Alacakaranlık Kuşağı

 

ABD’li senarist film ve dizi yapımcısı Edward Seling televizyonlarda gösterilmek üzere bir dizi kısa gerilim filmi senaryosu yazar. 1959-1964 yılları arasında yayınlanan seriye, insanlık hallerinin arada kalmış fazla gün yüzüne çıkmamış bölümlerine değindiği için Alacakaranlık Kuşağı (Twilight Zone) adını verir. İlk bölümde bizzat görünüp 20 dakikalık bu gerilim filmlerinden neyi amaçladıklarını anlatmaktan da geri durmaz. İnsanlar eğlence için film izlemektedir ama onlar ekip olarak aynı zamanda seyircilerine ayna tutup öz hikayelerini anlatacak, insan yaşamında gölgede kalmış alanlara değineceklerdir. 1985-2002 arasında yeniden çekilmiş olsalar da ilk versiyonların daha etkileyici olduğunu söylemek mümkün. Toplam 156 bölüm var ve kısa olmaları sayesinde günde bir bölüm izlemek iyi gelecektir.

 

Burada birkaç bölümden söz edelim.

 

Janet Tyler’ın Yaşamı (42. Bölüm)

 

Filmin açılış sahnesinde yüzü sargılar içinde hastanede yatan kaderine teslim olmuş bir kadın görüyoruz. Sessizliğin altında derin bir öfke, keder, isyan, tedirginlik ve korku var. Etrafta dolaşan doktor ve hemşirelerin yüzünü göremiyoruz hepsi de arka plandan çekildiğinden. Sayısız operasyon geçirmiş olmasına rağmen hala ihtiyacı olan işe ve eşe kavuşamamış olan sargılar içindeki kadın, bu kez olumlu bir sonuçla karşılaşmanın ve sonunda makbul güzel bir yüze kavuşmanın umuduyla beklerken, doktorlar durumunun fazla ümitvar olmadığını bildiriyorlar. Hatta yanından uzaklaşırken dişlerinin arasından “bazı insanlar ne olursa olsun yaşamak istiyor” diye söyleniyor içlerinden biri. Bu da onu görüntüsü yüzünden aşağılamanın dışlamanın ve suçlamanın dışavurumu.

 

307 nolu hasta olan Janet’in biricik isteği resim gibi seyredilecek çok güzel bir kadın olmak, çok sevmek ve sevilmek. İnsanlar yüzünü görünce çığlık atmasın istiyor, tecrit edilmesin, aşağılanmadan diğer insanlara karışarak yaşayabilsin, buna izin verilsin.

 

Filmin dehşet verici sahnesi bandaj açıldığında. Yine kendi yüzüyle kaldığı söylenerek morali bozulan genç kadının üzü harikulade bir ğüzellikte. Yine başarısız oldu diye hayıflanan doktorlar ise bu kez yüzlerini bize dönüyorlar, bir de ne görelim, hepsinin yüzü korkunç derecede asimetrik ve abartılı bir çirkinlik içindeler.

 

Ellili yıllarda estetik operasyonlar bu kadar yaygın değilken, yirmili yaşlardaki genç kızlara bile yüzlerine cerrahi müdahale ihtiyacı duyurtan bir örnek güzellik çılgınlığı henüz ortalığı kasıp kavurmazken Seling ele almış konuyu. Sanatçının bir adım önden gidip öngörüde bulunması gerekir zaten. Burada vurgulanan hal çirkinliğin bakan gözde oluşu. Çirkin olan kadınlar değil, güzellikle ilgili bir takım mitler oluşturup bazı kadınları çirkin ilan eden bakış açısının ta kendisi. Çarpık güzellik anlayışlarının sahiplerini çirkinleştirerek görsel bir dile aktarmaya çalışmış ki gerçekten etkileyici bir final. Yaşlı kilolu hasta engelli ve çirkin diye tanımlananların sinsice elenmeye çalışıldığı dünyaya bir uyarı.

 

Yalnız (7. Bölüm)

 

Ömür boyu hücre hapsine çarptırılıp cezasını çekmek üzere dünyadan çok uzakta uzayda bir asteroite bırakılan adam. Burada büyük bir metanetle yoksunluklara göğüs germeye ve sızlanmadan cezasını çekmeye çalışıyordu. Fakat insanın başka bir insanın kendisine eşlik etmesine ihtiyacı o kadar büyüktü ki aklı ve bedeni bu yoksunlukla erimeye başladı. Üzerinde bulunduğu kürede gezip dolaşabiliyordu, erzak ta getiriliyordu belli periyotlarla. Tamamen çöl kumu vardı zeminde, ayağına taş değmiyordu açıkçası, iyiydi rahattı. Fakat yalnızlığın çaresi telafisi yoktu işte. Kendini avutmaya çalıştıkça acısı katlanıyordu derken hayırsever ve merhamet sahibi bir görevli uzay aracıyla ona uzun bir karton kutu getirdi. Kutudan çıkan içine kadın ruhu yerleştirilmiş bir robottu. Plastikten ve kablolardan oluşsa da onunla yürüyüp konuşabiliyordu. Zamanla aşık bile oldu ama robotun programında böyle duygulara yer yoktu ne yazık ki. 

 

 Şişeden Çıkan Cin (38. bölüm)

 

Karısıyla birlikte antikacı ya da bit pazarı ne dersek diyelim fakat envai çeşit eski eşyayla dolu dükkanını mutlulukla işleten adamın hikayesi. Yeterince becerikli olmadığından insanlar onu kandırmaktadır. Özellikle de değersiz eşyalarını getirip antika değeri varmış gibi para talep edenlere aldanıp müesseseyi zarara uğratmakta. Karını zararını bilmeyince de doğal olarak karısının hışmına uğrayan, eleştirilerine maruz kalan bir küçük esnaf. Uslanmayan adam yine acıdığından yaşlı bir kadının getirdiği alelade saçma sapan bir şamdana ödeme yapınca, kadın dualarla ayrılırken bizim esnaf karısıyla ağız dalaşına tutuşur. Derken şamdan kırılıp da içinden önce buharlar sonra da bir adam çıkıp, ne isterlerse kendisinden çekinmeden dileyebileceklerini söylemiyor mu?

 

Korkuya kapılan karı koca telaşla yaşamlarından memnun olduklarını ifade etseler de sonra temkinli bir şekilde bazı isteklerde bulunmaya başlarlar, insanoğlunun doğası gereği, yeni birkaç koltuk, hayatlarını kolaylaştıracak birkaç eşya. İstekler anında gerçekleşince zengin olmak istiyorlar, banknotlardan bir dağ oluşuyor adeta. Parayla ne yapılacağını bilmediklerinden sıkıntıya düşürüyor bu durum onları. Uykuları kaçıyor zihinleri sürekli bununla meşgul olduğundan. Eski asude huzur dolu günlerini özlüyorlar sonunda. Sürekli istemek üzüntü sıkıntı ve bitkinlik olarak geri dönüyor. Sonunda yanlış yatırımlarla buharla gelen servet buhar olup uçuyor. Parayı batırıyorlar da eski hayatlarına dönüp huzuru yakalıyorlar.

 

Böyle hikayeler işte, insan ruhunun dehlizleri, bitmek bilmeyen arzular çelişkiler çatışmalar çözümler. Keşke bizim televizyonlarımızda böyle çalışmalar projeler olsa, ne büyük bir zenginlik ve kazanım olurdu.  

Önceki İçerikKutuplaşma gerçek mi, yapay mı?
Sonraki İçerikAnayasada laiklik tartışmasına dair