Vatandaşın arabası…

Tanabay’ın tek isteği çok sevdiği atın Kırgız bozkırlarında huzur içinde yaşayıp yılkı atı olarak ölmesidir. Bu amaçla Gülsarı ile çıktığı yolculukta kendi gençliğini, ülkenin durumunu sorgular. Ülkenin değişiminde kendisinin de katkısı ve emeği olan Tanabay, aslında değişim adı altında bütün değerlerin sökülüp atıldığının farkına varır varmasına da artık iş işten geçmiştir.

Dünyaca ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov, Sovvetler Birliği Stalin dönemi zorbalığını Elveda Gülsarı’adlı romanında bir doru at üzerinden anlatır. Roman kahramanı Tanabay, gençliğinde rejim için çalışmış, bütün emeğini ve enerjisini vermiştir. İlerleyen yaşlarında, at yetiştiriciliği yapan Tanabay’ın çok sevdiği Gülsarı adını verdiği at elinden alınır. Her defasında verildiği yerden kaçıp Tanabay’ın yanına gelen Gülsarı, rejimin müfettişleri tarafından tekrar tekrar alınıp başka yerlere verilir. Bu kaçışlardan sorumlu tutulan Tanabay’ın rejim adına hareket edenlerle sürekli başı derde girer. Bu durum onun yaşadıklarını sorgulamaya götürür. Gülsarı, güçten düşüp iş göremez hale gelince at yeniden Tanabay’a verilir. Tanabay’ın tek isteği çok sevdiği atın Kırgız bozkırlarında huzur içinde yaşayıp yılkı atı olarak ölmesidir. Bu amaçla Gülsarı ile çıktığı yolculukta kendi gençliğini, ülkenin durumunu sorgular. Ülkenin değişiminde kendisinin de katkısı ve emeği olan Tanabay, aslında değişim adı altında bütün değerlerin sökülüp atıldığının farkına varır varmasına da artık iş işten geçmiştir.

Memleket de son yıllarda Cengiz Aytmatov’un anlattığı hikayedeki gibi hızlı bir değişimin içine girdi. Fakat bu değişim olumlu anlamda değil daha çok yokuş aşağı giderken freni patlayan kamyon gibi. Memleket ahalisi olarak ne zaman duvara çarpıp duracak diye bekliyoruz. Belki de çoktan çarptı biz farkında değiliz.

Ekonomi alanında alınan kararlar her geçen gün halkı fakirleştirip alım gücünü azaltırken elbet çok az kesim parasına para katıp daha da zenginleşiyor. Büyük kitleler hızla fakirleşmeye doğru itilirken, bu hızlı değişimde orta sınıf alt sınıfa doğru itilerek fakirlikte eşitlik sağlanmak isteniyor belli ki. Bütün bunlar yaşanırken giderek halktan kopan onu anlamak istemeyen bir iktidarla karşı karşıyayız. Halkın sorunlarına çözüm üretmek yerine yaşananlara itiraz edenlere karşı şiddetin dozunu artıran iktidar, neredeyse her hak talebini kendisine karşı yapılan düşmanlık olarak görüyor.

Önceki gün Hendek’te geçen yıl yedi işçinin ölümüyle sonuçlanan havai fişek fabrikasında meydana gelen patlamanın duruşması vardı. Tutuklu yargılanan fabrika sahibi ölen işçilerin ailelerini ‘servet düşmanlığı’ yapmakla suçladı duruşmada. Zamanın ruhuna uygun bir suçlama; öyle ya, kazancın yanında ölen birkaç işçinin lafı mı olur?  Fabrika sahibinin söyledikleri ülkenin hücrelerine yerleşmiş durumda. Yaşadığı yeri korumak isteyen doğasına sahip çıkanlar da aynı şekilde suçlanıp, karşılarına kolluk kuvvetleri çıkarılıp aynı şiddete maruz bırakılmıyor mu? Ülkenin en batısından en doğusuna kadar hemen hemen her itirazda karşılaşılan bu şiddet manzaralarına insanlar şaşıramıyor bile.

