Edward Said’in gözünden beyin göçü

Said Oryantalizm eleştirisi yaparken Arapların ‘geri kalmışlığı’ sürekli Batı’ya yıkmasından yakınır. (…) Afganistan’da yaşananlar analiz edilirken Batı eleştirisi yapılıyor ve yapılmaya devam edecek. Ancak Said’in çözüm önerisi tam da burada devreye giriyor. Özeleştiri yapılabildiğinde, yerleşik ve değerli olana ulaşma imkânını göz ardı etmeden daha sağlıklı, mikro anlamda daha faydalı sonuçlara ulaşmak mümkün.

Şarkiyatçılığı kültür emperyalizmi olarak tanımlayan ‘Şarkiyatçılık’ (Orientalism) kitabının yazarı Edward Said, 25 Mart 1962 yılında Lübnan’da şu satırları kaleme alır günlüğünde: “(Biliyorum hiç bir zaman mümkün olmayacak, ancak) kendime karşı kendim olma şansını elde etmek istiyorum.”

Kalabalığın şiddeti arttıkça yalnızlığın, ‘sürü’ içerisinde yalınlaşmanın, kendi benliğini bulmanın, hasılı kendini gerçekleştirmenin zorluğu daha güçlü şekilde kendisini hissettirir. Göçebe toplumlar ‘durmadıklarından’, dünyayı algılamaları ve anlamaları daha zordur yerleşik toplumlara kıyasla. Düşünmenin, idrak etmenin ve bu seyirde ilerlemenin en temel taşıdır durmak. Bu yüzden düşünmek durmak kökünden gelir; Almanca (verstehen anlamak, stehen durmak) ve İngilizce (understand anlamak, stand durmak). Latincede intellego’nun anlamak ve idrak etmek olduğunu dikkate aldığımızda, entelektüel dünya ile irtibat kurmanın, zamanı, ruhu ve tarihi doğru algılamanın ancak durmayla, yani yerleşik (bir düzene sahip) olmakla mümkün olabileceği sonucuna ulaşırız.

Afganistan’ın son iki yüz yılına bakınca, fikrî anlamda bir toplumun ne kadar gelişmiş olabileceğini yukarıdaki çıkarımdan hareketle takdir etmek zor olmasa gerek. Orta Doğu’daki diğer ülkelerin kaderi keza bundan uzak değil. Türkiye ise bu denklemde arada kalmış, sömürgeleştirilmediği için bir nebze avantajlı, evrensel hak ve özgürlükleri benimseyip toplumla kucaklaşmaya yeltendiği anlarda sıçrama yapma fırsatı elde etmiş, ancak popülizm ile milletini gündeme hapsetmiştir. Zengin bir etnik  yapıya ve kültürel mirasa sahip olmasına rağmen, toplumu aynılaştırmak isteyen siyaset, tek tip bir insan tipolojisi amaçlamakta, bu tipolojiye uymayanları ötekileştirmektedir. Netice itibariyle düşünmek, gelişmek ve değişmek (kendini bulmak anlamında değişmek) zorlukları beraberinde getirmektedir. Darbeler, ekonomik krizler, siyasi polemikler, doğal afetler, insanın odaklanmasına, ‘yerleşmesine’ mani olmaktadır. Buna dijitalleşen iletişimin dürtülerini ekleyince, Kore asıllı Alman entelektüel Byung-Chul Han’ın ‘Yorgunluk Toplumu’ tezine çıkıyor düşünce yolculuğumuz.

Berlin’de hocalık yapan Han, dijitalleşmenin etkileri üzerine uzun yıllardır çalışmaktadır. Martin Heidegger’in çizgisini takip ederek varlık sorunsalını 21. yüzyılın paradigmalarıyla yorumlayan Han, mesafenin dijitalleşmeyle birlikte ortadan kalktığını, dolayısıyla insanların değerli olana değil, önemli olana yöneldiğini belirtmektedir. Siyaset de kısa vadeli, kendisine katkı sağlayacak ‘önemli’ şeylere değer vermekte, uzun vadeli ve ‘kıymetli’ olanı yadsımaktadır. Siyaset için varlığını idame ettirebilmek her şeyden daha önemlidir.

Entelektüel farkındalığın millet ve ırk mefhumlarından daha önemli olduğunu belirten Edward Said, ABD’nin entelektüel derinliğini yüzeysel bulmuş, akademide Almanya, Fransa ve İtalya’nın etkisini önemsediğini zaman zaman ifade etmiştir. Said’in ölümünün ardından 18 yıl geçmiş olmasına rağmen bugün ABD’nin entelektüel derinliğinden ABD siyaseti bağlamında da bahsedemiyoruz. Bu derinlik bugün Orta Doğu siyaseti bağlamında da eksikliğini hissettirmektedir. Kısa vadeli pragmatist siyasete yenilen Biden ve Biden öncesi yönetimler Afganistan’a özgürlük, demokrasi ve adalet getiremediği gibi, yeni bir yara açarak son yirmi yılda olmasa bile son on yılda yeniden ümitlenen bir nesli gerilere götürüp, diğer bir deyişle kendini bulmaktan alıkoyup, radikal ideolojilere teslim ederek yakın zamanda telafisi mümkün olmayacak bir tahribatın öncüsü olmuştur. Büyük çoğunluğu 2001 yılındaki 11 Eylül hadiselerinin yaşandığı yıllarda doğmuş, ülkelerinin maruz kaldığı terör olaylarını, işgalleri ailelerinden işitmiş ve radikal zihniyetle bugüne kadar yüzleşmemiş Z kuşağından bahsediyoruz.

