“Türkiye’nin içler acısı, sefil siyasal dünyası”nı takip etmek…

Tamam, gitmiyoruz bir yere ama bu “birçok” insanın “birçok” başka insana ya da bize yabancılığını/düşmanlığını ne yapacağız? Bu kadar şiddet, vahşet vs nerede duracak? Yokluk, yoksunluk? Hemen yanımızdayken bunlar, hayatımıza nasıl hiç yoklarmış gibi devam edeceğiz? Beyinlerimizin yapısı değişti mi o kadar?

Saat 10:00, 13.4079

Sabah günlük işleri bitirip yürüyüşe çıkıyorum. Böyle günlerde, her şey hızla akıp giderken, hızlı hızlı yürümek iyi oluyor, bir nevi ruh durumuna göre bedeni ayarlamak. Çok fazla veriyi proses etmeye çalışan zihnime yardımcı oluyor hızlı yürümek sanki… Güzel ülkemiz bize makûl bir hayatı münâsip görmüyor maalesef.

Artık ılımlı bir sonbahar günü sayılan Aralık başı günlerinin birindeyiz. Yürüyüş yapmak gibi makul, sıradan bir aktivite ile karşı karşıyayız.

“İlginç zamanlarda yaşayasın” bedduasını bir kez daha hatırlatmak istemezdim, ama gel gör ki, onu hatırlamadığım bir gün de geçmiyor.

İlginç zamanlarda sıradan bir yürüyüş yapmak mümkün değil.

Saat 10:30, 13.3897

Başımda bere, kulağımda kulaklık, gidiyorum katarın gittiği yere doğru… Katarın gittiği yönün tersine bana doğru gelen yürüyüşçülerle karşılaşıyorum. Yazlık yerlerin yaz dışı mevsimlerdeki kader birliği hissi var hepimizde. “Günaydın, günaydın” nidaları ile yürüyoruz. Aklıma her zamanki gibi Truman Show sabah selâmlaşmaları geliyor: “Günaydın ve sizi daha sonra göremezsem diye, şimdiden iyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler.” O derece pozitif hislerle doluyuz.

Saat 11:00, 13.4354

Bu internetten istediğini dinleme işleri çok gelişti, biliyorsunuz. Elimin altında neredeyse yüzlerce seçenek var. Önce nefis bir podcast ile başlıyorum. (https://cms.megaphone.fm/channel/aygen-aytac?selected=PFC7922301141)

Aşağı yukarı yaşıtım iki gazeteci kadın güzel güzel anlatıyorlar: Buralardan gitmeli miyiz? Buralar, büyük şehirler ya da Türkiye oluyor… Kavafis’in meşhur şiirini okuyorlar arada bir, benim de aklıma bu şiir gelirdi bu konuyu konuşacak olsam… “Aynı dili konuşmak bu işte” diyorum kendi kendime, en azından bir grup insanla aynı anda leb denince leblebiyi anlayıvermek.

“Aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?

Yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,

Kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,

Boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede…”

Saat: 11:30, 13.6169

Aynı dili konuşmak mevzuunu düşününce sorunun cevabını da bulmuş oluyoruz aslında.


Gitmemeliyiz bence, çünkü vatan diye bir şey var, doğduğumuz yerlerde kök salmayı seviyoruz, üstelik belli bir yaştan sonra bu bir hak hâlini alıyor. Sırtımızı dönmeme, geçmişimizden uzaklaşmama, ana dilimizi konuşma, çocukluk arkadaşlarımızla görüşme, çoluğun çocuğun büyüdüğünü görme, ölülerimizin mezarlarını ziyaret etme hakkımız var. En azından bazılarımız için bütünlük hissinin en önemli bileşenlerinden biri bu.

Memleket ne durumda olursa olsun, belli bir yaştan sonra terk etmek her anlamda çok zor, gittiğin yere ülkeni de götürüyorsun zaten, özellikle de o meşhur “belli bir yaş”tan sonra.

Saat: 11:54, 13.8522

Kendi çöplüğümüzü seviyoruz.

“Ne demiş uçurumda açan çiçek? Yurdumsun ey uçurum.”

Ayrıca, seçenekler varken, yapabileceği ama yapmadığı şeyler insanı sanki daha iyi anlatıyor. Her yapabileceğini yapmak, çokça gençlik hastalığı sayılır hem de.

Podcast’te şiirin devamını da okuyorlar:

“Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.

Bu şehir arkandan gelecektir.

Sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,

aynı mahallede kocayacaksın;

aynı evlerde kır düşecek saçlarına.

Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.

Başka bir şey umma –

Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,

Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.”

