ABD-İsrail ve İran savaşında sonucu belirleyecek olan temel unsur, konvansiyonel askeri kapasiteden ziyade ‘zaman’ faktörü olacaktır. Bu savaşta zamanı kendi lehine yönetebilen taraf, stratejik bir avantaj elde edecektir. İran rejimi için zafer tanımı, mutlak bir askeri başarıdan ziyade ‘ayakta kalma’ ve siyasi otoritesini muhafaza etme üzerine kuruludur. ABD ve İsrail’in askeri tazyiki ne boyutta olursa olsun, şayet Tahran’daki mevcut yapı ülkenin yegâne iktidarı olarak kalmayı sürdürürse, İran bu süreçten stratejik bir zaferle çıktığını ilan edecektir.
Tarihsel perspektiften bakıldığında, küresel nizamdaki köklü değişimlerin genellikle büyük çaplı savaşlar veya sistemik devrimler neticesinde gerçekleştiği görülmektedir. Fransız Devrimi, her iki dünya savaşı ve Soğuk Savaş tecrübeleri bu dönüşümlerin en belirgin örnekleridir. Güncel konjonktürde, ABD-İsrail ve İran savaşı sonrasında, Tahran rejiminin bekasını koruması durumunda:
1) Amerikan küresel hegemonyasının geri dönülemez biçimde sarsılmasına yol açabilir. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD, tek kutuplu dünya düzeninin en belirleyici aktörü olma vasfını korumuş olsa da; bu tür bir bölgesel direnç, küresel hegemonyanın yerini hızla çok kutuplu (multipolar) bir yapıya veya kıtasal hegemonyaodaklarına bırakmasına neden olacaktır. Bu senaryoda ABD, Batı Yarımküre’deki ağırlığını korumaya devam ederken, diğer kıtalarda egemenlik farklı bölgesel güçler arasında paylaşılarak dengelenecektir. Kuşkusuz, bu yeni jeopolitik rekabetin en çekişmeli sahası Asya kıtasıolacaktır.ABD, 1980 tarihli Carter Doktrini ile Basra Körfezi’nin güvenliğini doğrudan ulusal çıkar alanı ilan ederek bölge statükosunun hamiliğini üstlenmiştir. Doktrin, Ocak 1980’de Başkan Jimmy Carter tarafından şu tarihi sözlerle mühürlenmiştir: ‘Basra Körfezi bölgesinin kontrolünü ele geçirmeye yönelik herhangi bir dış girişim, ABD’nin hayati çıkarlarına bir saldırı kabul edilecek ve askeri güç dahil her türlü araçla püskürtülecektir.’1979’daki Sovyetlerin Afganistan müdahalesine bir yanıt olarak doğan bu strateji, takip eden süreçte eksen değiştirerek İran’ın bölgesel yayılmacılık politikalarına karşı bir çevreleme (containment) mekanizmasına dönüşmüştür. Yarım asra yaklaşan bu süreçte Carter Doktrini, Tahran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlamak için temel bir araç olarak kullanılmıştır. Buna mukabil İran, devrim sonrası ilk dönemden itibaren Körfez jeopolitiği üzerinden ABD ile asimetrik bir güç mücadelesine girmiştir.
2) İran rejiminin bekasını koruması ve çatışma sonrası süreçte Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik denetimini sürdürmesi, Tahran’ı Ortadoğu ve Körfez bölgesinin merkezi hegemonik gücü haline getirebilir. İran’ın olası bir nükleer caydırıcılık kapasitesine erişmesi, bölgedeki geleneksel güç dengelerini temelden sarsarak kendisine karşı oluşabilecek askeri meydan okumaların maliyetini artıracaktır. 1990 yılındaki Kuveyt işgaline karşı oluşan uluslararası koalisyonun başarısı, o dönemdeki konjonktürel şartlara ve Irak’ın konvansiyonel sınırlarına dayalıydı. Ancak günümüzde, Körfez’in en zengin hidrokarbon yataklarının bulunduğu bölgelerdeki Şii nüfusun sosyo-politik dinamikleri, İran için bir ‘yumuşak güç’ havzası oluşturmaktadır. İran’ın bu bölgelerdeki nüfuzunu doğrudan veya dolaylı olarak artırması durumunda, nükleer şemsiye altındaki bir Tahran’ı bu statükodan geri döndürecek uluslararası bir iradenin tesisi geçmişe nazaran çok daha güç olacaktır.
