Kadınlar için, kadınlar tarafından, kadınlar hakkında

Kişisel çağrıma aldığım cevapları aşağıda topladım. Toplam 12 tanıklık geldi. Bunlar kesinlikle kapsayıcı değil. Katkıda bulunan bütün kadınlara çok teşekkürler, sizi kucaklıyorum, yanınızda duruyorum.

Cumartesi sabahı ben de uyandım ve ülkenin dört bir yanındaki sayısız kadın gibi, hayatımın hiçbir öneminin kalmadığını düşündüm. Neredeyse her gün bir kadının erkeklerce katledildiği Türkiye’de, kadına yönelik şiddeti önlemeyi amaçlayan İstanbul Sözleşmesi, hiçbir anlamlı nedeni olmaksızın, gecenin bir vakti tek bir adamın tek bir imzasıyla feshedilmişti.

Ne olduğunu algılayabildiğimiz ilk andan itibaren, yakınlarım arasında bir çaresizlik hissettim. Hâlâ tartışma konusu olabildiğine inanamadığımız bir şey için yine mücadele etmek zorundaydık; sosyal medya üzerinden hashtag’lerle adalet aramaya terk edilmiştik. Şahsen ben bir kadın hakları uzmanı değilim, bu konuda siyasî veya hukuki bir yorum yazısı daha yazamam; zaten yeterince yazılıyor. Fakat Türkiye’de büyümüş, Türkiye’de yaşayan bir kadınım. Elimden gelen, etrafımdaki kadınların seslerini yükseltmek, hislerini duyurmak, hikâyelerini aktarmak. Cumartesi öğlen sosyal medyada, aşağıdaki açık çağrıyı paylaştım:

Sevgili arkadaşlarım… bugün kendimizi çok yorgun ve çaresiz hissediyoruz, biliyorum. Ben de hiçbir şey yapmadan durmak istemiyorum. Bugün çıkacak tüm analitik/politik yazılarda, partiler-arası polemiklerde kaybolabilen gerçekten gerçek insanlar olarak hislerimizin, kızgınlıklarımızın, hüznümüzün bir kaydı olmasını istiyorum.

Hâlâ Türkiye’de olun/olmayın, bu ülkede bir kadın/LGBTİ+/kendini kadın hisseden birey olarak yaşamak ve büyümek, nasıl bir şey(di)? Her zaman, ama özellikle bugün, ne hissediyorsunuz, güvende misiniz? Geriye dönüp baktığınızda neyin hatırlanmasını, şu anda konuşulmayan nelerin konuşulmasını istiyorsunuz?

Kısacası kendim bir şeyler yazmak yerine hepimize bir platform vermek, sesimizi duyurmak istiyorum.

Genç kadınlardan aldığım cevapları, olabildiğince elimi değdirmeden aşağıda topladım. Toplam 12 tanıklık geldi. Bunlar kesinlikle tümüyle kapsayıcı değil; Türkiye’deki her kadının yaşadıklarını burada toplamaya çalışmak zaten mümkün olmaz. Yine de umuyorum ki yazanlar içlerini döktüklerini, okuyanlar da yalnız olmadıklarını ve bu yazılarda bir nebze temsil edildiklerini hissedecek. İsteyenlerin baş harflerini, hattâ birinin adını koydum; istemeyenleri koymadım. Katkıda bulunan bütün kadınlara çok teşekkürler, sizi kucaklıyorum, yanınızda duruyorum. (Başlıktaki pankart: @kendimiboyuyorum; resim: @dadanizm)

*          *          *

(1) Nasıl mı hissediyorum? Tek kelimeyle berbat.

Eski erkek arkadaşımdan kısa süreliğine de olsa hem fiziksel hem psikolojik şiddete maruz kalmıştım.

Ne kadar şanslıydım ki onu bırakmaya cesaretim vardı.

Ne kadar şanslıydım ki benim HAYIR demeye hakkım vardı.

Bana zarar vermiş olan bir Türk erkeğini hayatımdan çıkartmayı başarabilmiştim.

Beni destekleyen ve koruyan ailem ve arkadaşlarım vardı.

Ancak her geçen gün daha iyi anlıyorum ki benim yaşadığımın çok daha fazlasını yaşayıp, sesini çıkartsa da asla duyuramayan çok kadın var.  

