Ana SayfaYazarlarTurgut Özal'ı nasıl bilirdiniz?

Turgut Özal’ı nasıl bilirdiniz?

Vizyoner, efsanevi, liberal, demokrat?

Türkiye'nin önünü açan, Türkiye'nin ekonomik ve siyasi gelişiminin mimarı, yeni Türkiye'nin kurucularından?

Yoksa…

Takunyalı, Çankaya'nın şişmanı, mürteci? Köktendinci, neo-Osmanlıcı, Enverist hayaller peşinde koşan bir diktatör? Yasakçı bir hırsız?

Özal hayattayken eğer ilk grup içindeyseniz, Türkiye'de ciddi mahalle baskısına uğrayan bir azınlığın parçasıydınız.

O dönemin sol entelijansiyasını yakından bilen, Türkiye'nin nadir liberallerinden Gülay Göktürk şöyle tarif ediyor o günleri: “[Özal'a bakış] şu an Erdoğan'a bakışı düşün onun bir iki gömlek hafifiydi. Bir elin parmağını geçmeyecek insan Özal'ın yaptıklarını takdir eder, onun dışındaki çoğunluk şahsından ve politikalarından nefret ederdi.”

Tarihçi akademisyen Doğan Gürpınar: “Özal'ın şahsında sembolize edilen bir ideolojik temerküze yönelik nefretoloji”nin günümüz ulusalcılığının zihin dünyasının erken örnekleri olarak değerlendirebileceği kanaatinde."[i]

Peki neydi Özal'dan bu kadar nefret ettiren şey?

Özal'ın iddiasız iddiasıydı nefret objesi olan. Kendi sınıfından utanmayan bir adamın, Türkiye'yi sınıf atlatma misyonunu benimsemesiydi. Dindar bir siyasetçinin, tabuları yıkma, sistemin çarklarını değiştirmeye soyunma cesaretiydi rahatsız edici olan şey.

Özal haddini bilmiyordu. Sorun buydu. Kitlesine ve seçmenine de hadlerini bilmemelerini tavsiye ediyordu. Sorunu daha da büyüten buydu.

Süleyman Demirel'e geri kafalı bulduğunu açıkça söylemekten çekinmez, Türkiye sağına en sert eleştirileri getirmekten çekinmezdi: “Süleyman Bey'in kafasının bir yerinde, hâlâ 1980 öncesinin şartları ve modelleri var… Ekonomik refahın ölçüsü, hâlâ ekmek… Evlere giren refahın, buzdolabı, bulaşık makinesi, renkli televizyonla ölçüldüğü yeni dünyayı, hâlâ bilmiyor.”

Diğer yandan ise, Türkiye solunun arkaik yapısını deşifre eden de oydu. Gürpınar'ın ifadesiyle, “Özal'ın Türk sağının olduğu kadar “Türk solu”nun da ezberlerini bozduğunu söylemek mümkündür. O zamana kadar Türkiye solunun tekelinde olan (ve soyut düzeyde kalması bir sorun teşkil etmeyen) “demokrasi,” “özgürlük” gibi kavramlar ilk kez bu dönemde sağın lügatine girecek, sağda sağ bir dil içinde tartışılır, ifade edilebilir olacaktı. Yine ilginç olan, Özal'ın dört başı mamur demokrat olmamasıdır… Özal'ın efsunu da tam bu noktadadır.”[ii] Türkiye'de solun ve Kemalistlerin dünyadan kopuk, Türkiye'nin sınırları içine kapalı ve küçük dünyalarında yaşayan çağ dışı insanlar olduğu[iii] tespiti yerinde olduğu kadar can acıtıcı idi. Laf yerine icraat vurgusu, vizyon ve transformasyon kavramlarını sıklıkla kullanması, teknolojiye ilgisi aslında bir yönüyle bir “entelektüel meydan okuma”[iv] idi.

