Suriye’ye ‘ölümlerine dönenler’ ve Suriye’den kaçmak isteyenler

Uluslararası Af Örgütü, 'Kendi Ölümüne Gidiyorsun' adlı yeni raporunda, Suriye’ye dönen bazı mültecilerin Esed rejimi tarafından tutuklandıklarını, kaybedilip işkenceden geçirildiklerini, tecavüze uğradıklarını ortaya koydu. Türkiye’de mültecilerin Suriye’ye gönüllü dönmesi konuşulurken, Suriye’de yaşayan rejim yanlıları bile gıda yokluğu ve güvenlik sorunları yüzünden ülkeden kaçmanın yollarını arıyor. En son Deraa’da aşiret liderleri şehrin 50 bin kişilik nüfusunun Ürdün’e veya Türkiye’ye gitmesi için BM’den yardım istedi.

Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International), yayımladığı ‘Kendi Ölümüne Gidiyorsun’ adlı raporunda, Suriye’ye dönen bazı mültecilerin Esed rejimi tarafından tutuklandıklarını, kaybedildiklerini ve işkenceden geçirildiklerini -buna tecavüz de dahil- belgeledi.

Raporun tamamı için: https://www.amnesty.org/en/latest/news/2021/09/syria-former-refugees-tortured-raped-disappeared-after-returning-home/

Rapora göre Suriye’ye dönen, aralarında 13 çocuğun da olduğu 66 kişi Muhaberat’ın vahşi uygulamalarına maruz kaldı. Bunlardan 5 kişi işkence altında hayatını kaybetti, 17 kişinin akıbeti ise meçhul.

Lübnan’dan Suriye’ye dönen Nur adlı (gerçek adı değil) kadının tanıklığına göre, sınır noktasındaki bir istihbarat subayı ona şunları söyledi: “Neden Suriye’yi terk ettin? Beşşar Esed’ı ve Suriye’yi sevmediğin için mi? Sen bir teröristsin. Suriye, istediğin zaman terkedeceğin, istediğin zaman geri döneceğin bir otel değil.”  

Sonra o subay Nur’a ve 5 yaşındaki kızına, sınır noktasındaki küçük bir odada, tecavüz etti.

Yasemin rumuzlu diğer bir ‘vatana dönen’ kadın ise, ergenlik çağındaki oğlu ve 3 yaşındaki kızı ile beraber, sınırı geçer geçmez tutuklanıp başka bir Muhaberat merkezine sevk edildiler. 29 saat boyunca ‘yabancı bir ülke için casusluk’ yaptıkları suçlamasıyla gözaltında tutuldular; orada da Yasemin ve oğluna tecavüz edildi.

Yine kendi ifadesine göre Yasemin’e tecavüz eden subay ona bunu neden yaptığını şöyle açıklamış: “Bu yaptığım vatanına hoşgeldin anlamına geliyor. Bir daha Suriye’yi terk edip yeniden geri dönersen daha büyük bir ‘hoşgeldin’ ile karşılanacaksın. Yaşadığınız bu ezilmişliği hayatınız boyunca unutmayacaksınız.”

Son 3 yılda Suriye’deki silahlı çatışmalarda önemli bir gerileme kaydedildiğini söyleyen Uluslararası Af Örgütü raporu, rejimin ülkenin yüzde 70’ini kontrol ettiğini ve bu bağlamda ülke dışında bulunan Suriyelileri geri dönmeye çağırdığını tespit ediyor ancak “Suriye’ye dönen veya dönmeye zorlananlara Suriye’nin hiçbir bölgesi güvenli değildir” diyor.

Bazı ülkelerin Suriye’de savaşın bittiğini, mültecilerin artık ülkelerine dönmeleri için şartların elverişli olduğunu gerekçe göstererek Suriyeli mültecilerden kurtulmaya çalıştıklarını kaydeden rapor, bu ülkeleri bu tutumlarından vazgeçmeye davet ediyor.  

Suriye’ye geri dönmenin güvenli olmadığını gösteren Amnesty raporunu teyit eden bir gelişme de Deraa’da yaşandı.

Suriye’nin Güney’inde Ürdün sınırındaki Deraa şehrinde bir bildiri yayımlayan aşiret temsilcileri ve aktivistler, BM Genel Sekreteri, uluslararası insan hakları örgütleri ve Ürdün Kral’ına seslenerek, şehirdeki 50 binden fazla nüfusun Ürdün’e ya da Türkiye’ye gitmelerine yardımcı olmalarını istedi.

Peki, 2018’de Esed rejiminin kontrolüne geçen Deraa’da nasıl üç yılda bu noktaya gelindi?

Deraa, Mart 2011’de Suriye’deki halk ayaklanmasının başladığı şehirdi. 2012’de sivil ayaklanmadan silahlı kalkışmaya geçildikten sonra Deraa ili büyük ölçüde rejimin kontrolünden çıkarak yerli ahaliden oluşan Özgür Suriye Ordusu’nun kontrolüne geçti. Ürdün’ün başkenti Amman’da konuşlu Pentagona bağlı MOK masası, ildeki durumu büyük ölçüde kontrol ediyordu.

Ne kadar, ne tür ve ne zaman silah verileceğini, ÖSO’nun nereye kadar ilerleyebileceğini, nerede duracağını bu masa kararlaştırıyordu. ÖSO bunlara uymadığı takdirde silah ve cephane sevkiyatı durdurulabilirdi. Obama yönetimi bu şekilde Esed rejiminin istenmeyen ani yıkılışını önlemeyi başarmıştı. Hep ‘siyasal çözüm’ vurgusunun tekrarlanmasının arka planında bu vardı.

