Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Avrupa’nın ulusal-sağlarında İran çatlağı: Kim ne düşünüyor?

Avrupa’nın ulusal-sağlarında İran çatlağı: Kim ne düşünüyor?

Sağ-popülistler ve ulusal muhafazakârlar zoraki bir metamorfozun eşiğindeler. Acaba tarihsel milliyetçilikten kopuşla başlayan bu ideolojik “evrimleşme” serüveninin sonu, basit bir “neo-con’laşma” ile mi sonlanacak?

Avrupa ulusal-sağları özelinde yazdığım hemen hemen her makalemde gördüğüm nesnel bir olguyu vurgulamaya gayret ediyorum: Avrupa ulusal-sağları kendi içlerinde birlik değil. Dahası, üç ayrı eğilime bölünmüş vaziyetteler: Tarihsel milliyetçiler, sağ-popülistler ve ulusal muhafazakârlar.

            Kısaca özetlemek gerekirse;

Tarihsel milliyetçiler, 1945-sonrası dönemde klâsik Avrupa faşizmlerinin mânâ plânındaki yol haritalarına sadık kalanlardan mülhem. Söz konusu cenâhın ideolojik pusulası ise ekseriyetle Mussolini’nin 1943’te İtalya Sosyal Cumhuriyeti’nin ilânını mühürleyen “Verona Manifestosu”nun ruhu etrafında örgülenmiştir.

            Sağ-popülistler 1990’lı yılların sonunda, bilhassa da 11 Eylül paradigmasını müteakip tarihsel milliyetçilikten kopan ilk halka şeklinde tarif edilebilir. Buna göre, kendilerini geçmişin “iblislerinden” arındırmak suretiyle “demokratize” olmuşlar, ABD ve özellikle de İsrail’le diyalog kurmuşlar, uluslararası piyasalarla barışmışlar ve Putin Rusya’sıyla sıcak ilişkiler geliştirmişlerdir. Göçmen karşıtlığının İslâm karşıtlığıyla harmanlanmasının başını çeken bu grup, günümüzde Fransa’da Marine Le Pen, Almanya’da AfD, İtalya’da Matteo Salvini ve Hollanda’da Geert Wilders’le temsil buluyor.

            Nihayet ulusal muhafazakârlar sağ-popülistlerin “ziyadesiyle seküler” politik hatlarına bir reaksiyon temelinde Avrupa sağlarının son özgün halkasını teşkil etmişlerdir. Yaklaşımları “Batı medeniyeti” ekseninde olup, dinî-tutucu eğilimlerini Avrupa kültür savunuculuğuyla kaynaştırarak nispeten daha “merkez” bir profil ortaya koyuyorlar. Netanyahu’nun İsrail’i ve Modi’nin Hindistan’ıyla stratejik ilişkilere sahipler. İtalya’da Giorgia Meloni, Macaristan’da Viktor Orban, Fransa’da ise Eric Zemmour önde gelen figürlerinden.

            Avrupa ulusal-sağlarındaki bu “bloklaşma” hâli (ki, blok-içi hassasiyet farklılıkları olduğunu da saptamak zorundayız), benimsenen jeopolitik reflekslerde de fevkalâde berrak. Bunun en güncel ve yakıcı örneğini ise ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı askerî müdahalede görüyoruz.

Tarihsel milliyetçiler: İran’a tam destek mi, anti-Siyonizm mi?

            28 Şubat 2026 sabahının ilk saatlerinde, ABD-İsrail müdahalesi henüz tazeliğini korurken, yeni dönem katı İspanyol milliyetçiliğinin en hızlı büyüyen ve en yoğun kitleselleşen Núcleo Nacional (Ulusal Çekirdek) hareketi sosyal medya hesabından şu mesajı paylaştı:

            “Yahudi çıkarları uğruna daha fazla savaş yok. İran, Siyonizm’i ez.

            Paylaşım kısa sürede 4 bine yakın beğeni ve 350 bine yakın görüntülenme aldı. İspanya’da kimileri tarafından “neo-faşist” şeklinde etiketlenen oluşum, hemen akabinde ise Gazze’ye, ulusların egemenlik hakkına ve anti-emperyalist ilkelere destek veren paylaşımlarını sürdürdü.

            İspanyol milliyetçiliğinin uzun yıllar bayraktarlığını üstlenmiş olan Falanjistler (Falange Española de las JONS) ise kendi X sayfalarında Netanyahu’nun ve İsrail bayrağının yer aldığı bir görselin üzerine “Devlet Terörü” başlığını atarak aşağıdaki cümleleri kaleme aldılar:

            “Devlet terörüne hayır. İsrail emperyalizmine hayır. Soykırımcı Siyonizm’e hayır.

            Latin Avrupa’nın bir diğer ülkesi Fransa’da da tarihsel milliyetçiler benzer tonda benzer içerikli metinler yayımladılar.

            Milliyetçiler partisi (“Les Nationalistes”) lideri Yvan Benedetti, kişisel sayfasında şu ifâdeleri kullandı:

            “Yankee’lerin Siyonist varlığın menfaatlerini korumak adına yürüttüğü siyâset hiç değişmiyor: Bir elde Eski Ahit, diğerinde dolar, dişlerinin arasında ise bıçak. Trump’la veya değil, Yankee’ler daima Yankee’lerdir!

            İtalya’da da tarihsel milliyetçiler açısından – bir örnek müstesna – durum farklı sayılmaz. 

            Yeni Güç (Forza Nuova) lideri ve eski Avrupa Parlamentosu (AP) üyesi Roberto Fiore, yazılı açıklamasında “İsrail hakikati”ne not düştü:

            “İsrail varsa, savaş vardır. Biz İsrail’in en çirkin yüzüyle karşılaşan İran halkının yanında duruyoruz.

            İlginç ve ezber bozucu bir çıkış ise milliyetçi entelektüel ve yazar Gabriele Adinolfi’den geldi. Adinolfi, hiçbir tarafın kendi desteklerini hak etmediğini belirtti ve şöyle yazdı:

            “Etik olarak, manevî olarak, kültürel olarak, menfaat olarak ve siyâsî olarak ne ABD-İsrail saldırılarını ne de İran’ın karşı-saldırılarını destekleyebiliriz. Bu yalnızca gerçek-dışı ve psikotik senaryoları desteklemekle eşanlamlı olur.

            ABD/İsrail-İran savaşını bir “derbi” olarak betimleyen Adinolfi, “bu, pan-Arap ve ulusal-sosyal dâvâların düşmanlarının bir müsabakası. Yıllara dayanan utanç verici bir karşılıklı iş birliğinin ardından şimdi birbirleriyle hesaplaşıyorlar. Saddam’ın intikamı!” dedi. 

            Gerçekten de Adinolfi, Rusya’nın Ukrayna işgal girişimine de diğer tarihsel milliyetçilerin aksine şiddetle karşı çıkmış, Avrupa milliyetçiliğinin ne ABD’yle ne de Rusya’yla anlaşabileceğini – buna mukabil, kendi kendisini tahkim etmesi ve “kutuplaştırması” gerektiğini dillendirmişti. Şahsî görüşüm, Avrupa milliyetçiliğinin geleneksel genetiğinin gerçekten de Adinolfi’nin serdettiği tutumlar demetiyle daha uyumlu ve daha tutarlı olduğu yönünde.

Sağ-popülistlerde yeni bir şey yok (mu?)

            Avrupa sağ-popülizminin iki koçbaşı Matteo Salvini ve Geert Wilders ittifak hâlinde “İslâmî rejimin sonu gelmeli” temennisinde buluştular.

            Salvini, X hesabında sokaklarda kutlama yapan İranlı gençlerin bir videosuyla paylaştığı iletide “Ayetullah diktatörlüğünün acımasız baskısı”ndan bahis açtı ve şu sözleri kayda geçirdi:

            “Bütün bir nesli durduramayacaklar. Biz daima isyân edebilme, direnme ve özgürlük için savaşma cesaretine sahip olan gençlerin, kadınların ve tüm İran vatandaşlarının yanında olacağız.

            Wilders ise, alışılageldik İslâm düşmanı ezberlerinden bir buketi “stopislam” hashtagiyle tekrar sundu. Wilders, ABD ve İsrail bayraklarıyla “Mollaları sert vurun” dedikten hemen sonra Hollanda Parlamentosu bünyesinde İslâm dini ve Hz. Muhammed (sav) ile alakalı icra ettiği düşmanca konuşmasının görüntülerini X platformuna yükledi. 

            Birleşik Krallık’ta anketlerde birinci sırada gösterilen Reform Partisi (Reform UK) lideri Nigel Farage, “şahin” bir manevrayla İngiliz hükûmeti üzerinde baskı kurmaya yönelik davranmayı seçti. Farage, sosyal medyada Başbakan Keir Starmer’a seslendi:

            “Başbakan askerî üslerimizin kullanımıyla ilgili fikrini değiştirmeli ve İran’a karşı hayatî mücadelede Amerikalıları desteklemeli.

            Fransa’da ufukta yerel seçimler olması hasebiyle Ulusal Birlik (Rassemblement National) liderleri Marine Le Pen ve Jordan Bardella diğer Avrupalı ortaklarına kıyasla daha “düşük” bir profil sergiliyorlar. Basına konuşan Le Pen, halk eylemleriyle çok heyecanlandıklarını ve fakat bu eylemlerin kanla bastırıldığını, bugün ise özgürlüğe giden yolda çoğu durumun “mübah” sayılabileceğini ekledi. Le Pen, peşinden birtakım soru işâretleriyle demecini dengelemeye çalıştı:

            “Bu, İran’ın İsrail’e yönelik bir saldırısını engellemeye yönelik bir müdahale mi? Elimde hiçbir delil yok, kimsenin yok. Şimdilik yorum yapmak zor.

Avrupa sağ-popülist galaksisinde en ılımlı tepki ise Almanya’dan, AfD’den geldi. Partinin internet sitesinden bugün yayımlanan bildiride liderler Alice Weidel ve Tino Chrupalla şu açıklamayı yaptılar:

            “İsrail ve ABD’nin İran’a saldırılarını büyük bir kaygıyla karşıladık. Tüm tarafları ihtiyatlı olmaya dâvet ediyoruz. Sivil halk ve sivil altyapı korunmalıdır. Uluslararası hukuka bütünüyle riayet edilmelidir. Ortadoğu’nun yeniden istikrarsızlaştırılması Almanya’nın menfaatine değildir ve durdurulmalıdır.

Ulusal muhafazakârlar ve iktidar pratiğinin sorumluluğu

            Ulusal muhafazakârlar genel olarak İsrail yanlısıdırlar. Şüphesiz ki bunda “ulusal muhafazakârlık” doktrininin bir nevî “koordinatörü” görevini ifâ eden İsrailli ideolog Yoram Hazony’nin rolü büyük. 

Fakat sağ-popülist muhit içindeki bazı radikal “anti-İslâm” temayüllerin aksine, ulusal muhafazakârların “saplantı” derecesinde ve/veya körü körüne izledikleri bir İslâm düşmanlığı yok. Çok daha pragmatik ve esnekler. Dahası, hareketin iki öncü şahsiyeti konumundaki Meloni ile Orban’ın kendi ülkelerinde iktidar mevkiinde bulunmaları mühim bir etken. Nitekim söz konusu metodoloji farkı yaklaşımlarında da rahatlıkla göze çarpıyor.

İtalya Başbakanı Meloni’nin ofisinin açıklamasında “gerilimin azalması için müttefikler ve bölgesel liderlerle konunun müzakere edileceği” belirtildi.

Keza seçim arifesindeki bir başka ülke olan Macaristan’da ülkenin mevcut Başbakanı Orban, X hesabında yayımladığı bir videoyla İran meselesinin “enerji” boyutunu ve bu bağlamda tetikleyeceği olası kriz ve tehditleri irdelemekle yetindi.

Avrupa ulusal-sağlarını bekleyen esas imtihan

            Avrupa ulusal-sağlarında İran’a müdahale özelinde mutlak bir “görüş birliği”nden bahsetmek kabil değil. Dolayısıyla “monoblok” bir manzaranın çok uzağındayız.

            Ne var ki bütün Avrupa ulusal-sağlarını kuşatan (yahut yakın zamanda kuşatacak olan) bir dinamiğin fitilinin ateşlendiğini söylersek sanırım yanılmış olmayız.

            İster “yeni” isterse de “eski” sürümleri olsun, Avrupa ulusal-sağları temelde daima “içe dönük” olagelmiştir. Başka bir deyişle, kendi sınırlarının ötesinde herhangi bir inisiyatif yahut aksiyon almaya meyletmez, sıcak da bakmaz. Her ne kadar “tavan”da birtakım görüş ayrılıkları ve dahi aykırılıkları her zaman olası ise de “taban”daki beklenti bu yöndedir ve sabittir.

            Nitekim başlangıçta Amerikan ulusal-sağı da – Başkan Trump’ın ve onun politik taban hareketi olarak MAGA’nın (Make America Great Again) şahsında – “izolasyonist” addedilebilecek bir zihniyetle bezeliydi.

            Oysa artık İran müdahaleleriyle birlikte rüzgâr döndü ve koşullar tamamen değişti.

            Şimdi soru şu: Ulusal-sağlar, bilhassa da Trump’ın manevî liderliğini benimseyen Avrupa’daki ulusal-sağ varyantlar, üzerlerine yapışması gitgide kaçınılmazlaşan bu yeni ama dar “müdahalecilik” gömleğine kendilerini nasıl sığdıracaklar? Seçmenlerine ne diyecekler?

            Sağ-popülistler ve ulusal muhafazakârlar – ki en kitlesel partiler bu iki kategoride yer alıyor – zoraki bir metamorfozun eşiğindeler.

            Acaba tarihsel milliyetçilikten kopuşla başlayan bu ideolojik “evrimleşme” serüveninin sonu, basit bir “neo-con’laşma” ile mi sonlanacak?

            Doğrusu, Avrupa ulusal-sağlarının en büyük imtihanı esas şimdi başlıyor.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın