LGBTİ korkusu ne kadar gerçek

“LGBTİ korkusu gerçeğe dayanıyor mu?” Gördüğüm fotoğraf beni buna ikna etmekten çok uzak. Zira, İstanbul Sözleşmesi öncesinde de hatta bütün tarihimiz boyunca da bu ülkede farklı cinsel yönelimi olan kimseler vardı. Bugüne kadar bunlara karşı hiçbir itirazi kayıt düşmeyen, konunun tartışıldığına ya da bir öneri getirildiğine hiç şahit olmadığımız kişilere ne olmuştu da birdenbire ortaya çıkmış ve hangi reel durumdan hareketle sözleşmeyi bunun müsebbibi sayan yaklaşımı benimsemişlerdi?

2011 yılında meclisin tamamının mutabakatıyla alkışlar içinde imzalanan İstanbul Sözleşmesi kamuoyu tarafından da teveccühle karşılanmıştı. Ancak son üç yılda nasıl başladığı belli olmayan bir şekilde, sözleşmeye karşı dozu gittikçe artan itirazların oluşturduğu atmosfer etkili olmuş ve süreç, sözleşmenin feshiyle noktalanmıştır.

Sözleşmeye itiraz edenler, asıl amacın kadına yönelik şiddet olmadığı, ahlaki ve dini değerleri hedef aldığı, toplumu cinsiyetsizleştirme amacına matuf olarak dayatıldığı, LGBTİ+ bireylerin hak ve hukukunu genişletecek gizli bir ajandasının olduğunu ileri sürüyor.

Peki bu konuda sözleşme ne diyor?

İstanbul Sözleşmesi amacını; her türlü şiddete karşı kadınları korumak, şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak şeklinde ifade etmiş, diğer taraftan “mağdur” kimliğine vurgu yapmış, şiddete uğrayan kim olursa olsun korunmasını esas almıştır.

Sözleşmenin 4. maddesi, şiddet ile mücadelede kimseye ayrımcılık yapılmaması gereğine vurgu yapmış; din, dil, ırk, mezhep vb. unsurlarla birlikte toplumsal cinsiyet ve cinsel yönelime dayalı şiddeti de kapsamı içine almıştır. Sözleşme farklı cinsel yönelimi olanları içeren başkaca bir maddeye de yer vermemiştir.

Toplumsal cinsiyet eşitliğinin toplumları cinsiyetsizleştirme politikalarının bir parçası olduğunun öne sürülmesine karşın sözleşme 3. maddesinin C bendinde, toplumsal cinsiyet eşitliğini; “Herhangi bir toplumun, kadınlar ve erkekler için uygun olduğunu düşündüğü sosyal anlamda oluşturulmuş roller, davranışlar, faaliyetler ve özellikler” olarak açıklayarak, cinsiyete değil, sosyolojiye dikkat çekmiştir.

Sözleşmenin hazırlık aşamasından sonuna kadar içinde bulunan, şimdilerde Türkiye’nin Grevio temsilcisi olan Prof. Dr. Aşkın Asan endişeleri giderecek açıklamalarda bulunmuş, sözleşmenin amacının şiddetle sınırlı olduğunu, başka hiçbir amaca hizmet edemeyeceğini, Avrupa Konseyi Sekreteri’nin yaptığı açıklamayı da delil göstererek izah etmiştir. Bu ve benzeri açıklamalara rağmen sözleşmeye yapılan itirazlar sükûn bulmadığı gibi artarak devam etmiştir.  

Sözleşme metninin lafzı ve yetkili ağızlardan yapılan bu açıklamalar ışığında konuya yaklaştığımızda topluma pompalanan korkunun önyargılar, yanlış anlamalar ya da fazladan yapılan yorumlardan kaynaklandığı, eğer bunlardan biri değilse bilinçli bir çarpıtma faaliyeti olduğu düşünülebilir.

Endişe gerçekten aile mi?

Tüm bu açıklamalara rağmen aile elden gidiyor korkusunun katalizörü olan isimler tarafından yoğun bir karalama kampanyası gerçekleştirildi. Düzenlenen toplantılar, atılan twitler, hazırlanan raporlar, etkili kurum ve kişilerle yapılan lobi faaliyetleriyle bir taraftan toplum manipüle edilmeye çalışıldı, diğer taraftan da tarihte hiç görülmediği kadar LGBTİ meselesi gündem yapıldı.

Sonunda durum öyle bir hal aldı ki, yaygınlaşmasından korktukları meseleyi en fazla dillendiren, en fazla görünür kılan da yine onlar oldu. Korkuları, korktukları şeyi çağırıyordu artık. Onlar korktukça daha yüksek sesle bağırıyor, bağırdıkça korku nesnelerine daha fazla yaklaşıyorlardı.