2018’de Trump yönetimi ani bir şekilde Suriye’nin güneyinden el çekip (İsrail’in şartlarını da gözeterek) kontrolü Rusya’ya devretti.

Böylece Amerikan koruma şemsiyesini kaybeden yerli ÖSO bileşenleri, Rusya’nın güvencesinde rejimle savaşı durduracak bir anlaşmaya vardılar. Bu anlaşmaya göre ÖSO savaşçılarının bir kısmı aileleriyle birlikte kuzeyde İdlib’e gönderilirken, ikinci bir kısmı rejimle sorunları halledilerek rejime bağlı askeri oluşumlara katıldı. Geriye kalanlar ise ellerindeki ağır silahları teslim etti, bireysel hafif silahlarının ellerinde kalmasında ise anlaşıldı. Anlaşmaya göre ayrıca rejim silahlı güçleri ve istihbarat örgütlenmeleri yerleşim merkezlerine giremeyecekti.

Tabii ki rejim ve Rusya bu anlaşmaya geçici sıfatıyla bakıyorlardı.

Yani nihai hedefleri rejimin her yerde olduğu gibi Deraa ilinde de kontrolü ele geçirmesiydi. Ve Mayıs ayında yaptırdığı göstermelik başkanlık seçimlerinde Deraa ahalisinin Esed’e karşı açık tavrından sonra, artık bunun zamanının geldiğini kararlaştıran rejim, Deraa şehrini ve başka birkaç yerleşkeyi askeri kuşatma altına alarak savaşa başladı.

Haziran başlarında başlayan sıkı abluka sonucunda ekmeksiz kalan şehir bir yandan da top atışlarıyla caydırılmaya çalışıldı. Öte yandan Ruslar arabulucu rolüne soyunarak rejimle ahali arasında bir sürü anlaşma metni ortaya attı. Her anlaşma sonrasında rejim yeni şartlar ortaya koyarak bütün anlaşmaları tek tek bozdu. Sonuçta ahali rejimin şehirlerini tamamen kontrol altına almak dışında hiçbir şeyi kabul etmeyeceğini anladı. Ve bu tam kontrolün ne demek olduğu ortadaydı: şehir merkezinde her yere istediği sayıda askeri kontrol noktaları yerleştirmek, istediği zaman istediği evlere girip istediği kişileri tutuklayıp işkeceden geçirmek.

Rusya’nın da uluslararası camianın da yaşadıkları trajediye aldırmadıklarını gören ahali, işte bu noktada yerlerini yurtlarını terk edip başka bir ülkeye sığınmaya karar verdi. Fakat ne Ürdün Kralı’ndan ne Birleşmiş Milletler’den olumlu bir cevap geldi. Artık rejimin insafına bırakılmış durumdalar.

Suriye’nin rejim kontrolündeki diğer bölgelerinde de durum farklı değil.

Şam’dan Lazkiye’ye, Humus’a, Hama’ya, Halep’e kadar her yerde hayat şartları yaşanamayacak, insan onuruna yakışmayan bir halde.

Şehirlerde korkunç uygulamalarıyla Muhaberat’ın hüküm sürdüğü gerçeğini bir yana bırakırsak, elektrik, su, doğalgaz, ekmek ve gıda gibi en temel ihtiyaçlar insanların ezici çoğunluğu için erişilmeyecek birer rüya niteliğinde. Pahalılık, gelir düşüklüğü, işsizlik ve güvensizlik had safhada.

Bu yüzden Fırat nehrinin batısından doğusuna, yani rejim kontrolündeki bölgelerden SDG kontrolündeki bölgelere, küçük çapta bir göç yaşanıyor. Ve bu ‘sınır geçişleri’ne her iki tarafın askeri kontrol noktalarında belli ödemeler (1000-2000 dolar arasında) karşılığında izin veriliyor.

Bu duraktan sonra ise insan kaçakçıları tarafından, Türkiye’ye ya da Avrupa’ya kadar götürülenler oluyormuş, tabii 20 bin dolara kadar varan ödemeler karşılığında.

Özetleyecek olursak:

Suriye’de Esed rejiminin kontrolündeki bölgelerde, can ve mal güvensizliği bir yana, nüfusun yüzde 90’ı gıda güvenliğinde bile olumsuz şartlarda yaşamakta. Hemen herkes, rejim yanlısı bile olsa, Suriye’den kaçmanın yollarını arıyor.

Suriye’ye dönen, ya da dönmeye zorlanan talihsizler muhaberat teşkilatlarının korkunç uygulamalarına maruz kalıyorlar. Ölüme kadar varan işkence, kadın ve çocuklara tecavüz, kayıplara karışmak bunlardan birkaç örnek.

Esed rejimi hiçbir siyasi çözümü kabul etmiyor, ne iktidarı terk etmeye niyeti var, ne de alışageldiği vahşi ‘yönetim’ tarzını değiştirmeyi kabul ediyor. Ve dünya bu duruma göz yummaya devam ettikçe rejim kötülüklerini sürdürmeye ve hep daha korkunç seviyelere taşımaya cesaret kazanıyor…

Bu durumda mültecilerin gönüllü olarak Suriye’ye dönmelerini istemek ve beklemek, kötülükten başka bir anlama gelir mi?

Önceki İçerikBizim çocuklardan, kötü çocuklara…
Sonraki İçerikMerkel: Ben de bir feministim