Özal, 1960 darbesi sonrasında korkan, vizyonunu kaybeden, oportünist bir taşra siyaseti aklına teslim olan Türkiye sağına yeni bir gömlek giydirmişti. Askerî vesayeti sorgulatan, bürokrasiye direnen, vatandaş-devlet ilişkisini yeniden tanımlayan bir soluk kazandırmıştı. Türkiye'yi dünyaya entegre etme misyonu benimsemişti. Aktif bir dış politika peşinde koşmuştu. Bireye, özel teşebbüse vurgu yaparken, kutsal devletin cilalarını tek tek sökmüş, devletin yegane amacı ve varlık sebebi millete hizmettir gibi statüko için son derece tehlikeli bir görüşü Türkiye siyasi hayatına sokmuştu. Kürt meselesinde Kürtçe yayın ve federasyon gibi zamanının ötesinde cesur öneriler ile gelmişti.

O dönem Özal'ı bizzat tanıyan usta gazeteci Hakkı Öcal, şuna dikkat çekiyor: “Vesayet dendiğinde Özal'ın sadece aklında asker yoktu, kendi kelimeleri ile genel müdür, bazı iş adamları büyükelçiler ve orgeneraller vardı. Vesayet kavramını çok iyi değerlendirmiş ve anlamıştı. Bürokrasinin seçilmiş bakanları nasıl pençesine alabileceğinin çok iyi farkındaydı.”

Bir yandan çok gelenekseldi. Çok bize özgüydü. Hataları, tarzı, üslubu çok bizdendi. Yolsuzluk konusunda bir İsveçli siyasetçiden çok, Türkiye tarzını temsil ediyordu. “Ben zenginleri severim” “fifty fifty kardeşim” “demiryolları Moskof işidir” “seçimden önce zam yapacak kadar enayi miyim?” “sen onu git küçük Turgut'a anlat” “hadi bir kaset koy da neşelenelim Semra Hanım” “benim memurum işini bilir” “Irak Savaşına Amerikalıların yanında girersek bir koyar üç alırız” gibi vecizeleri ile Eton mezunu bir İngiliz siyasetçiden ziyade, Türkiye'deki bir kahvehanede siyaset konuşan bir vatandaşını tarzını yansıtıyordu.

Bir yandan, kahvehane diye küçümsenen, es geçilen insanların temsilcisiydi çünkü Özal. Sıradan insanların hayat kalitesini arttırmaktı misyonu. Muhatabı onlardı, gücü de oradan geliyordu. “Millete inanmak” kavramı onunla beraber literatüre girecek, Özal milletin sadece ekonomik değil sosyal ve kültürel açılım da istediğini savunacaktı.[v]

Diğer yandan tuhaf bir anarşist, çığır açıcı yanı vardı. Ezberlere inanmaz, kuralları ve prosedürleri sıkıcı bulurdu. “Ermeni soykırımını tanırsak ne olur” diye sorabilecek kadar özgün ve cesurdu. Darbe anayasasını “bir kere delmekle bir şey olmaz” diyerek itibarsızlaştıracak kadar korkusuzdu. Öcal'ın tespiti ile DPT kökenli olmasına rağmen devlet planlamaya inanmaz, “Kayseri'de toplanan gelir vergisinin en iyi nasıl harcanacağına Kayserililer karar verir” derdi.

Hacca giden, Kur'an okutan ve Nakşibendi türbesini ziyaret eden ilk devlet adamı da Özal'dı.[vi] Eleştirilere ve yaftalara kulak asmadı, “Cumhurbaşkanı oldum diye namazı mı terk edeceğim?” diye soruverdi. İslamofobi ile sınıf kibrinin mükemmel bir bileşimi olan “takunyalı” kelimesi, muhaliflerinin ona karşı en sık kullandığı “hakaretlerden” biri oldu.

Bu vizyonun ve cesaretin bir bedeli olacaktı.

Özal, bu ülkede kültürel sermayeyi tekelinde tutan, orta üst sınıflar, Kemalistler ve solun nefretini ve öfkesini tek başına, şahsında sırtlayacaktı.

