç içinde ister istemez yana yana gelen Torreira-Sara-Lemina üçlüsü yani 8 kişi maçı tutmaya çalıştı. Salai’nin oyunun gidişatında Sasha Boey’in önüne kadar gerilediğini hatırlarsak bu yekün 9’a varıyor. Barış Alper ve Osimhen’se böyle bir maçta ancak çaresizleri oynayabilirler, öyle de yaptılar. Okan Buruk Hocası F. T’in yaptığı gibi bir mecburiyetten (Sanchez kart cezalısıydı) bir futbolcu değiştirmek yerine takımın “dizilişini” değiştirdi. Ayrıca ben bütün futbol sezonu irili ufaklı onlarca maç seyrediyorum; bir maçta defansını beş kere değiştiren bir teknik direktör görmedim. 

Galatasaray 7 hatta 8 kişilik bir savunma ordusuyla büyük takım olamaz, ölçüsü ne bilemem (elbette Kayseri’ye ve Eyüb’e değil mesela Monaco’ya karşı oynayabilmek) ama “iyi futbol” oynıyamaz. Nitekim oynıyamadı da. Torreria, Sara ve Lemina’lı orta saha, tutsun diye çıkarıldıkları hiçbir maçı tutamadı. Aynı zihniyete dayalı dizilişlerle Galataray hem Monaco’ya hem Union Saint Gillose’a futbol oynıyamadan –oynamadan- kaybetti. 5-2’lik maç kağıt üzerinde kaybedilmişti. Juventus, sezon boyu devam eden hatalarına yenik düştü ve kırmızı karttan sonra oyunu bıraktılar. Galatasaray’ın başarısından çok, Juve’nin yapısal eksiklikleri maça damga vurmuştu. Nitekim, Okan Buruk’un 7 kişilik savunma ordusu rövanş maçında 30 dakikada darmadağın oldu. Neredeyse bir maçlık zamanda eksik oynıyan ve Serie A ölçülerinde artık B takımı klasmanına gerileyen Juventus’u zorla ve skandal bir rövanşla elemek başarı sayıldı. Türkiye liginde bu orta sahayı rahatsız eden her takıma karşı zorlandılar. Bireysel bir parlaklık (Osimhen, bazen Barış Alper bazen Lang, bazen Sara), hakem “ittirmesi”, azalan rakip takım Galatasaray oyunundan daha belirleyiciydi. Bu nedenle Brighton’un en azından “match” edebildiği bir Liverpool’dan 4 gol yemek, tabii bir sonuç. Kaçınılmaz. Kötü kader, hain felek ve şürekası. 

7 kişilik savunma takımı Galatasaray, Monaco, USG, Juventus ve Liverpool maçlarında rakip takımlara onlarca gol pozisyonu verdi (İstanbul’daki 1-0’lık Liverpool maçının ilk on dakikasında, büyük teknik direktörün dahiyane geriden oyun kurma planı –ısrarı daha doğru kelime- 3 golle sonuçlanabilirdi sözgelimi.) Bazen Uğurcan, bazen futbol tanrıçaları, bazen rakip takımın beceriksizlikleri nedeniyle büyük hezimetler yaşanmadı. Fakat, “bakın burası önemli”  (burada bol yüzüklü bir futbol yorumcusunun ifadesi ödünç alınmaktadır),  Galatasaray çaresizce koşturmaktan top oynıyamadı. Oyunun azıcık normelleştiği dönemlere bakıldığında Galatasaray’ın bu tür durumlar için herhangi bir planının bulunmadığı açığa çıktı. Hele kimi maçlarda kurtarıcı diye artık giderek göbekli bir TOKİ müteahhidine dönüşmüş İcardi’nin oyuna alınması ancak halkla ilişkiler konusuna girer, futbolun değil.

Merak ettiğim, zannederim merak eden sadece ben değilim, Okan Buruk’un İlkay Gündoğan’a ve zaman zaman Kaan Ayhan’a gösterdiği tavrın sebebi. Hayatı boyunca profesyonel kalmış ve mesele yaratmaktan kaçınmış bir futbolcuyu, üstelik takım için faydalı olabilecekken kenara çivilemek akıl alır gibi değil. İlkay’ın “yaşlandığı” ve “futbolu unuttuğu” eleştirilerine gelince… Asıl, Galatasaray İlkay’ı işlevsiz bırakan “yaşlı” ve “futbolu unutan” bir oyuna bel bağlamış durumda olmasın?!!

Bütün dengeleriyle oynanmış, her hafta extra-futbol unsurların yüz kızartıcı bir şekilde devreye girdiği bir Lig için hayli fazla, hayli kaliteli olduğu açık bir takımın Avrupa’daki macerasının hazin bir notla sona ermesi üzücü. Demek ki savunma yapmak bazen 7 kişiyle bile mümkün değil; çünkü, futbol, savunmanın artık sadece oynıyarak yapılageldiği bir yere geldi. Serie B ve Bundesliga 2 bile değiştirdi zihniyetini, bir biz değiştiremedik. 

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın