Dünyada tek bir çocuk bile gülüyorsa umut vardır

 

Güneydoğu’nun güzel bir şehrinde bir yatsı vakti sevgi evini ziyaret etmiştim. Hiçbir eksik yoktu, ferah odalar, güzel perdeler, koltuklar halılar kitaplık ve sıcak yemekler pişen bir mutfak. Ev sıcaklığı hemen ısıtıyordu insanın içini ama sadece bir abla-öğretmenin  nezaretinde sürdürülen yaşamın hüznü hakimdi ortama. Yetimhane uygulamasının çok ilerisinde insani yönden, ama değişmeyen şey, her yerde olduğu gibi burada da çocukları idare eden insanın insafına becerisine sabrına ve birikimine emanet bu çiçekler. Sadece sulamakla mı yetinecek yoksa onlara gereken şefkati dinlemeyi anlamayı özveriyi gösterebilecek mi. Her şeyden önce sevecek mi bu emanetleri.

 

Kısa filmleriyle adını duyuran genç yönetmen Sinan Sertel’in sevgi evini anlattığı ilk uzun metrajlı filmi Bir Gün Bir Çocuk (2016) TRT için yapılmış. Filmin en kısa zamanda vizyonda seyirciyle buluşmasını dilerim.  

 

Önemli makalelere imza atan çocuk psikoloğu uzmanı Mete’nin teoride yazdıklarıyla sahada yüzleşmesi anlatılmış. Çocukluğunda oyuncu olduğu bir basketbol maçına gelmek için yola çıkan annesinin trafik kazası geçirip hayatını kaybetmesi derin bir suçluluk duygusuna yol açmış. Mete maçı kazandıkları anda annesinin ölümünü öğrenerek derinden sarsılmış ve kendini suçlamış. Bu yüzden kariyerini çocuklar üzerine yapsa da çocukluğuyla yüzleşememenin sıkıntısıyla gergin, kırıcı ve karısının anne olma isteğine sıcak bakmayan biri.  

 

Üniversitedeki doktora tez hocasının onu saha deneyimi için Anadolu’nun ücra bir yerindeki sevgi evine yollama kararına baştan çok canı sıkılsa da, sonradan bunun yaşamındaki birçok düğümü çözecek şifalı bir yolculuk olduğunu görür.

 

Sevgi evine vardığında bu konukluktan büyük sevinç duyan çocuklar ve öğretmenleri Ahmet onu limonatalı pastalı küçük bir şölenle karşılarlar. Mete ise sıcak karşılamayı abartılı ve gereksiz bulur. Çocuk olgusuyla kendi arasına bir duvar örmüştür ve sayısız akademisyen gibi onlara sadece bir araştırma ve kariyer objesi olarak bakar. Aslında çocukların eğitimi hayata kazandırılması meselesinde en büyük eksiktir bu, değmeden dokunmadan teoriler icat etmek ve bunun nelere yol açtığına bakmaksızın bu güzel temiz sayfaları teorilerin içine hapsetmek. Anne babasızlığın acısına herkese aynı şekli vermek isteyenlerin yol açtığı “azaltma” eşlik eder böylece.  

 

Filmin açılış sahnesinde gördüğümüz sevgi evi, tek katlı binası, arkadaki basketbol sahası öndeki boş alana yerleştirilmiş birkaç spor aletiyle, açık kapıdan görünen uzun naylon örtüyle kaplı masanın ve bardakların yaydığı hüzünle karşılar seyirciyi.  

 

Nice kimsesiz çocuğun adını almış olan, basket takımının kaptanı Umut da annesinin ölümüyle hayatı değişenlerden. Üvey annesinin eski kocasından olma iki yaşındaki oğluna sevgiyle ağabeylik etme çabası sonuç vermez. Bir seferinde kucağından düşürmesi varlığına dayanamayan kadın için iyi bir fırsat olur ve şiddetli bir dayağın ardından kendini sevgi evinde bulur Umut. Baba özlemiyle, birgün mutlaka gelip onu alacağı hayaliyle sık sık kriz geçirmektedir.  

 

Mete 13-15 yaşlarında, anne babasız, astronot olmak isteyen, basket oynayan, İstanbul’u merak eden çocuklarla ne yapacağını bilemez. Onlardaki iyimser ve görece mutlu hava onu etkilese de kendini bu havaya kaptırmamak için direnir. Sevgi evleri basket turnuvası onların bütün hayatını dolduran bir heyecana dönüşmüştür. İstanbul’u görme tutkusu olan Umut’a şehirle ilgili çizdiği tablo sınıfsal kibrini de açığa vurmakta. Onun gibi denizi merak edip dışarıdan gelenlerle doludur şehir, olur olmaz yerlerde mangal yapıp şehri yaşanmaz hale getirmişlerdir. Şehirde bu kadar merak edilecek herhangi bir şey yoktur.

 

Çocuklara gözü gibi bakan Ahmet hoca hız tutkunu bir sürücüyken bir seferinde önüne fırlayan çocuğa çarpmamak için direksiyonu kırınca kaza geçirmiş ve tek bacağından sakatlanmış. Mete ondan öğrenir; eğer dünyada bir tane bile çocuk gülüyorsa umut vardır. Sakat bacağını zorlayarak çocuklara basketbol koçluğu yapmaya çalışmasının nedeni bu.

 

Ahmet’in tekrar sakatlanmasıyla kendisinden medet uman çocuklara Mete hayatın acımasızlığına dair bir manifesto çeker. Hayat sandıkları gibi basit değildir, şampiyon olmakla hiçbir şey değişmeyecektir. Neyiniz var ki bu kadar umutlanacak, der hatta. Her şeyim var ama mutsuzum diyerek sözlerini somutlaştırır. Hayat bu kadardır daha fazlasını umarak kendilerini kandırmalarına gerek yoktur. Bu maçı kazansanız hiçbir şey olmaz hiçbir şey değişmeyecek sözleri rasyonel eğitimin gereği demek ki.

 

Çocukları terk edip dönecekken gece bahçede umutsuzca oturan Umut’la karşılaşır. Elindeyken değerini kestiremediği babasıyla konuşunca onlara koçluk yapmaya karar verir. Filmin gerisi öğrenmek öğretmek iyilik güzellik ve kitaplarda yazanlarla gerçek yaşamın buluşup kaynaşması. Mete ne olursa olsun hayatın yaşamaya değer olduğunu öğrenir çocuklardan.  

 

Sonuçtan çok yolda olmanın mutluluğuna, kazanmak ya da kaybetmekten çok yaşanan anı hissetmenin güzelliğine odaklanma zamanı. Bir maç kazandık ama o geçmişte kaldı, anı yaşamak lazım ve yeni maça bakacağız der filozof Mete. Bunu tersinden de söylemek mümkün. Bir maç kaybettik ama o geçmişte kaldı demek de. En büyük rakibimizin kendimiz olduğunu öğretir onlara. Gece gündüz çalışmak. Sonra duaların kabulü zamanı. Maç kazanılır Umut’un babası maçın sonunda seyirciler arasından gelip oğluna sarılır, Mete ve Aslı’nın bebeği olur, yaşlı baba çocukları İstanbul’u gezmeye davet eder.

 

Filmin hip hop müzikleri gerçekten çok güzel. Şarkıya göre “Kaybetse de yenilmezdir bu takım.”Kirpiklerindeki kaşlarındaki meşakkat tortularına rağmen illa bir gün mutlu olacak olan çocuklar. Oyuncular ve filme değer katan kalp kalbe uyum sağlayan müzikleri yapanlar da takdiri hak ediyor doğrusu.

 

“Birgün birgün bu çocuk, illaki mutlu olacak bu çocuk, nasıl ne zaman bilmiyorum ama illa ki mutlu olacak bu çocuk.” 

Önceki İçerikİşgal denemesi, alo alo bir ki…
Sonraki İçerikDarbenin kökleri*