Deniz Baykal'ın “Özal sivil diktatör” sözleri Hürriyet gazetesine manşet olacaktı. Aynı Hürriyet gazetesi, manşetini 1993 yılında katil Slobodan Miloseviç'e açacaktı. Ertuğrul Özkök'ün kendisi ile yaptığı röportajda, Miloseviç, Özal hakkında şunları diyecekti, “Özal fundamentalist (kökten dinci) tavır içinde. Demirel ise çok daha mantıklı politikacı. Olaylara çağdaş gözle bakmak istiyor… Bütün mesele bazı güçlerin Yugoslavya’yı parçalamak istemesinden çıktı. Müslümanlar buna alet olmamalı. Bu savaş bir an önce durmalı… Begoviç zannediyor ki, savaş devam ederse dünya kamuoyu müdahale edecektir. Tek oynadığı kâğıt uluslararası güçlerin müdahale etme provokasyonu. Bu anlamsız bir şey… Türk halkı aldatılmamalı. Yanlış bilgilendirilmemeli. Sırp halkı Müslümanların düşmanı değildir. Olayların suçlusu Bosna’daki Müslüman liderlerdir.” Bu aktörlerin arasında Özal’ın olduğunu da ekleyen Miloseviç, Bosnalı savaşçılara Türkiye’den silah sevk edildiğini iddia ediyor. Demirel’i, Özal’dan ayıran ve Miloseviç’in teveccühüne mazhar kılan ise “siyasi çözümü” desteklemesi. Miloseviç kendi yaklaşımını Demirel’in adil bulduğunu ancak Özal’ın “Osmanlıcı”, “köktenci” ve “müdahaleci” tavrının “siyasi çözümü” engellediğini ifade ediyordu[vii].

Orta Asya Türklerine açılımı, Sovyetler'in çöküşü ile bir fırsat arayışından ziyade Enverist bir hayalperestlik olarak görüldü.

ANAP'ı “12 Eylül askerî yönetiminin turfanda ürünü arabesk liberal” olarak tanımlayan Uğur Mumcu, “AA [Anadolu Ajansı] bu yolla özelleşmeyecek, Özallaşacak!”[i] “Başkentte “rolex saatli” ve iş bitirici bürokratlar türedi. Yurt dışındaki “kara para”yı Türkiye'ye çekmek uğruna uluslararası uyuşturucu, silah ve altın kaçakçılığı mafyalarına dayalı “hayali ihracat modeli” kuruldu… Bürokrasi, tarikatlara bağlandı. “Hanımefendinin müsteşarları” ve “Ahmet'in prensleri” gibi Başbakanlık Konutu'na bağlı yeni bürokratlar oluşturuldu… TRT'ye de kendilerine ANAP bürokratlığını yakıştıran birkaç solcu eskisini yerleştirerek bu kitle iletişim aracını iyice “Özal'ın sesi” haline dönüştürdü… Liberallerin after shave kokuları, kutsal ittifakın gül suyu kokularını bastırdı” diye yazacaktı. Özal'ın özel uçağı, hac ziyareti, Özal'a yakın kişilerin tükettiği iddia edilen Davidoff purolar, Rolex saatler, “iş adamlarının yatlarındaki deniz sefaları” özellikle üzerinde durduğu konular oldu. Özal'ın aslında seçim kanunlarını manipüle ederek seçim kazandığını ima etti ve ANAP'ın azınlık oyları ile çoğunluk olacak şekilde seçim yasaları çıkarttığını iddia etti.[ii] “Sayın Özal'ın padişahlar gibi “cuma selamlıklarına çıkması”[iii] gibi tabirleri de cömertçe kullanmaktan çekinmedi. Dönemin İran Başbakanı Musavi'nin Türkiye ziyareti sırasında Anıtkabir'i ziyaret etmemesi Mumcu'yu öfkelendirecek, Musavi'yle samimi pozlar veren Özal için şunları yazacaktı: “Sayın Başbakanın gözünde Atatürk ilkelerinin, 'dışsatım kararnameleri' ya da 'kambiyo mevzuatı' kadar bile hükmü yoktur… Sayın Özal, bu davranışı ile belki türbanlı genç kızları kalkan yaparak eylem alanına süren dinci çevrelere karanlıkta göz kırparak bir seçim yatırımı daha yapmıştır.”[iv]

