Ah şu Suriyeliler!

Ayrımcılık ya da daha vahim boyutuyla ırkçılık Suriyelilerin gelmesiyle ortaya çıkan yeni bir olgu değil Türkiye’de. Başka birçok ülkede de olduğu gibi. Aslında Suriyeliler gelince eski "ötekilerin" yükleri belki görece hafiflemiş durumda (Kürtler hariç). Çünkü Suriyeliler birçok bakımdan daha ucuz maliyetli, daha elverişli günah keçisi. Halbuki daha vicdanlı bir bakış açısıyla bakılabilir Suriyeliler olgusuna. 12 eylül sonrasında Suriye’ye kaçan binlerce Türkiyeli gence kucak açmıştı Suriyeliler.

Bundan iki yıl önceydi. Gecenin dokuzunda filan, ekmek almaya çıkmıştım. Vakit biraz geç sayılırdı ama bu saatte mahallede açık fırın bulunurdu genellikle. Nitekim buldum, ekmeklerimi alıp eve dönme yoluna koyuldum. Boş bir ara sokakta ilerliyordum. birden arkamdan, yüz metre kadar mesafeden, bir adamın bağırıp çağırdığını duydum. Dönüp baktığımda, 40 yaşlarında bir adam gördüm, fakir biri olduğu herşeyinden belli oluyordu, belki esnaftandı, belki de işsizdi, ama “normal” biriydi deyebilirim, yani ne katil gibi bir görünüşe sahipti, ne de kafadan zoru olan. Tipik bir mahalle insanı gibi görünüyordu.

Hızlı hızlı yürüdüğü için aramızdaki mesafe daralıyor, ben de artık haykırarak söylediği sözleri anlamaya başlıyordum. “Suriyelileri ülkemde görmek istemiyorum”la başlayan naraları, Suriyelilere tehditler savurarak, ana avrat söverek devam etti, kendini tutamayıp Suriyelileri getirenleri de hedefine yatırdı.

Acaba benim Suriyeli olduğumu biliyor muydu?  Yoksa öyle genel bir durumdan mı şikayetini dile getiriyordu?

Ben onu tanımıyordum, o nasıl tanıyabilirdi beni? Acaba daha önce mahallede görmüş ve bir şekilde Suriyeli olduğumu öğrenmiş miydi? Bütün bu soruların cevabını bilmiyordum, zaten bu olaydan sonra da onunla bir daha hiç karşılaşmadım.

Fiziksel bir saldırıda bulunmamasına rağmen sözleri kurşun gibi kulağıma ve beynime saplanıyordu. Arkama dönüp buna hakkettiği cevabı vermem gerekiyordu, ama korktum, sessizliğe büründüm. Vereceğim herhangi bir tepki kötü sonuçlara yol açacaktı, en azından karakolluk olacak, büyük ihtimalle ben suçlu görülecektim.

Çünkü ben bir Suriyeliydim, yani ideal günah keçisi.

Eve döndüğümde bunu eşime anlatmakta zorlandım. Ama anlatmamak da çok zordu. İçim içimi yiyordu. Bir iki saat sessiz kaldıktan sonra anlattım. Bunu yapmasam sabaha kadar uyuyamayacaktım.

Düşününce, başıma gelen bu olay, Türkiye’de ya da Lübnan’da başka Suriyelilerin başına gelenlerle kıyasla çok cılız kalıyordu. Hele Suriye’de, özellikle de Esed rejiminin kontrolündeki bölgelerde yaşayan insanların insan onuruna yakışmayan şartlarda nasıl yaşadıklarını düşününce insan kendi durumunu daha az incitici bulabiliyor.

Zira geri kalan bölgelerde de durum iç açıcı değil, cihatçı HTŞ (Nusra) kontrolündeki İdlib olsun, Türkiye güdümlü başıbozuk silahlı grupların kontrolündeki bölgelerde olsun, özerk yönetim adı altında Fırat’ın doğusunda baskıcı yöntemlerle ve ABD nin desteğiyle, insanları kontrol eden SDG olsun, her yerde insanlar çok zor durumlarda yaşamaya çalışıyorlar.

Rejim kontrolündeki insanlar buna ilaveten Esed’e tapma ritüellerini icra etmek zorundalar. Ve bunu bariz bir şekilde geçen Mayıs ayında yapılan başkanlık seçimlerinde gördük. Oralardaki insanlar, rejimi sevsin, sevmesin sever gibi davranmak zorundalar, ona muhalif olmayı ifade etmeği geçtim, çünkü bu intihar etmenin başka bir adıdır.

Şimdi, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun söylediklerine bakınca, o gece vakti arkamdan yürüyerek Suriyelilere karşı naralar atan insanı anlayışla karşılıyorum, hatta biraz şefkatle.

Çünkü en kötü yorumda bile o gariban adam bilmeden ırkçılık yapıyordu. Kendi sorunlarını en belirgin günah keçisine yüklüyordu. Belki adam o gün evine ekmek götürememişti, ki bu durumun gerçekliği artık sık sık karşımıza çıkıyor. Ben ise Suriyeli olmama rağmen evime rahat rahat akşam ekmeği götürüyordum.

Tabi bunun daha vahim versiyonları da var: o evine ekmek götüremeyen Türkiyeli babanın, bazı orta sınıf Suriyeli gençlerin kafelerde nargile keyfi sürdürüyor olmalarını gördüğünde öfke duyması ve bu öfkenin ırkçı bir saldırganlığa evrilmesi, tasvip edilmese de, anlaşılır bir durum.

Kılıçdaroğlu Türkiye’deki en büyük muhalefet partisi lideri, söylediği sözler yayın organlarında yayınlanıyor, insanlar bu sözleri dinleyerek bir tutum içine giriyorlar. Kanaat önderleri deniyor bu gibi konumdaki insanlara.

Neden şimdi?

Çünkü en yakın seçimlere 2 yıl kalmasına rağmen Türkiye siyaseti seçim moduna girmiş durumda. İktidar cephesi olsun, muhalefet ortamları olsun, herkes şimdiden bu havaya girmiş görünüyor. Ve her seçimde olduğu gibi, gelecek -zamanında ya da erken- seçimlerde de yine Suriyeliler ucuz bir siyaset aracı olacak gibi görünüyor. Üstüne üstlük bir de Kurban Bayramı geldi ve bir tür “şehir hapsi”ne tabi tutulan Suriyelilerden bazıları (binlerceleri) izin alarak bayram “tatillerini” memleketlerinde geçirmek üzere sınırı geçtiler.

“Madem bayram tatilinde ülkelerine dönebiliyorlar, neden kalıcı olarak gitmesinler?” şarkısı trend oldu.

Halbuki sanayi bölgelerinde, tarımda, inşaat sektüründe ve başka birçok sektörde çalışan Suriyeliler evlerine dönmeye kalkarlarsa bu sektörler zor duruma düşer. “Zaten bu düşük ücretlerle çalışan Suriyeliler nedeniyle Türkiyeli genç nüfusta işsizlik oranı yükseliyor” denebilir, kısmen de doğrudur. Ama bu durumun hesabı ucuz iş gücü istihdam eden patronlardan sorulmalı, çaresiz Suriyelilerden değil.

Halbuki istihdam konusunda mevzuat Türkiyeli vatandaşın lehinedir. Bunun bariz bir örneği: Suriyeli işverenler bile işletmelerinde en çok %10 suriyeli istihdam edebilirler, %90 ise türkiye vatandaşı olmak zorunluluğu var.

İş uygulamaya gelince durum değişiyor tabi. Patronlar içgüdüsel olarak daha az ücrete daha çok kar çıkarmaya meyilliler. Bütün dünyada bu böyledir. Dengeyi düzeltmek devlete ve ilgili kurumlara kalmış bir şeydir.

Halbuki Suriyeliler gelmeden önce de muhtemelen aynı sorun başka öznelerle yaşanıyordu. Bu konuda bilgi sahibi değilim ama, kırsal kesimden gelen işçilerin şehirli işçilerden daha düşük ücretle çalışıyor olmaları şaşırtıcı olmaz herhalde.

