“‘Yazıyor, yazıyor!’ Çocuk tomara yapışmış nemli sayfayı zar zor sıyırdı, doktorun eline tutuşturdu ve aniden belirdiği kar fırtınasının içinde aynı hızla kayboldu. […] Sayfanın tek yüzüne basılmış ekspres baskı, Petersburg’dan Halk Komiserleri Sovyeti’nin kurulduğunu, Rusya’da Sovyet hükümetinin ve proletarya diktatörlüğünün tesis edildiğini bildiriyordu.”
Bundan tam 106 sene önce Pasternak’ın Doktor Jivago’su hayatını alt üst edecek, mensubu bulunduğu sınıfı tasfiye edecek ihtilalin haberini böyle aniden, tipinin içinden fırlayan bir gazete sayfasından almıştı.
Bugün belki bir cumhurbaşkanının helikopterlerle malikanesinden kaçırılmasını çok daha ani, daha görsel ve daha ihtişamlı şekilde öğreniyoruz. Fakat bir çoğumuzun içinde bir süredir var olan bir belirsizlik duygusu Venezuela’dan gelen haberle daha fiziksel, daha dondurucu bir hal aldı.
Veda ettiğimiz dünya düzeninin mahsulü olan -ben dahil- bir kesim kendi zamanının bittiğini alabildiğine berrak bir şekilde gördü. Bu düzenin kaybedeni, veya bu düzenle meselesi olanların bir kısmı bunu bir bayram gibi kutladı, diğer bir kısmı ise düzenin enkazının yerine daha adil, kendine daha yakın bir sistemin nasıl kurulacağını tasarlamaya başladı.
Aslında Gazze soykırımı veya Rusya’nın Ukrayna’yı işgali dünya düzeninin erozyonunu Maduro vakasından daha ciddi biçimde ortaya koymuştu. Ancak bu düzenin kuralları dahilinde “meşru müdafaa” diye meşrulaştırılan katliamlara maalesef yabancı değildik. Bu düzenin kurallarını koyan egemen güç ABD’nin artık paketlemeye ihtiyaç duymadan işe girişmesi bulanıklığı dağıttı.
Yani bir yerde düzeni kuran, düzenin yıkılışını tüm dünyaya davul zurna ekibi olmasa da helikopter ve özel harekât ekipleriyle, “entertainment” çağına has bir biçimde ilan etti. “You’re fired!” Belki de küresel çapta bu çağa uygun ilk jeopolitik hamle oldu. Yani savaş ve katliam; silahlı kavga veya cinayet gibi suçlara benziyorsa cumhurbaşkanı kaçırmak da bir celebrity kaçırılmasına denk yankı uyandıran diplomatik bir olay oldu.
Bireyler açısından bakarsak, medeniyet piramidinde kendimizden üç dört basamak daha yukarıda olan dünya düzenindeki kırılmalar canımızı neden bu kadar sıktı? Adam Tooze’a göre bir dünya düzenine duyduğumuz ihtiyaç, bazen kapalı kapılar ardında, bizim hiçbir zaman tam manasıyla bilemeyeceğimiz devletlerarası ilişkileri her şeye rağmen zeki, bu işten anlayan birilerinin emin ellerine teslim ederek rahatlama arzumuzdan ileri geliyor. Belki de güçlünün elindeki gücü hoyratça kullanabilecekken kaos yerine düzen kurması faziletli bir tercih gibi geliyor. Beynin en büyük düşmanı belirsizlik yerine çok adil olmasa da en azından başımızı sokabileceğimiz bir düzene meylediyoruz. Nizam beynin gıdasıdır.
Madem düzen insani bir ihtiyaç ve aynı zamanda tarihi bir hakikatse, o zaman biz uluslararası sistem derken aslında neyden bahsediyoruz? Diplomasinin duayeni Henry Kissinger’ın elbette bu konuda da söyleyeceği bir şeyler var. (Pek rahmetli olmayan) Kissinger’a göre dünya düzeni, “bir bölgenin ya da uygarlığın, adil düzenin nasıl olması gerektiği ve tüm dünyayı kapsayacak güç dağılımı hakkında sahip olduğu düşünce”. Yani düzenin hem saf güç, hem fikir, ve hem de denge unsurlarından doğduğunu görüyoruz.