Halktan giderek kopunca sorunlarda değerini yitiriyor, görünmez oluyor bir anda. Tüketici her gün artan fiyatlardan yakınırken, üreticiler de üretim aşamasında artan maliyetlerden şikayet ediyor. Üretici geçen yıldan beri 4-5 kat artan gübre, mazot, yem gibi üretim maliyetleri yüzünden üretim yapamaz duruma geldiklerini duyurmaya çalışıyor. Bankalara borcu olmayan, bağı bahçesi, traktörü, ineği ipotekli çiftçi hemen hemen yok gibi. Hal böyle olunca üretmemek,  üretmekten çok daha karlı hale geliyor bir zamanların kendi kendine yetebilen tarım ülkesinde. Bunun da kolayını buluyor elbet iktidar. Uzak diyarlardan gemilerle getirilen tarım ürünleri limanda bekletilirken bir gecede vergi indirimine uğrayarak ülkeye sokuluyor. Zaten bu ülkede yeni sistemin gereği her şey geceleri oluyor. Halk uyku mahmurluğundan uyanamadan olan bitenin farkına varmasın diye.

Şimdilerde memlekette çeltik hasadı başladı.  Pirinç, üretim aşaması başından sonuna kadar en zahmetli olan tarım ürünü. Yıllar önce bir haber vesilesiyle tanışmıştım pirinç üretimiyle. Pirinç üretilen tarlanın etrafını taş duvarlarla çevireceksin su tutsun diye. Suların içinde filiz veren çeltiklerin arasından ayrık otlarını ayıklayacaksın balçık tutmuş tarlanın içinde, sonra hasadı ve pirincin ayıklanması. Yıl boyu üretilirken eziyet çekilen pirincin taban fiyatını geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan ton başına en pahalısı 5.500 lira olarak açıkladı. Bu tavan fiyat ölçülerine göre fiyatlar ton başına 4 bin liraya kadar belirlenecekti. Üreticiyi elbette memnun etmedi bu fiyat. Bununla birlikte TMO üreticiden sınırlı tonajda pirinç alacağını açıklayınca o beğenmedikleri fiyatı bulamaz oldu. Sonra ne mi oldu, tam hasat başlayacağı sırada ithal pirince sıfır gümrük vergisi geldi.

Kapıcının da arabası…

İki gün önce Osmaniye ilinde arabasını satıp at alan bir adamın hikayesini izledim televizyon haberinde. İzlediğimde abartılı bulduğum haberde adam şehre onunla gidip geliyordu. Adam, haberde atın çok iyi bir ulaşım aracı olduğunu, mazotu, pulu, muayene gerektirmediğini anlatıyordu ironik bir dille. İzlediğimde gerçek üstü bulduğum bu hikaye aslında ülkenin gelecekteki gerçeği olmaya aday. Memleketin giderek yoksullaştığı, halkın alım gücünün kaybolduğu eleştirilerine karşın Ak Parti sözcüleri vatandaşların ellerindeki telefonlardan kapılarının önündeki arabalardan bahsederek böyle bir şeyin olmadığını söylüyordu. En son Cumhurbaşkanı Erdoğan bunu dile getirdi, “ Kapıcıların da arabası var” diyerek. Ne de olsa bazı iktidar teorisyenlerine göre ülkeye tekerlek Ak Parti iktidarından sonra gelmişti. Geriye doğru hızla gittiğimize göre kapıcılardan başlayıp vatandaş arabalarını elden çıkarabilir. Fakat ortada şöyle bir sorun var, bu ülkede vatandaş bir araba alabilmek için iki araba parası da devlete vergi olarak ödüyor. Bizim ülkenin vatandaşları dışında kimse bu arabaları almaz. Sonrasında Gülsarılar yetiştirip, kağnılara koşarız.

Müfettişler gelip el koyana kadar…