Mumcu, Özal'ın dış politikasına da sert eleştiriler getiriyordu. Saddam'ın Kuveyt'i işgali sonrasında gerçekleşen 1. Körfez Savaşı'na Türkiye'nin destek vermesini hem emperyalizme destek olarak görüyor, hem de Irak'ta bir Kürt devleti kurulma ihtimalini büyük bir tehdit olarak tanımlıyordu. Sevr paranoyası bugünlerde hortlayacaktı: “Sevr Anlaşması’nın 62 ve 64. maddeleri ile de Kürtlere devlet kurma hakkı tanınmıştı… Türkiye, Sevr Anlaşmasında Kürt devletini kurmak isteyen kapitalist Batı devletlerinin ordularınca işgal edildi… ABD ve İngiltere’nin bölgede bir Kürt devleti kurma planları hiç değişmemiştir…Türkiye’de Suudi destekli İslamcılık niçin bu kadar yaygınlaştırıldı? Bölgedeki Kürtler Batı devletlerince dünden bugüne niçin desteklendi? Son yıllarda ‘İslamcı-Kürtçü’ akım niçin desteklendi?”[v] Barzani ve Talabani'yi, Irak devletini (yani Saddam rejimi) “arkadan vuran” kişiler olarak tanımlayan Mumcu, Özal'ın Türkiye'ye sığınan Kürtleri kabul etmesi üzerine şunları yazacaktı: “Bu aşamada tehlikeli olan, Kürt sorununun, hükümetçe 'siyasi sömürü' aracı olarak kullanılmasıdır. Başbakan Özal, Türkiye'ye sığınan Kürtleri bugün iki amaçla kullanabilir. Birinci amaç kısa erimlidir; Özal, Türkiye'ye sığınan Kürtleri halk oylamasında Kürt kökenli yurttaşların oylarını etkileyebilmek amacıyla kullanılabilir. İkinci amaç uzun erimlidir. Özal, AT ülkelerine karşı Türkiye'de kimseye işkence yapılmadığını, Türkiye'nin demokratik ve insancıl bir ülke olduğunu bu olaya dayanarak savunabilir.”[vi]

Özal bir yandan Amerikancı olmakla suçlanacaktı. Diğer yandan ise Amerika'nın aslında Özal'dan hoşlanmadığına dair notlar düşülecekti. Hasan Cemal, Özal Hikayesi kitabının girişinde, takiye kelimesinin anlamını dönemin Amerikan konsolosundan öğrendiğini yazar. Özal, Türkiye'ye şeriat getirmeyi amaçlayan ancak gerçek niyetini saklayan bir takiyecidir. Benzer bir şekilde, bir yandan Özal'ı Amerikan emperyalizminin uşağı olarak resmeden Cumhuriyet gazetesi, Özal'ın Hacca gitmesi üzerine yazılan The Economist dergisinin epey olumsuz bir haberine geniş yer verecekti. 'Hacı Özal'. Bu başlık bizim değil. Avrupa iş dünyasının haftalık el kitabı ünlü 'Economist' Dergisi'nin. Dergi son sayısında Başbakan Özal'ın hacca gitme kararından da 'epeyce tuhaf bir olay' diye söz ediyor… Avrupalı diplomatlar da bu karardan rahatsızlık duyuyor. Türkiye'nin AT'ye üyelik arzusuna karşılık, Başbakan Özal'ın hacca gidişinin Brüksel'de ve diğer Batı başkentlerde İslam'a bağlılığının biraz abartılmış bir reklamı olarak görülebileceğini ve Türkiye'nin bir Avrupa ülkesi olmadığı görüşüne bir kanıt olarak öne sürülebileceğini düşünüyorlar.”[vii]

Göktürk, bu noktada ilginç bir hususa dikkat çekiyor: “O dönemin entelektüelleri [Türkiye'ye şeriat gelmesini engelleyen] tek güvence olarak [Özal'ın] karısının başının açık olmasını görürdü. Aslında Semra Hanım'ı daha çok severlerdi. Onu Özal'ı irtica getirmekten koruyan bir unsur olarak görürlerdi.”

Diğer yandan ise, Özal, ailesi ve dönemi, 'Cumhuriyet değerlerine ve ahlakına' zıttı bir ahlaksızlık, yozluk ve kötülük olarak temsil edilecekti. …özellikle geleneksel Atatürkçü entelijansiya için arabeskin, ahlaki yozlaşmanın, 'kıroloğun', 'kültürel filiztinizm'in (avamiliğin) sembolü, daha doğrusu tüm bu süreçlerin siyasi tezahürü ve vücuda gelmiş hali oldu.”[viii]

Özal'ın şort ve terlik ile asker selamlaması gibi devlet teamüllerini tuzla buz eden tavırları bile o dönem entelektüellerden destek görmeyecekti. Göktürk, “dönemin sözde sol entelektüelleri devlet resmiyetini ve ciddiyetini reddetmesine karşıydılar” şeklinde bir not düşüyor.

Başkanlık sistemi isteği ise diktatör olma arzusunun dışa vurumuydu. Bugün Özal'ı yerlere göklere koyamayan, Recep Tayyip Erdoğan'ın aksine, Özal'ın ne kadar demokrat olduğunu yazan Hasan Cemal, 1989 yılında Özal için şunları yazacaktı: “Kendi kurtarıcılığı ile karizmasına son derece inanmış bir siyaset adamı olarak, iktidarı hep tek başına kullanmak istemiştir Özal… Özal, parti hükümet ve parlamento çalışmasını dışlayarak, Konut’ta kendi üstünde odaklanan bir tek adam yönetimi kurdu.”[viii]

O dönem Özal'ı desteklemenin de bir bedeli vardı.

1987 yılında Cem Karaca, Özal'ın daveti ile Almanya'dan Türkiye'ye dönecek ve sol tarafından “ihanet” ve Özal'ın ekmeğine yağ sürmekle suçlanacaktı.[ix]

Dönemin popüler yazarlarından Emin Çölaşan, Özal dönemini şöyle tarif edecekti: “Yüzlerce, binlerce iş bitirici, yağcı, balcı, tokatçı, vurguncu'ların dönemi, 'başımıza bir Özal hanedanı' türemişti. Semra, Ahmet, Zeynep, Efe… Ve çevrelerini kuşatan yağcılar, yalakalar. Önlerinde diz çöken, ellerini öpen koskoca iş adamları, hanedanı hediye yağmuruna tutan papatyalar… Hasbahçe geceleri, dış gezilerdeki rezillikleri… Bir gazeteci olarak bu olayları hep tiksinerek izledim. Midem bulanıyordu, içimden kusmak geliyordu. 1989 yılında Turgut Nereye Koşuyor kitabını yazdım. Yayınevinden net 270 bin adet kitabın parasını aldım. Bir daha kırılması mümkün olmayan bir satış rekoruydu.”[ix]

O kitabı hatırlıyorum. Babamın kütüphanesinden bir gün çıkarmış, ilkokulda Özal'a büyük bir nefret duyarak okumuştum. Özal'a küfretmenin cool olduğu çevrelerde büyürken, o okullarda okurken, aslında anlatılmayan başka bir hikâyenin daha önemli olduğunu keşfettim zamanla.

O döneme dair hatırladığım başka bir anının aslında tarihi yazdığını fark etmiştim. 9 yaşında Özal'ın cenazesini izlerken, kalkıp Anadolu'dan gelen gözü yaşlı bir dede “Atatürk'ten sonra en büyük liderdi" demişti, Özal için, hıçkırıklarını tutamayarak. Tarihi yazanın öfkeli ve nefret dolu bir azınlık değil, adil ve hakkaniyetli bir çoğunluk olduğunu zamanla idrak ettim.

Özal, hataları ve günahları olan bir faniydi. Ancak sevapları bu ülkenin çehresini değiştirdi, milyonlarca insanın hayatına dokundu.

Özal benim içinde büyüdüğüm Türkiye'de iyiye, ilerlemeye, refaha, demokrasiye dair ne varsa, onun öncüsü oldu.

Bir hikâye bıraktı geriye, değeri zamanla anlaşılan bir hikâye. Entelektüel popülizme, sınıf kibrine, Kemalist ve sol bağnazlığa terk edilmemesi gereken bir hikâye.