Ayrımcılık ya da daha vahim boyutuyla ırkçılık da Suriyelilerin gelmesiyle ortaya çıkan yeni bir olgu değil Türkiye’de. Başka birçok ülkede de olduğu gibi. Her zaman Türkiye’nin “zencileri” olmuştur, bunlar bazen Kürtler, bazen Aleviler, bazen muhafazakar dindar kesim, bazen başka topluluklar.

Aslında Suriyeliler gelince eski “ötekilerin” yükleri belki görece hafiflemiş durumda (Kürtler hariç). Çünkü Suriyeliler birçok bakımdan daha ucuz maliyetli, daha elverişli günah keçisidir.

Halbuki daha vicdanlı bir bakış açısıyla bakılabilir Suriyeliler olgusuna.

12 eylül sonrasında Suriye’ye kaçan binlerce Türkiyeli gence kucak açan Suriyeliler, şimdi kendileri benzer bir duruma düşünce komşu Türkiye’de aynı şekilde karşılanmayı beklemeleri fazla bir beklenti sayılmamalı. Önceleri öyleydi de. Bizlere kardeşçe davranıyordu hemen herkes. Ama yıllar geçtikçe durum değişmeye başladı. Ve bu kötüye gidişte siyasi hesaplarla konuya yaklaşan kanaat önderlerinin rolü azımsanmayacak boyutlarda. Ve halen de öyle. Sorumsuzca, Suriyelilere devlet maaş bağlamış benzeri yalan haberleri, yalan olduğunu bilerek yayanlar ne yaptıklarını çok iyi biliyorlar, siyasi hırsları için toplumu ateşe atmaya hazır gözü dönmüşler var. Bunların çok az sayıda olduklarına inanıyorum. Ama yıkıcı etkileri çok büyük olabiliyor.

Evet, o seksenli yıllarda Suriye’ye kaçan Türkiyeli gençlerin sayıları milyonlara varmadı, on yıl gibi uzun bir süre de sürmedi Suriye’deki ikametleri. Bu farklar tabi ki çok önemli, ama hiç bir zaman horgörüye uğramadılar, onurları zedelenmedi.

Bazı özel durumlarda Muhaberat denen Esed rejimi istihbarat örgütlerince tutuklananlar oldu, işkence gördüler, uzun yıllar hapis yatanlar oldu. Ama bunda bir ayrımcılık söz konusu değildi, onbinlerce Suriyeli insan aynı cehennemi yaşıyorlardı. Yani bir nevi eziyet paylaşımı söz konusuydu. Daha sonra büyük sayılarda Iraklılar da geldi, Lübnanlılar da. Iraklılarla bazı sürtüşmeler yaşandı, kavgalar çıktı, ama kapalı Esed rejiminin sayesinde medyaya yansımadı, araçsallaştırılmadı, dolayısıyla toplu bir dışlanmışlığa dönmedi.

Bunları, Suriyeliler sığınmacılara karşı daha insanidirler demek için söylemiyorum, her toplumda çoğunluk böyledir zaten. Ama şartlar değişik olabiliyor. Mesela Iraklı sığınmacılar konusunda, Türkiye’de olduğu gibi Suriye’de de bağımsız bir basın olsaydı ve kanaat önderleri özgürce konuşabilselerdi eğer belki Suriye’de de Iraklılara karşı bir ırkçılık yükselebilirdi o dönemde

Aslında çok ironik bir şey söylediğimin farkındayım. Yani bir bakıma diktatörlüğün bazı durumlarda bazı faydaları olabileceğini söylemiş oluyorum bu noktada. Ama bunu tartışmak ayrı bir konu.

Türkiyedeki Suriyeliler konusu çok boyutlu bir sorundur. Bunun başka boyutlarını da başka yazılarımda ele almaya çalışacağım.

Önceki İçerikAşısız 70 milyon yeni zirveler için yeter de artar bile
Sonraki İçerikVİDEO HABER | Müsilaj, Marmara Denizi’nin altındaki canlı hayatını olumsuz etkiledi