Ya da Fransız usulü bir yapısal tanım tercih ederseniz Georges-Henri Soutou’yu dinleyebilirsiniz. Soutou’ya göre dünya düzeni bir taraftan devletler arası güçler dengesi (mekanik denge, équilibre mécanique), öte taraftan üzerinde mutabık kalınan asgari kurallar ve değerler bütünü (organik denge, équilibre organique), ve son olarak da bu sütunların üzerine oturan hâkim/yönetici devletler oligarşisinden oluşur. Yani mekanik denge sistemin yapısal özelliklerinden, organik denge ise bizden, fikirlerimizden doğan değerler etrafında şekillenir.
Saf güç ile meşruiyet arasındaki bu denge aslında tarih boyunca dünya düzenlerinin peşinden koştuğu şey oldu. Çünkü safi kaba kuvvet üzerine kurulu bir düzen sadece yıkım getirirdi. Yaptırım tehdidi olmadan ortaya koyulan ortak değerler ise kâğıt üzerinde kalıyordu. Bugün de genel kanıya göre mevcut sistemin meşruiyetinin, çifte standartlar ortaya döküldükçe kaybolduğunu görüyoruz.
Peki bu güç ve meşruiyet dengesi üzerine kurulan dünya düzenleri nasıl doğuyordu? Hangi dip dalgalar, hangi fikirler, hangi güçler bu değişimleri tetikliyor? Bugüne nasıl geldik, neden içine doğduğumuz düzen çürümeye başladı? Trump ve çevresinde sezilen bu öfkenin kaynağı neydi?
Bugün doğacak dünya düzeninin izlerini bulmak için eski düzenlerin doğum ve ölüm hikayelerinden ilham almak hem mantıklı hem de zevkli bir tavır. Zaten Kissinger ve Soutou da bu tanımları verirken aslında bugün siyasetçilerimizin bir uluslararası ilişkiler öğrencisi hevesiyle ezberlediği Vestfalya Antlaşması, ama daha da çok 1815 Viyana Kongresi’nde kurulan düzenden ilham alıyor.
Büyük güçlerin dünyası
Napolyon’un Fransız İhtilali’ni savaş yoluyla Avrupa’nın her köşesine yayma teşebbüsü Avrupa hanedanlarını ilk defa çifte bir tehditle karşı karşıya bıraktı. Bir yandan Avrupa çapında devrimci ve topyekûn bir savaşın getirdiği yıkım varken, diğer tarafta ihtilalci fikirlerin tahtları alaşağı etmesi gibi bir varoluşsal tehdit doğmuştu. Yani bir yandan hiçbir devletin bu kadar yıkım yaratacak bir kudrete ulaşmaması, diğer yandan monarşilerin birbirlerine destek olması gerekiyordu. Napolyon ve devrimci fikirlerin mağlubiyetini müteakip, İngiltere, Avusturya, Prusya ve Rusya yeni Avrupa’yı tasavvur etmek için 1815’te Viyana’da masaya oturdular. Ensemizde boza pişirmesiyle tanıdığımız Düvel-i Muazzama da aslında burada doğdu.
Sistemin mekanik güçler dengesi kıtadaki Düvel-i Muazzama’nın birbirlerini, adadaki İngiltere’nin de onları dengelemesi üzerine kuruluydu. Savaş ahlaki bir sorun olmaktan ziyade dengeleri yeniden kurmak için yer yer sınırlı kullanılabilecek bir emniyet supabıydı. Viyana Düzeni savaşı Avrupa içinde sınırlandırmayı başarmıştı, fakat Avrupa dışında, özellikle de sömürgecilik bağlamında savaş serbestti. Sistemin ortak değerleri ise birbirlerini eşit egemen olarak tanıyan monarşilerin korunması, gerektiğinde devrim hareketlerine müdahale etmesiydi.
Bu elbette Avrupalıların, Avrupalılar tarafından, Avrupalılar için kurduğu bir nizamdı. Dünyanın geri kalan kısmı, Avrupa içi dengelerin ayarlandığı terazinin diğer bir kefesiydi. Mesela Osmanlı Devleti Kırım Savaşı hatırına sisteme ucundan kıyısından dahil olmuştu, fakat hiçbir zaman düzenin egemen bir üyesi olarak Avrupalılar kadar itibar görmedi.
