Üsküdar’da yılın sonu

Deryadan gemiler geçiyor. Her şeyin yavaşlayıp doğrudan kalbe inmesi, her kıpırtının içe işlemesi, an’ların altını bastırarak çizen kalemin ucunun kırılması. Gemilerin etrafında çığlık çığlığa uğuldayan martıların dile gelmesi.

Mevsim değişti. Toprak kar ve yağmur bekledikçe güneş açıyor. Bütün yılı salgın hastalıkla geçirdik ve bu güneş iyi günlerin işareti olabilir, ama ya kuraklık. Neden iki iyilik bir arada olmaz. Çünkü bize kesintisiz ışıklar değil gölgeler hüzünler vaat edildi. Sokaktaki evimiz Mihrimah Sultan bütün camiler gibi kapalı. Avluda beklerken kediler geçiyor başları önlerinde. Onlar da hastalığın getirdiği ve belki de hiç kapanmayacak mesafeleri hissedip kendilerini korumaya almışlar, uzak duruyorlar biz virüslülerden. Mimar Sinan’ın yaptığı kadın dostu mabedin eteklerinin altında karton bardaktaki çayımı içerken etrafı temaşa etme zamanı. Artık zamanın eğilip büküldüğü, ileri geri kolayca gidip geldiğimiz bir ruh var. Yerküreyi esir alan minik virüse yakından baktınız mı, hayret dolu delici bakışlarına. Günde ikiyüzelli kişi ölüyor bu günlerde, kayıt edelim bunu, inşallah geçecek diyerek. “Yeni normal”de rû be rû buluşmalar kalktı. Cami avlusu bomboş, yine de tertemiz süpürüyorlar etrafı. Yer bulmakta zorluk çektiğimiz, yaz kış bize sıcacık gelen açık hava kadın mahfili soğuk ıssız ve tenha. Uzun yılların dostluğuyla avluyu bekleyen iki tarihi çınar ağacına selam verdim. Biri yapraklarını tamamen dökmüş, gövdesi ikiye yarılmış, diğeri ise rüzgarda kalan son yapraklarını savuruyor. Avludaki şadırvanda birkaç yaşlı adam ceketlerini omuzlarına atmış abdest almakta. Genç bir kız çayını simidini alıp bir kenara çömeldi küçücük kaldı. Hepimiz sindik böyle. Bütün mekanlar kapalı. Meydana çıkan sokaklarda müdavimi olduğumuz kafeler, çay iskemleleri, deniz kenarı restoranları, balıkçılar hepsi metruk, kepenkler inik.  

Epeydir gelmedim sana Üsküdar. Çınarın altından Paşalimanı istikametine yürüyen maskeli insanları seyrederken, “bu olmadı” dedi içim, salgın gelmedi, bizi biçmedi, arabasında uyuyan bebeğe annesi bu korkunç siyah maskeyi takmadı, çocuklar odalarda insansız kalmadı, herkes kendine akla gelmedik yeni sınırlar yeni duvarlar örmedi. Maskeli yürüyenler olarak pahalı bir filmin figüranlarıyız, rolümüzün küçüklüğüne bakmadan hakkını vermeye çalışıyoruz. Kadınlar esas kız gibi bakımlı edâlı, erkekler insanlık yoluna çıkmış Don Kişot gibi kararlı. Maskelerin arkasında olmaya alıştık biz, nasıl çıkaracağız bakalım. Başımıza bir şey geldi. Komplo kuruldu, birileri insanlığımıza kastetti, nüfusu azaltmak istiyorlar ya da Nuh tufanı gibi doğal bir felaketin vakti saati gelmişti, neyse ne. Gerçek şu ki caminin yan kapısının merdivenine oturdum görevli geldi ve burayı süpürmesi gerektiğini söyledi, oturmak yasak belki, amenna.  

Deryadan gemiler geçiyor. Her şeyin yavaşlayıp doğrudan kalbe inmesi, her kıpırtının içe işlemesi, an’ların altını bastırarak çizen kalemin ucunun kırılması. Gemilerin etrafında çığlık çığlığa uğuldayan martıların dile gelmesi.  Güneşe bakmayın, deniz dalgalı, renk koyu lacivert, Salacak tarafı ışıklar içinde, günlük güneşlik, Kuzguncuk sahilinde kara bulutlar. Yahya Kemal andı bizi: “Bir merhaleden güneşle derya görünür/Bir merhaleden her iki dünya görünür.” Galata Kulesi ötelerde. Çıkmakla bitmeyen asansörünü hatırlıyorum nedense. Zindana inen karanlık merdivenini. Rapunzel’in saçını sarkıttığı kule bu değil ama, o Kız Kulesi. Kalp karartan Gökkafes oralardan el ediyor, etrafında kopan kıyamet nasıl da dindi. Bu şehir bizi affedecek mi? Onu aratacak ne çok gülyabani bina girdi kadrajına, ne çok üzüntü geldi geçti başından.  

Hâlâ münavebeyle ezan okunuyor mu Valide Sultan camii ile Mihrimah arasında. Birden gözüme Ayazma Camii ilişti, avlusunda güngörmüş şahitlik etmiş ağaçlar, kedileri köpekleri besleyen bir adam. Aşağıda sağa bakınca, büfelerin az ötesinde Asım Gültekin’in gençlerle Sezai Karakoç şiirleri okuduğu küçük yeşil alan. En son Çamlıca Camisinde Muhammediye okuyordu gelenlere. Açık bir sahaf gördüm hemen iki kitap aldım tanesi beş liradan. Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt’i, Afet İlgaz’ın Ermiş’i. 

Sahile inme zamanı. Karabataklar yine oyun peşinde, batıp çıkıyorlar. O da ne daha önce hiç görmediğim büyüklükte denizanaları sarmış kıyıyı. Çok ama çok korkunç. Burada yüzdüğümü düşünemiyorum, çığlık atmaktan batar giderdim eminim. Topkapı sadeliği asaleti, yanında Ayasofya yüceliği, biraz öteden Sultanahmet huzuru. Arkalarda doyumsuz anılarla, iftarlarla Süleymaniye. Biraz geriden yıllarca eczacılık yaptığım Fatih’ten, Yavuz Selim Camii’nin minaresi. Tehlikeli dip akıntılarını bildiğim Sarayburnu’nu görüyorum, azarlamışlığım var her yaz kendilerini buradan denize fırlatan Afgan, Özbek, Suriyeli çocukları. Her yıl ölüyorlar içimizi dağlayarak. Geçen haftamız salgının bizden aldıkları için  başsağlığı ve geçmiş olsun dilekleriyle geçti. Apartmanımızda şu an iki komşumuz ailece virüse yakalanmış durumda, tedavileri sürüyor.   

Kız Kulesinin etrafı yine fotoğraf çekenlerle dolu. Ne efsunkâr imişsin ey küçücük yapı. Bir Roman kadın gül sepetiyle bana doğru ilerliyor. Sadece çiftlere giderler ne iş. İşler kesatsa. Aldım birkaç tane. Gülü reddetmek olmaz. Bir cami avlusundan böyle kapatıyoruz gönül kışıyla ibretle geçen bu yorgun yılı.

Önceki İçerikBir anı: İsmet İnönü, Türkeş’i CHP’ye davet etti mi?
Sonraki İçerikKommersant: ‘Rusya, Türkiye’yle iyi ilişkilere bağımlı hale geldi’