Dini bir istismar aracı olarak kullanan, insan haklarını hiçe sayan, kız çocuklarına eğitim hakkı tanımayan bir zihniyetin hâkim olacağı bir ülkede adalet ve demokrasiden bahsedemeyeceğimiz gibi, bu zihniyetin ülkenin genç nüfusuna ne denli ümit olabileceğini, ülkeyi terk etmek için son çare olarak Kabil havalimanına koşan insanların yüzlerine yansıyan ifadelere odaklandığımızda anlıyoruz. Yeni bir hayat kurmak için başka ülkelere mülteci olarak sığınabilenler kendilerini şanslı hissetse de, kendi ülkesinde ‘beyaz yakalı’ olanların yeni ‘ülkelerinde’ hayata işçi sınıfı olarak başlamaları, psikolojik tahribatı ve entelektüel gelişmemişliği beraberinde getiriyor. Afganistan eski İletişim Başkanı’nın Almanya’ya iltica etmesi ve Leipzig şehrinde bisikletle yemek kuryeliği yapması manidar bir örnek. Afganistan hüsranı halk için trajik bir tecrübe olsa da, ekonomik olarak ciddi sorunlarla yüz yüze olan, kurumsallaşmanın var olmadığı, akademik niteliğin her geçen gün zayıfladığı, denetleme mekanizmalarının yargı, bürokrasi, medya ve muhalefet başta olmak üzere ortadan kalktığı bir ülke içinde gençlerin hayal kuramaması, kendini ‘kurtarmak’ için yurtdışına gitmenin yollarına bakması yeni trajedilerin habercisi olmaktadır.

Said Oryantalizm eleştirisi yaparken Arapların ‘geri kalmışlığı’ sürekli Batı’ya yıkmasından yakınır. Bu yakınmaların 18. yüzyılın sonlarında Napolyon’un Mısır işgaliyle birlikte yükselmeye başlayan bir süreç olduğunu belirtmek gerekiyor. Said, Orta Doğu’da özeleştirinin eksikliğinden dem vurarak, çözümün dışarıda olmadığına işaret eder. Bunu geçmiş ve bugünün özeleştirisini yapmak, yarının ise kurumsallaşmasını sağlamak olarak öngörmektedir. Bu öngörü başta siyaset, bürokrasi, akademi ve medya bağlamında önemli bir sorumluluk olsa da bireysel olarak da sorumlulukları beraberinde getirmektedir. Afganistan’da yaşananlar analiz edilirken Batı eleştirisi yapılıyor ve yapılmaya devam edecek. Ancak Said’in çözüm önerisi tam da burada devreye giriyor. Özeleştiri yapılabildiğinde yerleşik ve değerli olana ulaşma imkânını göz ardı etmeden daha sağlıklı, mikro anlamda daha faydalı sonuçlara ulaşmak mümkün. Tarihçi Heinrich August Winkler’e Almanların her iki dünya savaşında da hezimete uğramasına rağmen nasıl bu kadar hızlı gelişebildikleri sorulduğunda “özeleştiri yapabildikleri için” cevabını vermişti.  

Afganistan işgal edildiğinde Said 66 yaşındaydı ve ölümüne yaklaşık iki yıl vardı. Bugün radikal IŞİD ile (IŞİD’e nazaran) ‘ılımlı’ (!) Taliban arasına sıkıştırılmış bir halkın hikâyesini nasıl kaleme alırdı bilinmez. Ancak özgürlüğe, dolayısıyla özgünlüğe ulaşabilmemizin yolunun, içinde yaşadığımız ekosistemin majör seslerini kendi minör sesimize odaklanarak ‘bastırmaktan’ geçtiğini; kendimizi ancak kendimizle baş başa kalabildiğimiz takdirde bulabileceğimizi vurgulamasının güçlü bir olasılık olduğunu söyleyebiliriz.

____________

Taner Doğan Communication Strategies in Turkey: Erdoğan, the AKP and Political Messaging (‘Türkiye’de İletişim Stratejileri: Erdoğan, AK Parti ve Siyasal Mesaj’) kitabının yazarıdır. Türkiye ve Orta Doğu bağlamında siyaset, iletişim, medya ve dijital kültür alanları üzerine araştırmalar yapmaktadır.

Önceki İçerikFilenin Sultanları Avrupa üçüncüsü
Sonraki İçerikHitler Üzerine Notlar – 2