“Avrupa Ahengi” uzun bir yüzyıl boyunca kendi evinde topyekûn bir savaşı önleyebilse de 1914 Temmuz’unda patlak veren savaş bu düzeni geri dönülmez bir parçalanmaya sürükledi. Yeni düzenin mimarı ise Avrupa dışından, Atlantik ötesinden gelecekti.
Merhaba Yeni Dünya, ya da Amerika dünyaya nasıl hâkim oldu?
1916 yılı belki de günümüzün sancılarını anlamak için yakın tarihteki en kritik sene. Bugün mevcut sistemin bozulmasına yol açan derin dalgalar aslında 1920’li yıllara, yeni sistemi kuran ve dünyayı kökünden değiştiren gelişmelere dayanıyor. Tarihte ilk kez bir “imparatorluk”, savaş, top ve tüfekle değil, yumuşak güç ile kuruldu. Amerika tarihte ilk kez “güç” kavramının tanımını değiştiriyordu. Bu ilk defa niteliksel anlamda farklı bir hegemonya olacaktı (qualitatively different).
1916 senesinde dünya tarihini kökten değiştirecek olan olay, ABD ekonomisinin ilk defa Britanya İmparatorluğu ekonomisinin önüne geçerek dünyadaki en önemli iktisadi güç olması oldu. Dahası, eskinin büyük güçleri İngiltere ve Fransa’nın savaş harcamalarının finansmanı neredeyse tümüyle New York bankalarından, J.P. Morgan’ın aracı olmasıyla geliyordu. Amerikan finansmanı olmadan savaşı devam ettiremeyecek hale gelmişlerdi. Tarihte ilk defa dünyadaki güç dengesi Eski Dünya’dan Yeni Dünya’ya kaymıştı; eski koloni Amerika, artık vazgeçilmez olmuştu. Dünyanın yeni liderinin silahları bu defa top, tüfek ve taç değil, tahvil, kredi ve J.P. Morgan’dı.
Elindeki fırsatı gören ABD Başkanı Woodrow Wilson, farklı konuşuyordu. Wilson için Amerika’nın Avrupa’ya karşı ahlaki üstünlüğü tartışmasızdı. Ayrıca ekonomik güç ABD’nin elindeyse, barış da ABD’nin koyacağı kurallar dahilinde tesis edilecekti. 1917’de bu motivasyonla savaşa giren Wilson, zaferden sonra 1919 Paris Barış Müzakereleri’ne adeta bir misyoner edasıyla gelmişti. Güç ihtirası ve emperyalizme batmış Avrupa’yı elindeki ekonomik güçle barış ve demokrasiyle tanıştıracağına inanıyordu. Emperyal güçlerin boyunduruğundaki halkların kendi kaderlerini tayin etme hakkı, yani self-determinasyondan bahsediyordu. “Zafersiz Barış”, yani ne kazananın ne de kaybedenin olacağı bir barış, savaştan yorgun düşmüş kitlelere umut vadediyordu. Otoriter Almanya’nın, Avusturya’nın hatta Osmanlı’nın artık yeni düzende yerleri yoktu.

Paris sokaklarında “Yaşa Wilson!” (kaynak)

Clemenceau, Wilson ve Lloyd George (kaynak)
Bu kibirli Princeton hocasının tavırları Avrupalı kurt siyasetçilere illallah dedirtiyordu. Nitekim harp kahramanı Fransız Başbakan Georges Clemenceau, Wilson’un meşhur 14 prensibine karşı “Tanrı’nın emirleri bile on taneydi!” demişti. Yine de borçlu İngiltere ve Fransa’nın Wilson’a boyun eğmekten başka çareleri yoktu. Eski düzenden koparabildiklerini ABD’nin yabancısı olduğu Orta Doğu’dan kopardılar.
Wilson Prensipleri uyarınca eskinin denge siyaseti ortadan kalkıyor, Milletler Cemiyeti bünyesinde bir ülkeye gelen tehdide herkes cevap verme mesuliyetini alıyordu. Diplomaside ilk defa ahlaki prensipler soğuk çıkarların önüne geçiyordu. Barış sistemin temel amacı ve değeri olmuştu. 1928’de Briand-Kellogg Paktı ile savaş kanun dairesinin dışına koyuluyordu. Viyana Nizamı altında savaş açmanın bir ahlaki suç olacağı kimsenin aklının ucundan geçmezdi. Yeni düzende Alman Kayzeri II. Wilhelm, savaşı başlatan baş suçlu olarak Hollanda’ya sığınmaya mecbur kalmıştı. “Yurtta sulh, cihanda sulh” aslında bu dönemin bir mahsulüydü.