Ne kadar şanssızız ki bizim yerimize karar veren erkekler var.

Anlıyorum ki aslında geleceği gri bile değil, düpedüz siyah gözüken bir Türkiye’de kadın olarak dünyaya gelmek, gerçekten büyük bir şanssızlık.

(2) [LK] Henüz 18 yaşımdayken, 2012 yılında öğrenci olarak Türkiye’den Kanada’ya taşındığımda, eğitimimi tamamlayıp ülkeme dönmeyi ve kendi topraklarıma, insanıma faydalı olmayı arzuluyordum. Eğitimimi henüz tamamlamadan, ülkedeki güvenliğin, özgürlüklerin ve ekonominin hızlıca yokuş aşağı gittiğine şahit olurken, yakın bir zamanda içim rahat bir şekilde dönmemin mümkün olmadığını anladım. Ailemden, arkadaşlarımdan, memleketimden uzakta yaşamak ne kadar zor olsa da, can güvenliğimin bile olmadığı, kadınların ikinci sınıf vatandaş olduğu bu ülkede ne gençlik yıllarımı geçirmek ne de ileride aile kurmak içimden geliyor. 

(3) Yaklaşık üç sene kadar önce istemediğim bir hamilelik yaşadım. Hayatımda bunu üstlenebilecek durumda hiç değildim; sorumluluğu kabul etsem bile en başta çocuk sahibi olmak istemiyordum. Bir zamanlar yurt dışında yaşamışken başıma bütün bunlar Türkiye’de geldiği için çok korktum, resmen kendimi suçladım.

Çok şanslıydım, etrafımdaki kadınlar bana kol kanat gerdi. Yargılanmaktan, azarlanmaktan, bana yardım edilmemesinden korkarken, sonuçta olabilecek en iyi deneyimi yaşadım diyebilirim. Doktorum bana bunun tamamıyla benim kararım olduğunu, güvende olduğumu hissettirdi ve neticede iki gün sonra kürtaj yaptırdım. Hayatım kurtuldu, günler sonra ilk defa tekrar nefes alabildiğimi hissettim. Bütün kadın arkadaşlarıma yaşadıklarımı açık açık anlattım, benim gibi ülkelerinden korkmalarını istemedim.

Şimdi düşünüyorum, ya bu kadar şanslı olmasaydım? Ya kendi ayakları üzerinde durma imkânı olan, ailesi ve arkadaşları tarafından desteklenen, özgür ve özgüvenli olmak için yetiştirilmiş bir kadın olmasaydım? Daha 2012’de, televizyonda politikacıların kürtajla ilgili olarak “Anası olacak kişinin hatâsından dolayı çocuk niye suçu çekiyor, anası kendisini öldürsün” gibi şeyler dediğini izlemiştim. Buna inanan bir ülkede, kadınları ikinci sınıf vatandaş kabul eden bir iktidarın altında yaşıyoruz. Ben şanslıyım ama koşullar farklı olsaydı hikâyemin sonu çok farklı olabilirdi. Bugün, hikâyesinin sonu çok farklı olan kadınları düşünüyorum, onları anıyorum.

(4) [ÖD] Ben yaşadıklarımız konusunda bizden önceki nesillere çok kızgınım. Bize yaşanacak bir dünya bırakmadıklarını düşünüyorum ve bu, her konuda geçerli; doğa olsun, politika olsun… hattâ bir büyüğüm bana gelip “bizim zamanımızda dünya çok güzeldi, şimdi hiç öyle değil” ya da “umudumuz sizsiniz” derse, gerçekten kavga edeceğiz galiba.

(5) Bir gecemi arkadaşlarımla dans ederek geçirmek istemeye hakkım yok mu? Bir erkeğin bana içki almasına, ikram etmesine izin vermek istemez miyim? Sürekli içine bir şey atılacak korkusuyla yaşıyorum. Çünkü bir keresinde, tek bir kadeh içki içtikten sonra tamamen kendimi kaybetmiştim; neyse ki sokağın ortasında ayılmaya başladım, nerede olduğumu anlamak epey zamanımı aldı.