Saat 12:00, 13.6225

Tamam, gitmiyoruz bir yere ama bu “birçok” insanın “birçok” başka insana ya da bize yabancılığını/düşmanlığını ne yapacağız? Bu kadar şiddet, vahşet vs nerede duracak? Yokluk, yoksunluk? Hemen yanımızdayken bunlar, hayatımıza nasıl hiç yoklarmış gibi devam edeceğiz? Beyinlerimizin yapısı değişti mi o kadar?

Tabii ki, insan her şeye alışıyor, zamanla vicdanlar daha kolay susturuluyor.

Peki bu gündemden bir an bile kopamama, sürekli doları takip etme hâlimiz mesela, ne olacak? On dakika uzaklaşınca evhamlandığımız küçük bir bebek gibi döviz kurlarımız var. Sürekli kafamızdan asgari ücreti dolara çevirmemiz ve hayret etmemiz icap ediyor. Yaşanan zorluklara, acılara üzülmeyi falan saymıyorum. Kavgada yumruk sayılmıyor “netekim.”

Saat 12:30, 12.9823

Herhangi bir şeye sakince konsantre olup zamanın nasıl akıp gittiğini anlayamadan “eyleme” hâline ihtiyacımız var. Ama bu memleketin sürekli “evhamlanılası” durumu yüzünden hiçbir şeyi sükûnetle yapamaz hâle geliyoruz. Bir işe yaramadığını bile bile memleket için evhamlanmak da neyin nesi diye sorsak bile kendimize, elimizde değil, “aynen” devam… Aynen demişken, üstüne üstlük daha genç kuşakların bir de sosyal medya mecburiyetlerinin olduğunu hatırlıyorum. “Görünmek” zorundalar sürekli… Beterin beteri var.

Saat 12:44, 12.4686

Orhan Pamuk’un Kar romanında, Almanya’da yaşayan Ka memlekete döndüğünde şöyle bir saptamadan bahsediyordu: “…İstanbul’da gördüğü eski arkadaşları için tek gerçeğin Türkiye’nin içler acısı, sefil siyasal dünyası olması…”

Roman 2002’de yayımlandı. Dolayısıyla bu tespite referans olan dönem, onunla sınırlı olmamakla beraber, 90’lı yıllardı.

Sadece birebir şahitlik ettiğim yıllardan bahsetmek için, daha öncesine gitmiyorum, 90’lı yılların sefil siyasal dünyasını ise gayet iyi hatırlıyorum. 80’ler kadar acımasız değilse de çok dalgalı, çok irrasyonel ve tabii ki çok ilginç zamanlardı. Sonra gelsin 2000’ler… Gündem hep karışık, kıskanç bir insan gibi sürekli ilgi çekmeye çalışıyor. 2010’lar, 2020’ler… Memleket hep kaynıyor, günlük bir rutin olarak siyaseti düşünmek zorundayız sanki…

Saat 13:10, 13.3567

Uzun yürüyüşten sonra eve geliyorum. Hava nefisti, oksijen yüklemesi, zindelik hissi…

Her kitabını heyecanla beklediğim birkaç yazarın geçen ay çıkan yeni kitapları bir önceki gün elime ulaşmıştı. Birkaç tane de işaretli film beni bekler. Bir an önce mecburî işleri bitirip keyfî olanlara başlamak isteğiyle doluyum.

Ama kafam da dolu…

Saat 13:20, 13.0728

Seçimler erkene alınacak mı? Alınırsa ne olacak? Peki, ya alınmazsa?

Kim, ne zaman, hangi mecrada görevden affını isteyecek? Kim affedilecek? Kim kimi affedecek? Tehditler, hakaretler normal mi karşılanacak?

Kadınların, çocukların, hastaların, yaşlıların durumu ne olacak? LGBTTIQ’ya daha hangi harfler eklenecek? Kim kimi umursayacak?

Açıklanan resmi sayılara, ölçümlere güvenebilecek miyiz? Verilen sözlere güvenebilecek miyiz? Kime nasıl güveneceğiz? Güvenmeden yaşayabilecek miyiz? Çok mu açığız dışarıdan gelen her şeye?

Dış güçler mi iç güçler mi? Yer çekimi mi gök itimi mi?

Ekonomi batıyor mu? Nereye kadar yolumuz var? Ne kadar yaşayacağız?

Bir şey mi deniyoruz?

Saat 14:00, 13.2580

Hayat, doların iki zaman dilimi arasında aldığı değerleri takip edip endişelenirken başımıza gelenler midir acaba? Yoksa devreler yanıyor mu tek tek?

Not: Sayılar, 1 Aralık 2021 Çarşamba gününe aittir.