Ancak Amerika’nın yabancısı olduğu sahalardan ürküp çekilmesi fazla uzun sürmedi. Amerika’nın Avrupa bataklığına çok saplanıp ahlaki üstünlüğünü kaybedeceğini düşünen bazı siyasiler sistemin kurucu metni olan Versay Antlaşması’nı ve ABD’nin Milletler Cemiyeti’ne katılmasını bile reddettiler. Bu sorumluluğun reddi İkinci Dünya Savaşında insanlığa pahalıya mal olacaktı.
Buna rağmen, dünyada gücün tanımı açısından buradan geri dönüş yoktu. Artık büyük salonlarda von’lu, de’lü soylu diplomatların karşısında Ford’da genel müdürlük yapmış Amerikalı uzmanlar Almanya’nın savaş tazminatı ödemelerini görüşüyordu. “Ekonomik Barış Üçgeni” adı verilen mekanizma öyle kurulmuştu ki Almanya’nın tazminat ödemeleri Amerikan kredileri ile finanse ediliyor, İngiltere ve Fransa da Amerika’dan aldığı borçları bu tazminatlarla geri ödüyordu. Savaşın Avrupa’ya getirdiği Amerikan finansmanı şimdi vazgeçilmez olmuş, tüm dünyaya yayılıyordu. Düzen artık Amerika’nın “gayrı resmî imparatorluğu” (informal empire) olmuştu.
Ancak bu yumuşak geçiş, yankılarını bugüne kadar hissettiğimiz bir öfke doğurmaya başlamıştı. Bu “yumuşak imparatorluk” devletleri öyle bir yerden yakalamıştı ki eskiye dönmek, sistemden çıkmak mümkün değildi. Artık devletler barış ortamında serbestçe gezen sermaye girdiği ölçüde zenginleşiyor, bu tatlı zehir bağımlılık yapıyordu. Yani politikada son sözü hükümet ve meclisler değil, sermaye söylemeye başlamıştı.
Demokrasi yaygınlaşmıştı, Avrupa’nın eski emperyal güçleri, savaşta yapılan fedakarlıkların diyeti olarak daha geniş kitlelere seçme-seçilme hakkı vermişti. Devlete yön verme hakkına artık aristokrat-bürokratlar olduğu kadar vatandaşlar da sahipti. Ama aslında bireyler kendi önemlerinin farkına vardıkça iradelerinin sınırlarına da toslamaya başlamışlardı. Artık hükümetlerin üzerinde halk egemenliğinin yanında başka bir baskı vardı: uluslararası piyasalar. Altına endeksli, sisteme uyumlu para politikaları hükümetleri sıkıştırıyor ve büyümeyi sınırlandırıyordu. Sermaye kolayca geldiği gibi onu korkutan uygulamalar başlayınca aynı kolaylıkla kaçabiliyordu. Uluslararası piyasalara entegre olabilenlerin refahı hızla artıyordu, ancak diğerleri için benzer korunmuş alanlar yoktu. İş arayan, birçoğu da siperlerde savaşmış olan yüzbinlerin oy verdiği merkez partilerden aldıkları cevap aynıydı: “sabredin, kredibilitemizi korumamız lazım!” Kredi, gerçekten de mermiden çok daha kuvvetli bir silahtı! Elbette uluslararası hukuk nezdinde bütün devletler egemen ve eşitti: Wilson’un meşhur prensiplerinden biriydi bu. Fakat milli egemenliğin artık bir anlamı kalmış mıydı?
Amerika’nın kurduğu sistem zayıflıktan değil, bu riyakarlığın yarattığı öfkenin boyutu nedeniyle savaşa sürüklenmişti. Yumuşak gücün hakimiyetinin perçinlendiği 1920’ler boyunca dünyanın hemen her yerinde filizlenen faşist ve komünist hareketlerin kaynağı bir yerde bu öfkeydi. İkinci Dünya Savaşı aslında “egemen” olmak isteyenlerin, Amerika İmparatorluğu’na karşı başlattıkları son başkaldırıydı. Tam da bu yüzden, hem faşist/nazi, hem de komünist ekonomik sistemin temel gayesi kendi kendine yeterlilikti. Serbestiye karşı mücadele mutlak bağımsızlığı, egemenliği geri kazanmanın tek yoluydu.
