Darbe ve Türkiye’nin önündeki iki yol

 

Yıllardır ekonomik kaynaklarının önemli bir kısmını orduya ve iç güvenliğe tahsis etmiş olan Türkiye’nin, artık kronik bir hal almış olan “darbe mekanizması”ndan kurtulması mümkün değil mi? Yoksa  “darbeler kaderimiz,  darbelere alışmalı” mıyız?

 

Son 15 Temmuz darbesini adamakıllı bir analize tabi tutup darbe gerçeğimizle yüzleşmeliyiz. Özellikle üniversiteler, artık resmi veya egemen ideolojinin emrinde bilim üreten kurumlar değil, gücünü toplumsal meşruiyetten alan, evrensel bilgilerin üretildiği özerk yapılar olmalıdır.

 

15 Temmuz bir milattır ve bu milat Türkiye toplumuna iki sade seçenek sunuyor:

 

(1) Ya tüm darbelerin köklerini kurutacak yeni bir siyasi anlayış ve kararlı bir tutum.

 

(2) Ya da, bugünü kurtaracak, ancak yarını yarına bırakacak yaklaşımlar.

 

Birinci seçenek zordur; ancak ikinci seçenek başarısız bir darbe girişiminden hemen sonra kendi kendine hayat bulacak bir realiteyi barındırır. Darbe başarısız olmuş ve bertaraf edilmişse, zaten ikinci seçenek otomatik olarak devreye girecektir. Üzerinde kafa yormaya, sofistike planlar yapmaya ihtiyaç olmaz.

 

Darbenin siyasi iktidara sağladığı imkânlar

 

Başarısız darbenin siyasi iktidara sunduğu muazzam bir prim, muazzam bir kredi ve muazzam bir meşruiyet var. Siyasi iktidar, bu prim, bu kredi ve bu meşruiyetle hangi sorunu kökten çözmek isterse, çözebilir. Darbe sonrasında, ordu gibi bir kurumda istediği şekilde düzenlemeler yapabilen AK Parti iktidarı, Türkiye’yi A’dan Z’ye, demokratik bir eksende yeniden yapılandırabilir; isterse ülkeyi prematüre demokrasiden kurtarabilir. Bu, her iktidarın elde edebileceği bir şans ve fırsat değildir. En güçlü olduğu dönemde Atatürk bile böyle bir şans elde edemedi. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan, sahip olduğu yetkilerle Mustafa Kemal’in en güçlü olduğu dönemler kadar güçlüdür. Bütün mesele bu güç ve enerjinin nasıl kullanılacağıdır.

 

O halde ne yapmalı?  Eğer istenirse, tüm darbelerin kökünü kurutacak önlemler alınabilir. Darbe fideliği niteliğindeki Kürt meselesi demokratik bir eksende çözülebilir; ülkenin bütün kaynakları,  beşeri ve ekonomik sermayesi, kalkınma ve daha müreffeh bir yaşam için seferber edilebilir. Bin yıllık kader birliğine dayalı Türk-Kürt kardeşliği, yeni bir toplumsal sözleşmeyle taçlandırılabilir ve bu ülke, coğrafyasının hak ettiği şekilde uluslararası arenada gerçek saygınlığına kavuşabilir. Türkiye’nin içeride darbeler üreten mekanizması ve dışarıda da bizi komşularımızla karşı karşıya getiren yegâne handikapı, bir türlü çözüme kavuşturulmamış olan Kürt sorunudur. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: Eğer Suriye meselesinde kaderleri ortak olan Kürt ve Türk halklarının çıkarlarını örtüştürebilecek bir dış politika geliştirebilmiş olsaydık, ne Suriye rejimi, ne İran, ne Rusya ve ne de ABD ile bu şekilde karşı karşıya gelmezdik.

 

Şimdi ne yapmalı?

 

Şüphesiz iç huzur ve iç politikadaki istikrar dış politikadan da önce gelir. Zaten dış politika iç politikanın devamı niteliğindedir. Bizler içerde Kürt meselesinin çözümünü askere havale ettiğimizde, ister istemez, en azından kimi durumlarda yönetim ve iktidar erkini de askere bırakmak durumunda kalırız, kalıyoruz. Antik Yunan’da generaller ve Roma’da konsüller, savaş dönemlerinde sınırsız yetkilere sahipti.  Elbette bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum da değildir. Benzer etnik sorunların yaşandığı diğer ülkelerde de durum, aşağı yukarı aynı mecrada cereyan etmiştir. Bu duruma işaret etmekle, amacımız ne askeri, ne de siyasi iktidarı itham etmektir. Bizimkisi sadece bir durum tespitidir. Dünyanın her ülkesinde ordular, dışardan gelebilecek tehditleri göğüslemek ve bertaraf etmek üzere dizayn edilmişlerdir. Siyasi iktidarın etkin politikalarla çözüme kavuşturabileceği etnik bir meselenin çözümü, orduya havale edilemez.  Kürt meselesini orduya havale etmek, orduyu gerçek misyon ve görevlerinden uzaklaştırır. Kürt meselesini orduya havale etmek, orduyu siyasi iktidara ortak etmek; yasama, yürütme ve yargı erklerini orduyla paylaşmak anlamına gelir. Ordular, doğaları gereği en örgütlü, en modern, en disiplinli yapılardır.  Bir kere iktidarın bir ucundan tuttular mı, tamamına sahip olmak ve yönetmek isterler. Bölgeyi, Diyarbakır ve Van’ı bir tatbikat alanı olarak kullanan ordu içindeki art niyetli kimi gruplar, 15 Temmuz’da olduğu gibi, edindikleri becerileri Ankara ve İstanbul’da uygulamaya kalkışabilir. Belki ilk 15 Temmuz’da başarılı olmaz; ancak dersini iyi çalışıp beş on yıl sonraki kalkışmada başarılı olabilir.

 

En kritik eşik aşılmışken

 

Aslında Türkiye, barış sürecinde Kürt meselesinin çözümü anlamında en kritik psikolojik eşikleri aşmıştı. Karizmatik bir lider olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kitleleri bu konuda hazır hale getirmesi, meselenin çözümü açısından muazzam bir fırsat sağlamıştı.  Biliyorum, Türkiye çok zor bir yıl geçirdi ve bir darbe teşebbüsü dahi yaşadı. Ancak darbe sonrasında ortaya çıkmış olan durum, Türkiye’nin önüne yeni fırsatlar sunuyor. Kuşkusuz en büyük fırsat Kürt meselesinin çözümünde yatmakta. Bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kürt meselesini çözme anlamında sahip olduğu güç, meşruiyet ve toplumsal destek, Mustafa Kemal’in şapka devrimi veya dil devrimi sırasında sahip olduğu meşruiyet ve toplumsal uzlaşıdan az değildir.

 

Sözün özü, darbeler kader değildir ve Türkiye darbe defterini Kürt meselesini çözüme kavuşturmakla hepten kapatabilir.

Önceki İçerikFETÖ, Ergenekon kumpası, Dink cinayeti
Sonraki İçerik‘FETÖ iki ülke ilişkilerine kastetti’