Ne oluyordu? Biri beni öpmeye, evine götürmeye çalışıyordu. Tek istediğim kendi evime gitmekti. Taksim Marmara otelinin önünde duran taksilere bindirmeye çalıştı, istemedim, canımı acıtacak şekilde beni çekiştiriyordu, zorla bir arabaya bindirmeye çalışıyordu. Asla gözümün önünden gitmeyecek; o taksiciler durdukları yerde sessizce izlediler olan biteni. Şansına uzaklaştım, bir şekilde eve gittim.

Neyden kurtulduğumu düşünmek istemiyorum ama hepimiz zaten o korkuyu hissetmişizdir. Tamamen şans. Bu ülkede sarhoş olmamalısın, çünkü sonra başına bir şey geldiğinde senin suçun oluyor. Neden içtin? Kadınlığını bil, zaten o saatte ne işin var dışarıda? Bu soruları kaçımız duymadık?

(6) [MT] Etrafımdaki herkes buradan gitsek mi diyor. İnsanın doğduğu ve büyüdüğü, bütün sevdiklerinin yaşadığı, hayatını kurduğu ülkeyi bırakmayı düşünmesi kolay bir şey değil. Gerçi ülke zaten bizi terk etmiş, aslında biliyorduk ama ben hafta sonu bunu tekrar içime sindirdim.

Bilinmeyen, korkulan, anlaşılmayan ve anlaşılmak da istenmeyen terimler üzerinden bir mücadele veriyoruz. Aynı ülkenin insanları, birbirinden biz/onlar diye bahseder olduk. Ben lezbiyen olduğum için kendilerini de “eşcinsel” yapacağımdan korkmuşlar, öyle mi? Benim gibi insanlar ve değerler kültürümüzde yokmuş, tehlikeliymiş, öyle mi? Beni korumadıkları, kadınları, kızları korumadıkları, istediklerini yaptıkları ve yanlarına kaldığı bir Türkiye istiyorlar, öyle mi? Etrafımdaki herkes gitsek mi diyor… ailemi burada bırakıp gitmeyi hâyâl edemiyorum ama, Türkiye’de can güvenliğimin olduğu bir gelecek göremiyorum.

(7) Türkiye’de kadın olmak, tek kelimeyle yorucu. Her gün sokağa çıkarken kafandan binbir şey geçiyor, ilk sırada: “acaba bugün başıma bir şey gelecek mi?” Sokakta yürürken kafanı eğ, erkeklerle göz göze gelme. Bakışlar sürekli üstünde ama boş ver, yürümeye devam et. Eskiden dekolte, kısa etek giydiğimde baktıklarını düşünürdüm. Pandemi sırasında maske takmaya başlayınca, kış aylarında baştan aşağı kalın kalın giyinince yine bakışlara maruz kaldım; öyle olmadığını iyice anladım.

Vapura biniyorsun, yerini değiştirmek zorunda kalıyorsun çünkü biri seni durmadan izliyor. Vapurdan inerken takip edilmediğinden emin ol. O bakışları yaşamayanımız var mı? Yine de evden çıkarken kıyafetime olabildiğince dikkat ediyorum, aman yanlış bir şey giymiş olmayayım. Aman dekoltem çok derin olmasın, şortum veya eteğim fazla kısa olmasın, sütyenim gözükmesin… Sokakta takip edenler, lâf atanlar, yanlarından geçerken ellemeye çalışanlar.

Ne o, alt tarafı yürüyorum. Benim vücudum “o”nun için yaratıldı ya! Ama sakın çıkışma, olay çıkarma, görmezden gel, çünkü saldırabilir ve öldürebilir. Kaç tane haber duyduk vahşice katledilen kadınlar hakkında; çocukluğumuzdan beri sürekli beynimize işleniyor, “dikkat et” diye. Peki, biz dikkat ettiğimizde bile katlediliyorsak daha ne yapabiliriz?

(8) [ZÖ] Cumartesi akşam Kadıköy’e gittim. Tek başıma gitmeye korktum, iki arkadaşımı daha ikna ettim. Çünkü böyle bir ülkede yaşıyoruz. Oraya gittiğimde, kendim için hissettiğim bütün korkular birden arkaplana karıştı. “Hayatını kaybeden” diye paylaşıldı ama, aslında hayatları erkekler tarafından ellerinden alınmış tüm kadınların isimlerini okurken, canımdan can gittiğini hissettim. Ağladım, bağırdım, küfrettim, tanımadığım kadınlarla el ele tutuştum… Şimdi de içimde ağlıyorum, bağırıyorum, küfrediyorum ve tanıdığım tanımadığım tüm kadınlara sımsıkı sarılıyorum.