Filizlenen öfkenin üzerine bir de 1929 Buhranı patlamıştı. Buhran’la birlikte Amerika’nın tarihi bir hatayla içe kapanması, sistemin can suyu olan finansmanın kesilmesiyle düzeni tıkadı. Vazgeçilmez Amerika’nın kurduğu sistemde hiçbir sorumluluk almaması, insanlığa pahalıya patlamıştı.
Öfkeli yeni dünya
1945 sonrasında işler değişti. Sorumluluktan kaçamayacağını anlayan Amerika bu sefer “gayrı resmî imparatorluğunu” kurumsallaştırmaya koyuldu. Meşhur “Kurallara dayalı dünya düzeni” temelde 1916’da doğan gücün kurumlara bürünmüş haliydi. Birleşmiş Milletler kollektif güvenlik, IMF ve Dünya Bankası sistemin can damarı olan para politikası ve finansmandan sorumluydu. Liderliği bu kez ele alan Amerika, sistemi Doğu Bloku hariç tüm dünyaya yaydı. Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla beraber ise sistem yerküreye hâkim olmuştu.
Ancak sistem dünyaya yayılırken, İkinci Dünya Savaşı’nda mağlup olan öfke de tüm dünyaya yayılmış oluyordu. İlk etapta 1970’ler, daha sonra 1990’lardan sonra yaşanan hızlı büyüme tarihsel öfkeyi bir nebze de olsa dindiriyordu. Ekonomik büyümenin sınırları ve krizler anlaşıldıkça bu imaj dağılmaya başladı. 1997’de Asya’da patlayan bir finansal kriz, Kaliforniyalı bir öğretmenin emeklilik fonunu düşürebiliyordu. Sistem her bir ülkeyi o kadar şekillendirdi ki bir seçmenin oy tercihini tahmin etmenin en isabetli yolu şehirde mı yoksa kırsalda mı olduğunu tespit etmek oldu. Çünkü bankaların, sigortaların, iyi okulların ve havalimanlarının bulunduğu şehirler uluslararası piyasalara entegre olmuş, sistemin merkezi konumuna gelmişti. Refahtan eşit pay alamayan, hatta siyasi ağırlığının da azaldığını hisseden kesimler dünyanın her yerinde tarihsel öfkeyle yeniden tanışıyordu.

2022 Fransa genel seçimleri (kaynak) ve nüfus yoğunluğu haritası (kaynak). Şehir/kırsal ayrımı dünyanın birçok yerinde temel siyasi kırılımlardan biri oldu.
Kaybedenlerin öfkesi yönetilemedi. Küreselleşmiş sistemin kazananları için menfaatler o kadar açıktı ki, bunları açıklamaya bile ihtiyaç yoktu. İkna yerini aşağılamaya bırakınca, aynı 1920’lerdeki gibi sesini duyuramayan kaybedenler artık sistemin kurucu ülkelerinde bile başka yollar aradılar. Nazik dünya vatandaşlarının kaybedenlere karşı çok da nazik olmayan dili siyasetin zeminini değiştirdi. Hatta aynı öfkeyi Rusya’da da gördük. Sovyetler zamanında atom silahı ve demir perde, Rusya’nın gücünü sermaye imparatorluğu karşısında dengeleyebiliyordu. Yumuşak gücün geçer akçe olduğu dünyada ise Rusya dımdızlak kalmıştı. İkinci sınıf güç olduğu açık açık kendisine hissettirilen Rusya’nın beslediği öfke, art arda 2014 ve 2022’de Ukrayna’nın üzerine patladı.

Faşintern? (kaynak)
Öfke sistemin kurucusu Amerika’ya dahi hâkim olunca iş işten geçmişti.