Özal'ın yaptıkları aslında epey sınırlı oldu. PKK'nın yükseldiği dönemde, tüm çabalarına rağmen Kürt meselesini çözmeye gücü yetmedi. Ermeni sorununda yine ciddi bir adım atamadı, niyeti halisti ancak klişeler baskın geldi. Özellikle bu dönemde yükselmeye başlayan Alevi taleplerine dair kayıtsızlık devam etti. Özelleştirme ile ismi eş anlamlı kullanılmasın rağmen, döneminde bu konuda çok sınırlı yol katedildi. Kıbrıs meselesinde adım atılmadı.

Ancak Nilüfer Göle'nin tabiri ile bu dönem olumlu bir milat olacaktı. Sivil toplumun çıkışı bu devrin ürünü olacak, daha sonra yıkılacak tabulara ilk darbe bu dönemde vurulacaktı.

Özal'dan belki de asıl kalan miras, sonraki dönemlerin icraatlerinin zeminiydi. Özal, Türkiye'nin son on yılını görse muhtemelen bunda kendine haklı olarak paye çıkarır ve memnuniyetle desteklerdi. Özal'a ve AK Parti'ye eleştirel olanların da aynı görüşte olduğunu not düşülmeli, 2010 yılında İlhan Selçuk, şunları yazacaktı: “… tam bir fiyasko yaşanıyor ülkede, tuttuğun elinde kalıyor, her şey dökülüyor, kıyamet göstergeleri ortalığı sardı… Evet, 12 Eylül askeri faşizmi ile el ele ülkenin yazgısını belirleyen Özal, bugünkü durumun temellerini attı… Türkiye'yi bu noktaya getiren 'arabesk liberalizm', nam-ı diğer 'liboşizm'dir.”[x]

Ben Özal'ı demokrat, cesur, özgün bir put kırıcı olarak bilirim. Milyonların hayat kalitesini arttıran, bu ülkeyi dünyaya açan, imaj değil icraat derdi olan bir siyasetçi olarak bilirim.

Nimetleri ile büyüdüğüm ve hiç tanımadan müteşekkir olduğum Özal'ın hikâyesini çocuklarıma böyle anlatacağım. Ve onların nimetleri ile büyüdükleri Erdoğan dönemini böyle anla(t)malarını temenni edeceğim… Hata ve günahları olan bir döneme hakkaniyetle bakmalarını ve o dönemin büyük sevaplarını unutmamalarını tavsiye edeceğim. Umarım beni dinlerler ve bazen anlamanın yargılamaktan daha insani, daha değerli ve daha hakkaniyetli bir tutum olduğunu fark ederler…

…..

[i]     Doğan Gürpınar (2011), Ulusalcılık: İdeolojik Önderlik ve Takipçileri, Kitap yayınevi, syf 49.

[ii]    Age, syf 52.

[iii]   Age. syf 55.

[iv]   Age 55.

[v]    Age, syf 53

[vi]   Age, syf 52.

[vii]  http://www.turkiyegazetesi.com.tr/ceren-kenar/575833.aspx

[viii] Hasan Cemal, Özal Hikâyesi, syf 223

[ix]   Doğan Gürpınar (2011), Ulusalcılık: İdeolojik Önderlik ve Takipçileri, Kitap yayınevi, syf 57.

…..

[i]     19 Mart, 1989, Cumhuriyet

[ii]    15 Nisan 1988, Cumhuriyet

[iii]   22 Mayıs 1988, Cumhuriyet

[iv]   18 Haziran 1987, Cumhuriyet

[v]    http://www.turksolu.com.tr/267/basyazi267.htm

[vi]   7 Eylül 1988, Cumhuriyet

[vii]  7 Temmuz 1988, Cumhuriyet

[viii] Gurpinar 56-57

[ix]   Doğan Gürpınar, (2013) Düne Veda: Türkiye'de Liberalizm ve Demokratlık (1980-2010) Etkileşim Yayınları, syf 136.

[x]    5 Mayıs 2010, Cumhuriyet

- Advertisment -
Önceki İçerik
Sonraki İçerik