Bu kesimdeki “eşcinsellik korkusu”! kadınların hunharca öldürülmesinden daha fazla öne çıkıyor.  Her vesileyle “aileyi” korumaktan bahsedenler, ironik bir şekilde şiddet dolayısıyla yıkılan yuvaları görmezden geliyor ve işin sonunda ailenin temel bileşenlerinden biri olan kadını koruyan yasalarla mücadele ediyorlardı.

Buradan bakınca, “aile elden gidiyor” korkusu sahici mi yoksa gelecekte kadınlara hükmedememe endişesinin LGBTİ korku ve kaygısına tahvil edilmiş hali mi diye düşünmeden edemiyor insan.

LGBTİ korkusu gerçeğe dayanıyor mu?

Esasen hiçbir hukuki metin amacı dışında uygulanamaz düsturundan hareketle sözleşmenin de amacıyla kayıtlı olduğunu biliyoruz. Yine de sözleşmeye karşı haklı-haksız bir şekilde duyulan endişelerin giderilmesi için Hırvatistan örneğinde olduğu gibi sözleşmeyi nasıl anladığımız ve iç hukukta bunu nasıl uygulayacağımıza dair bir yorum beyanında bulunmak da sorunumuzu çözen bir yöntem olabilirdi.

Maalesef siyasal erk sesi yüksek çıkan küçük bir grubun baskısıyla tercihini fesih yönünde kullanarak siyasal risk aldı.

Peki, “LGBTİ korkusu gerçeğe dayanıyor mu?” meselesine geri dönecek olursak, gördüğüm fotoğraf beni buna ikna etmekten çok uzak.

Zira, İstanbul Sözleşmesi öncesinde de hatta bütün tarihimiz boyunca da bu ülkede farklı cinsel yönelimi olan kimseler vardı. Üstelik öyle gizli saklı da değillerdi. Kamuya açık ve legal bir şekilde örgütlendikleri dernekler, yazdıkları siteler vardı. Her akşam televizyon kanallarında; bir filmin karesinde, bir eğlence programında, bir yarışmada evlerimize kadar giriyorlardı. Seçimlerde aday olup kapı kapı gezen üstelik cinsel yönelimini saklamadan oy isteyen siyasi adaylar, belediyelerde görev alan meclis üyeleri vardı, hala daha varlar.

Bugüne kadar bunlara karşı hiçbir itirazi kayıt düşmeyen, konunun tartışıldığına ya da bir öneri getirildiğine hiç şahit olmadığımız kişilere ne olmuştu da birdenbire ortaya çıkmış ve hangi reel durumdan hareketle sözleşmeyi bunun müsebbibi sayan yaklaşımı benimsemişlerdi?

Acaba kadınlar üzerindeki egemenlik haklarına halel gelmese, 6284 nolu yasa gereği evden uzaklaştırmalar olmasa, kadının canından daha kıymetli olan “onur”ları kırılmasa da LGBTİ meselesini bu kadar dert edecekler miydi?  

Elbette, her bu endişeyi duyanı aynı kefeye koymak mümkün değil. Samimi olarak endişe duyan bir kesimin olduğu da muhakkak. Ancak konuyu bu şekilde ele almak çıkmaz sokaklarda körebe oynamak gibi.

Diğer taraftan cinsel yönelim meselesi, üzerinde ciddiyetle durmayı hak eden bir konu. Çok kapsamlı, reel bir zemin üzerinde, sağduyulu, objektif ve hakkaniyetli bir şekilde meseleyi ele almak, LGBTİ bireyleri hedef gösteren yaklaşımlardan uzak bir strateji geliştirmekte fayda var.  LGBTİ aktivizminin ve LGBTİ lobilerinin çocuklarımızı etkilemesine, ele geçirmesine, cinsel kargaşaya sebep olacak şekilde yayın ve eylem yapmasına, çocuklarımızın bu türden bir propagandaya muhatap olmasına itiraz etmek bizlerin en doğal hakkı ve sorumluluğudur.

Ancak meseleyi sözleşme bağlamında ele almak, konuyu çarpıtmak, çözümsüz bırakmak, kendi sorumluluğumuzdan kurtulmak, kolaya kaçmaktır. Üstelik bunu kadınları koruyan ve can güvenliğini esas alan bir metin üzerinden yapmak daha büyük bir garabet örneğidir, sapla samanı birbirine karıştırmak demektir.  

Sözleşme bağlamında oluşan tartışmaların, neredeyse pandemiye dönüşmüş olan kadın cinayetlerinin önüne geçmesi bir akıl tutulması değilse, nedir?

_________

Ayla Kerimoğlu, STK gönüllüsü, aktivist, Hazar Derneği Kurucu Başkanı

Önceki İçerikKolonyalı mendilin geri dönüşü…
Sonraki İçerik‘Kapatma davasından size iktidar çıkmayacak’