(9) [BD] Ailem beni güçlü ve özgüvenli, kendi değerini bilen bir kız olarak yetiştirdi; önce bunu söylemek istiyorum. Ama lisedeyken ilk erkek arkadaşım çok kıskançtı. Daha 14-15 yaşındaydım, ben de bunu çok romantik buluyordum. Giderek kiminle konuştuğumu, kiminle görüştüğümü, okulda kimlerle şakalaştığımı gözlemeye başladı. Beni çok sevdiğini, korumak istediğini düşünüyordum. Âşıktım. Giderek beni arkadaşlarımdan kopardı, kendisi dışında kimseyle konuşmaz oldum. Nadiren onsuz bir yerlere gittiğimde, bazı arkadaşlarından casusluk yapmalarını isterdi, onu arayıp benim ne yaptığımı ihbar ederlerdi. Hattâ bir keresinde bunu yapan, yakınım bildiğim bir kızdı. Geriye baktığımda bunu özellikle çok üzücü buluyorum. Sonuçta olayların rengi değişti, kavgalarımız sırasında duvarları yumrukladı, beni de kaldırıp bir duvara vurdu. Aniden yaşadığımın normal bir ilişki olmadığını, bunun aşk değil de tehlike olduğunu sezdim. Bileklerim kavradığı yerlerden mosmordu, kaçmayı ve sonra ondan ayrılmayı başardım.

Daha lise birinci sınıftaydım. Beni o zaman kız arkadaşlarım toparladı, ama daha sonra onların da ilk ilişkilerinin benzer şekillerde geliştiğini izledim. Kıskanç erkeklerin ellerinde bizden uzaklaşıyor, ilişki bitince geri dönüyorlardı. Her dönen utanç içindeydi; “Nasıl bunun normal olduğunu düşünebildim? Neden bana böyle davranılmasına izin verdim? Sanki hayatımı bir film gibi uzaktan izliyordum” diyorlardı. Kendimizi suçluyorduk, sanki utanması gerekenler bizmişiz gibi.

Bu anlattıklarımın üzerinden neredeyse 15 sene geçti. Hepimiz dünyada yerimizi bulduk. Etrafımda hayatım boyunca tanıdığım başarılı ve özgüvenli kadınlar var. O çaresiz liseli halimizi düşününce ağlamak istiyorum. O erkeklerin büyüyünce ne olduğunu, başka kimlere neler yaptıklarını düşünmek canımı yakıyor.

(10) Ölüyoruz. Türkiye’de kadın olmak dünden bugüne artık daha zor ve yarın ne getirecek bilmiyorum, korkuyorum. Uyanmak istiyorum bu kâbustan. “Türkiye’de kadınsan ve nefes alabiliyorsan tüm bu karanlığa rağmen umutlusun” demeye bile gitmiyor dilim; bence daha ziyade şanslısın.

Evet, Türkiye’de kadın olmak diye bir “mesele” var. Yaşama dair her açılan kapının ardında ölüm olmuş. Konuşmak, âşık olmak, başını açmak, boşanmak… Türkiye’de 2021 yılının ilk 78 gününde 77 kadın öldürülmüş. “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır!” diye haykırdık defalarca ama kadınlarımızı yaşatamadık, yetmedi. Peki ya şimdi diye soruyorum kendime günlerdir.

Ah ne zormuş, canım ülkemde kadın olduğun için hayatta kalmak, sesini duyurmak, insan gibi yaşamaya çalışmak. Yeter demekten boğazımız kurudu, fakat kalpleri de gözleri de kararmış bir zihniyetin karşısında biçare…

Artık ne istiyorum biliyor musunuz? Aynı bir gecede sonsuza kadar değişen yüzlerce hayat gibi, bir sabah uyanalım ki bize bunları yapanlar, hayatımız için mücadele ettirenler geldikleri gibi gitmişler. İşte o zaman iyiliğin, özgürce yaşamanın bayramı olacak, bu sefer gözlerimiz mutluluktan dolacak. O günü bekliyorum, hasretle. 

