İstanbul Sözleşmesi ve cinsiyetli merkez siyaseti

Cinsiyet üzerinden gerçekleştirilen tartışmalar, bu tartışmalarda iktidarın verdiği mesajlar, her seferinde hukuki geçerliliğe sahip yasa değişiklikleriyle sonuçlanmasalar da taban ve ilgili devlet bürokrasisi üzerinde fiili bir etkiye sahip.

Yeni Türkiye’de olağan günler. Uluslararası bir sözleşme Cumhurbaşkanının kararı ile feshedildi. Üstelik bu, kanun hükmünde onaylanmış bir temel haklar sözleşmesi olan İstanbul Sözleşmesi. Sözleşmenin bir gecede sadece Cumhurbaşkanının tek imzalı kararı ile yürürlükten kaldırılmasının hukuki (de jure) zemini, İstanbul Barosu’na göre yok, dolayısıyla karar yok hükmünde. Zira, bu gibi uluslararası sözleşmelerden çıkmak Anayasa’nın 90. Maddesi’ne göre ancak meclisin onayıyla mümkün. İstanbul Sözleşmesi 2011 yılında imzalandı ve aynı yıl Meclis’te onaylandı, bu onay da 2012 yılında Avrupa Konseyi’ne bildirildi. Şu durumda, on yıldır yürürlükte olan İstanbul Sözleşmesi’nin iptal edilmesi bir yana, uygunsuz bir şekilde feshedilme girişiminin Anayasaya uygunluğu tartışma konusu olabilir.  Diğer yandan, bazı hukukçular ise Cumhurbaşkanının olağanüstü hal döneminde bizzat çıkardığı 2018 tarihli 9 no’lu kararnamede uluslararası sözleşmeleri fesih yetkisini kendisine vermiş olduğunu vurguluyor. Yani, bu iddiaya göre, Cumhurbaşkanı kararları kanun hükmünde. Lakin, bu argümanı da İstanbul Barosu Anayasanın 104. Maddesine atıfla çürütüyor: Temel haklara ilişkin konularda Cumhurbaşkanlığı karar çıkartamaz. Hukukun üstünlüğünün iktidarca sürekli çiğnendiği veya bir şekilde hukuki kılıfına uydurulduğu günümüz Türkiyesinde bu gibi tartışmalar şaşırtıcı değil elbette.

Ancak, esas tartışma konusu kararın hukukiliğinden öte meşruluğu ve bu tartışmanın fiili (de facto) olarak neleri beraberinde getireceği: Yurttaşlığı, evlilik durumu ve cinsel yönelimi ne olursa olsun kadınların, çocukların ve erkeklerin yaşamını şiddete karşı koruyan bir temel haklar sözleşmesini bir kişinin hükmü ile feshetmek hukuksuzdur, tamam. Peki hukuksuz olsa da etik ve ahlaki olduğu söylenebilir mi? Bu sorunun cevabı görece kolay. Her gün en az bir kadının, çocuğun öldürüldüğü, şiddete, cinsel istismara maruz kaldığı bir ülkede şiddete karşı kanun hükmünde imzalanmış bir sözleşmeyi uygulamak ve korumak ahlaken olması gereken. Üstelik, yaşamdan yana, yaşamı savunan, demokrat, çoğulcu bir siyasi pozisyon, kadına, çocuğa ve LGBTİ+’lara yönelik sistemleşmiş şiddetle mücadale etmek için imzalanmış sözleşmeyi ve ona bağlı mekanizmayı yok etmek bir yana, onları korur, savunur. Ve savunmasından geleneği ve inancı bahane ederek kaçma isteğinde olmaz. Veya her gün kadın cinayetleri hızla devam ederken ‘İstanbul Sözleşmesi geleneğimize uymaz, Ankara Sözleşmesi çıkaracağız’ gibi bir argümanla yaşamı ikinci plana atmaz. Aksine, popülist bir siyasi ortamda, geleneğinin ve inancının da şiddete karşı olduğunu ve bu önlemlerin alınması gerektiğini savunur. Hatırlayacak olursak ilk iktidara geldiğinde AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan demokrat muhafazakâr kimliğini pekiştirmek için cinsiyet ile ilgili tüm hak ve özgürlükleri savunuyordu. Öyle ki, 2002’de katıldığı bir televizyon programında ‘eşcinsellerin de kendi hak ve özgürlükleri çerçevesinde yasal güvence altına alınması şart’ bile demişti Erdoğan.  Hatta, 2011 sonrasında, demokratik çizgisinden uzaklaşarak otoriterleşme sinyalleri vermeye başladığı dönemde dahi İstanbul Sözleşmesi’ni imzalamış olmaktan gururla bahsediyordu.

Ancak, iktidar cinsiyet ile ilgili ve cinsiyet üzerinden verilen mesajların daha derin toplumsal anlamlara ve fiili sonuçlara sahip olduğunun farkında. Zira, cinsiyet ve cinsellik konuları toplumun kılcal damarlarını, gündelik hayatı, aile ilişkilerini şekillendirebilme gücüne sahip. Bu anlamda, cinsiyet ile ilgili konular iktidarın toplumdan beklediği değerlere yönelik mesajları da taşıyor. Cinsiyet üzerine konuşmak demek sadece kadını, erkeği konuşmak demek değil. Cinsiyet üzerine konuşmak aynı zamanda bireysel ve toplumsal düzeyde, aileden devlete güç ilişkilerini, hiyerarşileri, değerleri de konuşmak ve sokaktan bürokrasiye toplumsal ilişkileri şekillendirmek anlamına da geliyor.