Trump ve ekibi bugün Amerika’nın çıkarlarını değil, işte bu öfkenin sesini ve intikam duygularını ifade ediyor. Bu öfkeyi anlamadan bunu realizmin geri dönüşü şeklinde paketlemek, yeni dünya düzeninin temelini burada görmek aslında bir nevi hatalardan kaçış. Trump’ın güçlü ve nobran danışmanı Stephen Miller, “biz bir süper gücüz ve artık bir süper güç gibi davranacağız. Dünya kudretle, güçle yönetilir” derken realizm yaptığını zannediyor olabilir. Ancak bu sloganlar ideolojisiz, tamamen milli çıkarlara dayalı, 1971’de ABD ile Mao’nun Çin’ini barıştıran realizme hiç benziyor mu? Realizmin tam aksine, boğazına kadar ideolojiye, kaybedenlerin ideolojisine batmış bir söylemle karşı karşıyayız. İki yüzyıldır Güney Amerika’daki çıkarlarını silaha başvurmadan koruyabilen Amerika’ya güç kullanmasını realizm mi dikte etti? Bugün Avrupa’ya yönlendirilen öfkenin boyutlarını, bunun bir öfke olduğunun farkında olduğumuz nispette anlayabiliyoruz. Dünyada serbest dolaşım ve milli egemenliğin, para ve gümrük politikasının ortak bir havuza delege edilmesinin baş sembolü olan Avrupa Birliği, liberal sistemin adeta gözbebeğiydi. Sistemden alınacak intikamın en büyük hedefi, buz deryası Grönland üzerinden Avrupa olacaktı.
Uzunca gördüğümüz tarihi örneklerden hiçbir dünya düzeninin yalnızca öfke üzerine kurulu olamayacağını gördük.
Peki bu öfke dindikten, veya siyaseten bertaraf edildikten sonra ne olacak?
Yeni düzenin ipuçları
Yeni sistemin güçler dengesi ayağında ne gibi ipuçlarımız var? Beyaz Saray’dan gelen bazı sinyaller Trump’ın Düvel-i Muazzama nostaljisi olduğunu gösteriyor. Seçildikten bu yana Çin ve Rusya’ya ABD’nin geleneksel müttefiklerinden (gayrı resmî imparatorluğun sadık tebaasından) çok daha nazik davranıyor. Bazılarına göre Trump, büyük güçleri birer emlak imparatorluğuna benzetiyor. Emlak zenginleri gerekirse aralarında anlaşmalar, pazarlıklar yapıyor, ama kendi imparatorluklarını da diledikleri gibi yönetiyor.
Bu sinyaller Viyana Nizamı’ndan ilham alarak, büyük güçlerin rekabetine uygun bir düzen tartışmalarını da alevlendirdi. Ancak Viyana Nizamı’nda savaş gibi bir güçler arası dengeleme mekanizması vardı. Atom silahının var olduğu bir dünyada savaş benzer bir misyon üstlenebilir mi?
Fakat ikna edilebilen, öfkelenen, Nobel ihtirası üzerinden kararlar alabilen Trump’a fazladan bir stratejik akıl atfediyor da olabiliriz. Bunun yanında Rusya veya Çin’in de böyle bir düzene meyledip etmediği de pek açık değil. Rusya’dan olumlu sinyaller gelse de, ne Rusya, ne de Çin’in tekrardan kendi nüfuz bölgelerine çekilmeye ikna olduğundan emin değiliz. Trump çevresinde de benzer tasavvurlar olup olmadığı belli değil; kafalarda şekillenen bir sistem mimarisi henüz göremiyoruz. ABD’nin mevcut radikal adımlarını artık yeni bir sisteme geçtiğimizi iyice kavratmak, Avrupa’yı kendi pozisyonuna getirmek için attığını söyleyenler de var, ABD’nin gerçekten de nüfuz alanları üzerinden dünyayı dizayn etmeyi hedeflediğini söyleyenler de. Ancak hem öfkeyi, hem de bir denge arayışının yokluğunu göz önünde bulundurduğumuzda bu yorumların da sağlam olmadığı izlenimini veriyor. Mar-a-Lago’da dünya düzeni tasarımlarından çok estetik cerrahi tasarımları konuşuluyor gibi.
Çökmekte olan dünya düzeninin temelinde duran uluslararası piyasaların da nasıl bir rol oynayacağı en önemli ipuçlarından biri. Bilgiye sınırsız erişim üzerine kurulu bir teknoloji ekonomisinin küreselleşmenin frenlenmesine, milli egemenliğin dönüşüne nasıl tepki vereceği tayin edici bir faktör olacak. Farklı farklı hukuk sistemleriyle mücadele etmek Big Tech’in hiç hoşuna giden bir şey değil. Trump ile Elon Musk’ın arasında soğukluk girmesinin sebeplerinden birinin korumacı gümrük politikaları olduğu iddia edilmişti.