(11) Köpeğim var, doğal olarak her akşam yürüyüş yapıyoruz. Etrafta birileri var mı? Yürürken müzik dinlemeyi çok severim ama keyfini çıkartamıyorum… Kıs sesini müziğin, hattâ dinleme, etrafı dinle, ne olur ne olmaz. Yasaklar yüzünden sokaklar boş, nereye saklanacaksın? Cebimdeki anahtarı ne olur ne olmaz parmaklarımın arasına almak zorunda mıyım? Yürüdüğüm yolda şüpheli bir adam gördüğümde yolumu tamamen değiştirmeli miyim? Bırak köpeğimi rahatça dolaştırmayı, benim canım istediğinde rahat rahat yürümeye hakkım yok mu? Hadi diyelim yürümek yerine taksiye bindim. Plakayı birine gönder, haritanı aç, doğru yoldan gittiğine emin ol, arkadaşınla telefonda kal, mesajlaş, bazen evinden uzak bir yerde in, uzak bir yerde bin… Bütün bunları düşünüyoruz ve yapıyoruz, yine de inatla biz suçlanıyoruz.

Onu yapmamalıydı, bunu yapmamalıydı. Neden erkekler için bunlar denmiyor? Kadını dövmemeli, kadını öldürmemeli, kadına tecavüz etmemeli. Bu çok mu zor? Yok ama, bunlar toplum olarak benimsediğimiz değerler. Çok şey istiyorum, evet. Çünkü biz bu ülkenin gözünde birey değiliz, erkeklerin istediklerini yapmalıyız. Sonuçta onlar kadar düşünme kapasitemiz yok. Biriyle iş konuşmaya çalışıyorum; laf dönüp dolaşıp “Sen ne bilirsin ki”ye geliyor. En zararsız örneği, yakın zamanda ehliyetimi aldım. Direksiyon dersi sırasında lastik değiştirmeyi öğretmeleri gerekiyor. Ben kendim değiştirmek istedim, zor durumda kalırsam kendi işimi görebilmek isterim, ama izin verilmedi, çünkü ben bir “bayanım.” Erkek işidir o. Ben narin bir canlıyım. Erkeğe muhtacım.

İşin kötü tarafı da ne, biliyor musunuz? Evet, muhtacım. Çünkü erkekler bizi dinlemeye başlamadığı, kendilerini eğitmediği, düşünme şekillerini değiştirmediği sürece, biz ne kadar bağırırsak bağıralım, bir çoğumuzun sonu onların elinde bitecek.

(12) [Ayşe Kiper] Bu Muydu İstediğin Dünya?


Ben, kadın, acının içine doğuyorum. 

Annem, kadın, beni acıyla doğuruyor. 

Ben büyüyorum ve hep temkinli olmayı öğreniyorum. 

Öğretiyor bana kadınlar. 

Her an her yerde canım acıyabilir, bunu öğretiyorlar bana, hazırlıklı ol.  

Büyüyorum biraz daha, her ay acılar içinde kıvranıyorum ve kanıyorum. 

Ben acıyım, acının ta kendisiyim, acıdan başka bir şey bilmiyorum! 

Buna rağmen başım hep dik ve hakkım yenilmez. 

Öğretti bana kadınlar. 

Sen, erkek, acı nedir bilmiyorsun. 

Önünde bomboş bir sayfa vardı ve istediğin gibi doldurabilirdin. 

Acıyı yaratmayı seçtin. 

Acıyı dayatmayı seçtin. 

Savaş yarattın, kölelik yarattın, esaret yarattın, sömürü yarattın. 

Doğanın tahribatını başlattın ve bin yıllardır durmuyorsun. 

Bana baktın, acı çektiğimi gördün ve dedin ki, “Daha çok!” 

Benim acım kendimde, benim acım benim, hepsini sen yaratmadın neyse ki. 

Ama senin çektiğin bütün acıları sen, senin baban, senin deden, onun babası, onun dedesi, onun devleti, onun emir kulu yarattı. 

Yazık. 

Öğretmemiş kimse sana. 

Önceki İçerikDestek mi köstek mi?
Sonraki İçerikÖZEL HABER – AYM üyesi karşı oy yazısında Kavala’yı Kafka romanının kahramanı Josef K.’ya benzetti