Bugün geldiği çizgisiyle iktidar, hak ve özgürlükleri kendi değerlerine uyduğu kadar savunan, muhalefeti kendisinin düşmanı olarak algılayan, otoriter bir siyasete sahip. Cinsiyet, iktidarın bu otoriter döneminde de nispeten liberal ilk döneminde olduğu gibi, bir takım değerlerin topluma iletilmesinde önemli bir rol oynuyor. Ancak bu yeni dönemde iletilen değerler öncekilerden farklı olarak baskıcı ve muhafazakâr. Yasalar ne kadar şiddet karşıtı, şiddet mağdurlarının haklarını korur nitelikte olursa olsun, egemen siyasetin kadının davranışlarına, hareketlerine yönelik kısıtlayıcı, aşağılayıcı ve eleştirel mesajları, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerinin meşrulaşma alanını besliyor ve güçlendiriyor. Kısaca, cinsiyet üzerinden gerçekleştirilen tartışmalar, bu tartışmalarda iktidarın verdiği mesajlar, her seferinde hukuki geçerliliğe sahip yasa değişiklikleriyle sonuçlanmasalar da taban ve ilgili devlet bürokrasisi üzerinde fiili bir etkiye sahip. Mesela, bizzat Cumhurbaşkanı tarafından ortaya atılan kürtaj karşıtı yasa önerisi kadın hareketinin güçlü duruşu ve AKP’lilerin ve mütedeyyinlerin de aralarında olduğu tabandan gelen tepkiler nedeniyle yasalaşmamış olsa bile, bugün devlet hastanelerinde kürtaj neredeyse yapılmaz durumda. Yasa (de jure) var, ancak bu yasanın fiiliyatta (de facto) nasıl uygulandığını, daha doğrusu, bu durumda nasıl uygulanmadığını iktidarın cinsiyet üzerinden verdiği mesaj belirliyor. Aynı şekilde, İstanbul Sözleşmesi’nin feshine ilişkin karar yok hükmünde, sözleşme de hâlâ yürürlükte olsa bile, fesih üzerine yürütülen bu tartışmalar, iktidarın gözünden düşmek istemeyen yargı bürokrasisine, halihazırda zaten tam uygulanmayan İstanbul Sözleşmesi hükümlerini uygulamamaya devam edin mesajı veriyor.

Peki iktidar bu sözleşmeyi neden bir anda feshetmek istedi? Sümeyye Erdoğan’ın da kurucuları arasında olduğu KADEM’e göre İstanbul Sözleşmesi amacından sapmış, tabanda kutuplaşmaya neden olmuş ve bu kutuplaşmayı da durdurmak gerekiyormuş. Oysa, önceki akşam Erdoğan’ın kararı Resmi Gazete’de yayınlanana dek Kadem’in de İstanbul Sözleşmesi ile ilgili pozisyonu varolan sözleşmenin etkin bir şekilde uygulanması yönündeydi. Kaldı ki sadece İstanbul Sözleşmesi değil, cinsiyet ve hatta özgürlükler üzerinden gelişen tartışmaların, bu tartışmaların ‘tabanda yarattığı kutuplaşmanın’ bizatihi başlatıcısı ve yürütücüsü ya Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisi ya da iktidarı çevresindeki isimler.

Cinsiyet meselelerinin kutuplaşma olarak algılanması önemli ölçüde meseleye sahip çıkan kadın hareketinin gücünden kaynaklanıyor. Türkiye’de farkındalık yaratan, yasa değiştiren ve daha da önemlisi otoriterleşen Türkiye’de gerektiğinde sokağa çıkmaktan çekinmeyen sayılı hareketlerden ikisi kadın ve LGBTİ+ hareketleri. Üstelik, tüm bunları içindeki çoğulculuğu zenginleştirerek, iktidarın beslendiği kutuplaşma ortamını aşan köprüler kurarak yapıyorlar. Bu haliyle de, iktidar tarafından bir kez daha kutbun bir ucu olarak gösterilmeleri, iktidarın mevcut ve potansiyel koalisyon ortaklarına yakınlaşan bir adım atması için önemli. Hele de böylesine bir haftada! Bir yandan insan hakları savunucusu olarak sembol isimlerden biri haline gelmiş Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun milletvekilliği düşürülmekle kalmıyor, kendisi sabah namazı öncesi abdest alırken gözaltına alınıyor. Diğer yandan, demokratikleşme ve Kürt meselesi konularında açıktan muhalefet yapmayı bırakmayan meclisteki HDP’nin kapatılması için girişimlerde bulunuluyor. Ve tüm bunlar olurken kadın hareketinin sahiplendiği yaşamdan yana bir sözleşmeyi feshetmek verilmek istenen mesajı tamamlıyor: Gelenek ve inancın değerleri de, yargı da, yasama da, yürütme de bir merkezde. Üstün olan hukuk da değil, ahlak da.

______________

Nil Mutluer: Sosyal bilimci, akademisyen, hak ve özgürlükler savunucusu… 
Çoğulculuk -cinsiyet (iktidar ilişkileri, hareketler, erkeklik), inanç (Alevi, Diyanet), etnisite (Kürt)-, milliyetçilik, göç, gündelik hayat, bellek üzerine araştırmalar yapıyor, yazıyor, paylaşıyor… 
Şu anda çalışmalarına Berlin’de Humboldt Üniversitesi’nde devam ediyor.

Önceki İçerikTelevizyonlara “kur” ayarı
Sonraki İçerikGeceyarısı kararına cevap geceyarısı kur dalgası oldu