Ayrıca finans dünyası da arada mevcut gücünü hatırlatmıyor değil. Trump’ın 2 Nisan’da açıkladığı şok edici gümrük vergilerinden sonra anlaşmalara hız verilmesi ve frene basılması ABD tahvil piyasalarındaki dalgalanmaya nispet edildi. Sistemin kurallarına aykırı bir devlet bütçesi hazırlamanız size bir marulun çürüme hızından daha kısa süren bir başbakanlığa mal olabiliyor. Bu yine de piyasaların yeni bir düzene uyum sağlamayacağı anlamına gelmiyor, zira ekonomi çevrelerinde artık jeopolitik gibi dış politikanın iktisat kanunlarına karıştığı jeoekonomi kavramı üzerinde duruluyor. Doların yeni sistemdeki yeri de elbette bu tartışmalara dahil. Çok kutuplu bir dünyada finans ve ticaretin farklı farklı para birimleri üzerinden yürütülmesini kabul edebilecek miyiz?
Bunun yanında Amerika’nın kurduğu sistemin diğer kazananları da güç dengelerini önemli ölçüde değiştirdi. 1990’dan bu yana ekonomik verilerde G20 ülkelerinin (elbette en başta Çin) büyümeleri karşısında Amerika’nın eski ağırlığının kaybolduğu görülüyor. Çok kutupluluk söylemleri de gerçekte buradan temellendiriliyor. Ne Viyana Nizamı’nda, ne de liberal sistemde benzeri olmayan Türkiye, Suudi Arabistan, Hindistan, Endonezya, Brezilya gibi orta-büyük güçlerin yeni düzende nasıl bir yeri olacak? Bir yerde zenginliklerini borçlu oldukları serbest ticaret ve finans sisteminin sarsılmasında ne gibi bir çıkar görecekler?
Öte yandan güç dengelerini temelden değiştiren en önemli aktör elbette ki Çin. Pekin’in politikalarını anlamaya çalışırken aslında onun global ölçekte bir milli kalkınma projesi yürüttüğünün de farkında olmak zorundayız. Tarihsel öfke sistemin meşruiyetini çürüttüğü nispette Çin’in kalkınma hamlesi de mekanik güç dengesi ayağını etkiliyor. Ekonomik ağırlığı günden güne artan Çin ile 1916’da ABD’nin dünyadaki hâkim ekonomik güç olması arasında benzerlikler bulmak da mümkün. Fakat Çin’in benzer bir öne geçişi ölçeksel olarak çok daha sarsıcı olacak. Zira ABD 1914’te 99 milyonla dünya nüfusunun 5%’ini temsil ediyordu. Bugün Çin’in dünya nüfusundaki payı 1,4 milyar insan ile 15%. Peki Çin bize nasıl bir meşruiyet zemini teklif edecek? Çin siyaset çevrelerinde, nüfuz bölgeleri üzerine kurulacak bir dünya düzeninin baş teorisyeni Carl Schmitt’e olan ilginin de canlanmaktaolduğunu da belirtelim.

Dengeleri değiştirenler. (kaynak)
Avrupa ise derin bir paradoksa sürüklenmiş durumda. Brüksel ve Avrupa başkentlerinin çoğu liberal düzen nostaljisi ile yeni dünyada alternatif Avrupa tasavvurları arasında tereddütte kalıyor. Silahlı kuvvetlerini çoğunlukla tasfiye eden Avrupa’nın anda Amerika’nın nükleer şemsiyesinden vazgeçmesi de olanaksız. En ufak konularda olduğu gibi burada da AB’nin konsensüs olmadan hareket etmesi zor görünüyor. Ancak dünyanın en müreffeh bölgesinin ağırlığını hangi düzenden yana koyacağı da önemli sinyaller verecek. Fransa’nın başını çektiği Avrupa’nın egemenliğini yeniden tesis etme hareketinin seyrini zaman gösterecek.
Peki doğacak düzenin meşruiyet zemini hakkında ne söylemeli?
Büyük güçlerin, milyarlık şirketlerin dolaştığı bir dünyada biraz göz ardı ettiğimiz bir şey var.