3) Hürmüz Boğazı üzerinden nakledilen ham petrolün yaklaşık %80’i Asya pazarlarına sevk edilmektedir; bu durum Körfez bölgesini Asya’nın enerji arz güvenliği açısından vazgeçilmez kılmaktadır. Olası bir ABD çekilmesi durumunda ortaya çıkacak güç boşluğunun, Washington tarafından stratejik rakip olarak görülen Çin yerine, müttefik konumundaki Hindistan tarafından doldurulması kuvvetle muhtemeldir. Hindistan’ın Çin’i dengelemesi, sadece ABD’nin değil, bölgesel istikrarın korunması açısından Yeni Delhi’nin de stratejik çıkarınadır. Hindistan’ın İran’ın Körfez’e yönelik agresif tutumlarını kınaması, bu siyasi projeksiyonla doğrudan ilişkilidir. Ayrıca, bölgedeki devasa Hint diasporası (örneğin Dubai nüfusunun yaklaşık %60’ının Hindistan kökenli olması), Hindistan’ın Körfez siyasetindeki varlığını yumuşak güçten öte, doğrudan bir ulusal çıkar meselesine dönüştürmektedir
4) 1973 Petrol Krizi’nin ardından ABD, Körfez güvenliğini üstlenme karşılığında bölge ülkelerinin petrol ticaretini dolar üzerinden gerçekleştirmesini sağlayarak küresel ‘petro-dolar’ sistemini tesis etmişti. Günümüzde ise İran, Hürmüz Boğazı geçişli enerji ticaretinde Çin’in para birimi olan Yuan (RMB) kullanımını teşvik ederek bu hegemonik yapıyı esnetmeyi hedeflemektedir. Şayet Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik denetim tamamen İran’ın kontrolüne geçerse, enerji arz güvenliğindeki bu kırılma doların küresel rezerv para statüsünü ciddi şekilde sarsabilir ve uluslararası finansal mimaride köklü bir dönüşümü tetikleyebilir.
5) ABD’nin Ortadoğu’da İsrail ve İran merkezli bir savaşa doğrudan müdahil olması, Pekin yönetimi için jeopolitik bir ‘fırsat penceresi’ açmış bulunmaktadır. Washington’ın askeri kapasitesini ve diplomatik enerjisini Basra Körfezi’ne kaydırması, Hint-Pasifik bölgesindeki Amerikan caydırıcılığını geçici ama kritik bir zafiyete uğratabilir. Bu senaryoda Çin, ABD’nin stratejik bir ‘aşırı yayılma’ (strategic overextension) krizi yaşamasını fırsat bilerek, Tayvan üzerindeki egemenlik iddiasını fiili bir operasyonla neticelendirmek için en uygun konjonktürü yakalamış oluyor. Dolayısıyla, Ortadoğu’daki bir çatışmanın en büyük sistemik kazananı, bölgesel hegemonyasını küresel bir güce dönüştürme imkanı bulan Çin olabilir.
6) Başkan Trump, Hürmüz Boğazı’nın geçiş güvenliği gibi küresel maliyetli sorumlulukların, başta Avrupalı müttefikler olmak üzere bölgesel aktörler tarafından daha fazla üstlenilmesini talep etmektedir. Avrupa’nın bu çağrıya mesafeli duruşu, ABD’nin NATO üzerindeki koruyucu şemsiyesini sorgulamasına yol açabilir. Trump yönetiminin transatlantik ittifaktan çekilmesi veya ittifakı işlevsiz bırakması durumunda, ABD’nin dış politika odağı, Arktik(Kuzey Kutup Bölgesi)jeopolitiğine kayabilir. Böyle bir senaryoda, stratejik ve doğal kaynak önemi haiz olan ve resmi olarak Danimarka toprağı sayılan Grönland’ın ilhakı veya tam kontrolü, Washington için yeni bir jeopolitik öncelik haline gelebilir.
7) İran rejimi, maruz kaldığı askeri yıpranmanın boyutundan bağımsız olarak, çatışma sonunda bekasını korumayı başarırsa, bu durum Tahran için stratejik bir zafer olarak tescil edilecektir. Bu senaryo, 1956 Süveyş Krizi‘nde Mısır’ın; İngiltere, Fransa ve İsrail karşısında askeri bir yenilgi almasına rağmen siyasi bir zafer kazanmasına benzemektedir. Cemal Abdülnasır’ın karizmatik liderliği bu krizle pekişmiş ve kendisi Pan-Arabizm ideolojisinin sembolü haline gelmiştir. Nasır’ın o dönemde ‘İranKörfezi’ adını‘Arap Körfezi’ olarak değiştirme girişimi, sadece bir isim tercihi değil; İran’ın bölgesel yayılmacılığına karşı Arap dünyası eksenli bir set çekme stratejisiydi. Nasır İran’ı, Siyonistler ve emperyalistlerle işbirliği içindeki Arap düşmanı devlet olarak görüyordu.Günümüzde de, 1956 Kanal Savaşı benzeri bir ‘direniş’ anlatısı, İran’ı askeri kayıplarına rağmen bölgesel bir ideolojik kutup haline getirme potansiyeli taşımaktadır.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.