Saklı filminin dehşetengiz bilinçaltı

 

Filmin açılış sahnesi fırtına öncesi sessizlik. Avusturyalı yönetmen Michael Haneke’nin Fransızca çektiği Saklı filminde (2005) şehrin sakin kıyısında bir ara sokaktayız. Çıt çıkmayan bir sabah, vakit çok erken. Hafta içinde çok çalışmış olan ahalinin tatil günü belki de. İç içe evler, bir örnek pencere çiçekleri, yeknesak bir şehirlilik. Bir arabanın geçişi, iyi giyimli adamın, edebiyat programları yapan ünlü televizyon programcısı, yapımcı ve sunucusu Georges’in mutat eve dönüş anı.

 

Meğer bu bir bant çekimiymiş ve biri aileyi ne kadar yakından izlediğini göstermek ve  tedirgin etmek için, yaşantılarından bir parçayı kayda alıp yollamış. Kapıya hem de elle bırakılan kaydı sıkıntı içinde izlerken bu sonuca varıyorlar Georges ve önemli entelektüel kitaplar basan bir yayınevinde yönetici olan karısı Anne.

 

Bu aldıkları ilk kaset değil. Kimseyle paylaşamadıkları garip durumu anlamlandırmak da çok zor. Biri ne sebeple yaşamlarına nefes gibi yakından tanık olduğunu onlara bildirmek istiyor, bu ima basit bir sapkınlıktan mı ibaret, yoksa daha kötü sonuçlar doğurabilecek, ciddiye alınması gereken bir durum mu? Doğal olarak ilk korkuları liseye giden oğulları Pierrot’un hayatının tehlikede olabileceği. Korkulan oluyor zaten. Genç adamın okuluna gönderilen bir zarfın içinden çıkan resim yenilir yutulur cinsten değil; bir çocuk kafası çizilmiş ve ağzından kan aktığını tasvir eden kırmızıyla baştan başa boyanmış. Ardından Georges’in evde olup olmadığını sorduktan sonra kapanan telefonlar gelmeye başlaması.

 

Bazen asıl film bundan sonra başlıyor demek kaçınılmaz gerçekten. Bir mülteci hikayesine karışıyoruz ve işin içinden çıkmak hiç kolay değil. Fransa bilindiği gibi 1830-1962 arasında Cezayir’i işgal altında tutmuş ve akıl almaz suçlar işlemişti. Bunun için Gillo Pontecorvo’nun Cezayir’in Bağımsızlık Savaşı, The Battle of Algiers(1966) filmi güçlü bir fikir verebilir. Gerçekten de politik filmlerin önde gelenlerinden.

 

17 Nisan 1961 Paris Katliamı ise Haneke’nin filminin miladı. Bu tarihte Paris’teki Cezayirli emekçiler Cezayir’de yaşananları tel’in için yürüyüş yaparken üzerlerine ateş açılmış ve ikiyüz civarında gösterici öldürülmüştü. Hayatını kaybedenlerden Haşem’in henüz ilkokul çağlarındaki oğlunu evlat edinip okutmak isteyen Georges’in babası bu dileğini gerçekleştirememiştir. Çünkü evde ona eşit koşullarda davranılması, oda verilmesi, aynı okula yazdırılması üstünlük duygularıyla dolu Pierrot’un sindirebileceği bir şey değildir. Babasının emrettiğini söyleyerek küçük Majid’in bahçedeki horozu kesmesini sağlar. Bu şiddete bulaşması yüzünden küçük çocuğun evden atılması zamanla unutulup gitmiştir aile içinde.   

 

Georges eşitlikçi hamiyetli bir babanın oğlu olmasına rağmen çok küçük yaşta nasıl olur da ırkçılıkla malül olurdu, yoksa aileden ziyade toplumun genel yaklaşımlarının bir ürünü müydü davranışları. Sadece karmaşık çocuksu duyular ya da sıradan bir kıskançlık ve ailesinin ilgisini yabancı bir çocukla paylaşmak istememe hali de olabilir yetim bir çocuk hakkında yalanlar uydurması. Horozu boğazlamasını sağlaması ilginçtir, yönetmenin bilinçaltında bir çocuk Cezayirli ise bir lafa bakıp horozun kafasını baltayla uçurabileceği fikri var. Bilinçaltındaki önyargıların dışavurumu. Kendisine söylense bile bu dehşet verici şeyi Avrupalı bir çocuk  yapamaz ama doğuştan şiddete yatkın ve elverişli olduğu düşünülebilecek olan “öteki” bunu pekala gözünü kırpmadan yapabilir. Bu yaklaşımla Haneke istem dışı olarak da olsa “uygarlığımıza düşmanlar, ya da varlıkları bizim için tehdit oluşturabilir” fikrinden uzaklaşamamış sanki. Haneke mültecilere ve şiddet uygulanan insanlara dair tutumlarla ilgili eleştirel yaklaşımına rağmen kendisi de eleştirdiği şeyin içinde öte yandan. Film boyunca ülkeleri işgal edilen halkı katledilen insanların öfkesi gerekçelendirilmeye hak verilmeye çalışılırken, bir yandan da Batılı insanın büyük bir öfke ve intikam seliyle karşı karşıya olduğunun altı çiziliyor.

 

Babasının ani ölümünün ardından Majid’in akibetiyle bir daha ilgilenmeyen Georges’in kaset olayından sonra rüyasında şiddet dolu bir sahneyle onu görmesi çok anlamlı. Burada emperyal varoluşun endişe dolu bilinçaltı deşifre edilmek istenmiş. Kötülüğü derin ve karanlık kuytulara itmek suretiyle ne kadar unutursak unutalım, bellek vakti gelince onu tekrar yüzeye taşır. Yüzleşilemeden üstü örtülen suçların aslında yeryüzünden asla kaybolmayan, vardan yok olmayan maddesiyle karşılaşma anı gelip çatar.

 

Esas film bir kez de bu rüyayla başlıyor. Bunu haftaya konuşalım nasipse.

 

 

Önceki İçerik‘Esas görüşmeler 14 Mart’ta’
Sonraki İçerikGöçmen teknesi battı: 5 ölü