Mevcut liberal düzeni zayıflatan tarihsel öfke, sistemin baş aktörüne siyaset yoluyla hâkim oldu. Cümleye tersinden baktığımızda demokratik siyasetin dünya düzeninin meşruiyetini ne kadar büyük ölçüde tayin edebileceğini anlıyoruz. Demokratik olmayan rejimlerin yapısal gücü hala artışta olsa da, demokratik devletlerin de gücünün tamamen eridiği doğru değil. Öfke siyasetin zeminini değiştirdi, ama konuşulabilecek konuların sınırlarını da genişletti. Zemin genişledikçe, memnuniyetsizliğin sadece içe kapanmacı bir kesime ait olmadığını, daha adil, eşitlikçi arayışların da canlanmaya başladığını görüyoruz. Nitekim henüz olgunlaşmış olmasa da Batı endeksli uluslararası sistemin tabuları zayıfladıkça yeni fikirler ve düzen tasavvurları da filizlenecek. Çin’de devlet kapitalizminin tutarsızlığı nasıl rahatsız edici durmuyorsa ve kanıksanmışsa, eski sistemin mantık çerçevesinden çıktıkça belki önceden tutarsız saydığımız başka pozisyonlara doğru meyledeceğiz. Mesela New York’ta Zohran Mamdani’nin Müslüman ve sosyalist kimlikleriyle zafere ulaşmasında “Müslüman” ve “sosyalist” kimliklerin yarattığı ters mıknatıslanmadan beklenileceği kadar fazla bahsedilmedi.
Uluslararası sistemin meşruiyetini denetleyecek bir kamuoyunun, efkâr-ı umuminin oluşmasının önünde engeller yok değil. Dünyanın her yerinde kutuplaşan siyaset, bilgi kaynaklarımızı da kutuplaştırdı. Bugün dezenformasyon veya kandırılmaktan çok, fikirlerimizi apayrı kaynaklardan besleyerek, apayrı gerçeklikler içinde yaşadığımıza inanıyoruz. O kadar ki genç kadın ve genç erkeklerin oy tercihleri arasındaki makas giderek açılıyor. Ortak kamusal alandan dışlananların öfkesi sistemi parçalayan en önemli olgulardan biri oldu. Bu alanın parçalanması ne gibi sancılar doğuracak?
Dünya kamuoyu ve bu kamuoyunun vicdanı artık hiç olmadığı kadar çeşitli (aynı zamanda parçalı) ve hızlı bilgi kaynaklarından besleniyor. Bilgi ekonomisi sınırsız bilgiye erişim üzerine kuruluysa, bu bilginin hem kaynağı hem de tüketicisi bizleriz. Belki algı oyunlarına kurban gidiyoruz, belki dolandırılıyoruz, belki manipüle edilebiliyoruz. Ama belki de nazik kınama açıklamalarıyla geçiştirilebilecek katliamlar gözümüzün önünde canlı yayınlarla nakledilince vicdanımızın sesi daha çok çıkıyor. Bilginin kontrolü bugün medya gruplarından Big Tech’e geçti. Ancak bu kontrol karşısında tamamen güçsüz mü kaldık? Twitter’ın zehirli atmosferinden Bluesky’ın nazik ve nezih ortamına bir türlü geçemiyoruz, çünkü mücadele etmek, tartışmak istiyoruz. Yapay zekâ ile oluşturulmuş “kitsch” ve “slop” içeriklere, reklamlara karşı oluşan tepki bu direniş noktalarından yalnızca biri.
Akl-ı selimin günün sonunda kazanacağını düşünmek belki iyimser, ama imkânsız bir tavır mı?
Demokratik yollarla bir süper güce hâkim olabilen öfke, bir gün vicdanın da hâkim olabileceğini göstermiyor mu?
Dondurucu bir kar fırtınasının ortasında Jivago’nun ellerindeki nemli sayfalardaki haberleri, fikirleri artık biz yazıyor olabilir miyiz? Sistemin meşruiyetini belki de daha önce hiç olmadığı kadar biz tayin edeceğiz. Yani daha adil bir dünya düzeninin anahtarı acaba gerçekten de “mazbut bir hayat, sağlam bir ahlak, ve bol bol sevgi” olabilir mi?













