Yabancı yatırımcıyı kaçmadan yakaladım

Ona yabancı yatırımcılar olarak ne hissettiklerini, nelerden rahatsız olduklarını sordum. Dürüstçe cevaplayacağını, ama bir şartının olduğunu, anonim kalmayı ve ismini vermek istemediğini söyledi. Zaten sormamıştım. Yatırım yaptıkları ülkede güven ortamı aradıklarını söyledi. Kendilerini rahat ve güvende hissetmedikleri yerlerde durmadıklarını da ekledi. İşte o anda yabancı yatırımcının çocukluğuna inmek gerektiğini anladım. "Baba figürü eksik sizde" dedim.

Yabancı yatırımcının ülkeden kaçtığı haberlerini bir süredir duyuyordum.

Geçtiğimiz gün çamaşırları asarken haberlerde bir yabancı yatırımcının daha Türkiye’de yatırım yapmaktan vazgeçtiği söylenince kan beynime sıçradı. O sinirle elimdeki ıslak tişörtü çırpmadan asmış bulundum. Bilen bilir, bu çok yanlış bir harekettir. Kuruduktan sonra ütülemek zorunda kalırsınız.

Kaç oldu bu? Geliyorlar ülkeye, diyelim Denizli’ye, köfte yiyip Pamukkale’yi geziyorlar, fabrika için yer bakıyorlar, anlaşmalar yapıyorlar, sonra bir bakıyorsun, hop, “biz vazgeçtik.” Bu nedir yahu? Siz ikizler burcu musunuz? Yatırım yapacaksanız yapın, yapmayacaksanız yapmayın.

Bir yabancı yatırımcıyla konuşup meseleyi anlamam gerekiyordu. Ülkeyi terk etmek üzere olan bir tanesini güç bela görüşmeye ikna ettim. Biletini ertesi güne aldırdıktan sonra bir pastanede buluştuk.

Hayatımda ilk defa yabancı yatırımcı gördüğüm için biraz tedirgindim. Ama o benden de tedirgin çıktı. Sürekli gözü kapıdaydı. Bileti ve pasaportu masanın üstündeydi. Ürkek bir güvercin gibi etrafı kolluyordu. Garson yanlışlıkla tabak düşürdüğünde panikleyip kaçmaya çalıştı. Onu omzundan tutmak için hamle yapınca garsonla beraber üçümüz de yere serildik. Kolum epey acımıştı ama yabancı yatırımcı kaçmasın diye verdiğim mücadeleden de gurur duyuyordum.

Tekrar masaya geçtik. “Bak hocam,” dedim, “ülkede bir şeyler yolunda gitmeyebilir, ama siz de bir dönüp kendinizi sorguladınız mı, ben neden bu kadar ürkeğim diye? Biz sizi ürkütmemeye çalışıyoruz ama siz de biraz adım atın. Bu nedir yahu?”

“Ben bir an şey sandım…” diye bir şeyler geveledi.

Endişeli gözlerle bakarken garson geldi. Ben çay söyledim, o ise kahve istedi. “Çay daha ucuz gibi görünse de hemen soğuyacak ve sürekli bir tane daha söylemek zorunda kalacaksınız,” diye başladı bana ders verir gibi, “kahve ise soğusa bile içilebilen bir şey, daha kârlı.”

“Hocam biraz anı yaşayın,” diye cevapladım, “nedir bu gelecek kaygısı, bi salın.”

Kafasını “öyle cahilsin ki” manasında iki yana salladı.

Çayı şekersiz içtiğimi görünce şekerleri alıp cebine attı. Böyle böyle zengin oluyorlar demek ki, diye düşündüm. “Bugüne kadar içtiğin her çayda şekerleri toplasaydın,” dedi gözlerimin içine bakarak, “şu anda şeker fiyatlarını belirliyor olurdun.”

Şeker fiyatlarını niye belirlemek isteyeyim ki?

Ona yabancı yatırımcılar olarak ne hissettiklerini, nelerden rahatsız olduklarını sordum.

Dürüstçe cevaplayacağını, ama bir şartının olduğunu, anonim kalmayı ve ismini vermek istemediğini söyledi. Zaten sormamıştım.

Yatırım yaptıkları ülkede güven ortamı aradıklarını söyledi. Kendilerini rahat ve güvende hissetmedikleri yerlerde durmadıklarını da ekledi.

İşte o anda yabancı yatırımcının çocukluğuna inmek gerektiğini anladım. “Baba figürü eksik sizde” dedim.

Hayretle bana bakarken sözlerime açıklık getirdim: “Evinizde güven ortamı olmadığı için bütün ömrünüz bunu aramakla geçiyor. Yatırım filan sadece maske, sizin derdiniz aslında kaybettiğiniz çocukluğunuz.”

Sinirleri bozulmuş gibi kafasını iki yana salladı. “Bu şekilde anlamsız konuşmaya devam ederseniz korkarım burayı terk etmek zorunda kalacağım.”

Kendimden emin bir istihza ile gülümsedim. “Bak gene aynısını yapıyorsun,” dedim. “Ne yapıyorum” diye sordu. “Kaçıyorsun,” dedim. “Ama…” diye başlayacak oldu. “Şşş…” diye susturdum onu, “endişelenecek bir şey yok, ben burdayım.”

Şaşkın gözlerle bana bakarken yerimden kalkıp karşıya, yanına geldim. Samimiyet içeren kaba saba hareketlerle kafasını koltuk altıma sıkıştırıp saçlarını çekiştirdim.

Yanaklarını sıkıştırıp salladım.

Gözlerinin nemlendiğini, dudaklarının ağlamamak için titrediğini görebiliyordum. “Hiçbir yere kaçmıyorsun” dedim, “seni bırakmıyorum.”

Masanın üstündeki biletini alıp gözlerinin içine baka baka yırttım ve ağzıma atıp çiğnemeye başladım. Çiğneme olayına gerek yoktu belki ama bayat çayın tadı da gitmiş oldu.

Yaptığım bu bilet yırtma hareketi bardağı taşıran son damla olmuştu. Yabancı yatırımcı gözümün önünde çocuklar gibi hıçkırmaya başladı. Ses etmedim. Yılların birikmişliği gözyaşı olup aktı. Babacan bir tavırla ona sarıldım ve o sakinleşene kadar öylece durdum.

Kalktık. Hesabı öderken yalandan eline vurup “hayatta olmaz” dedim ve elimi cebime attım. Hemen kabullenip kartını cebine koyunca hesap bana kitlenmiş oldu. Ben yirmi lira kaybettim, Türkiye bir yabancı yatırımcı kazandı.

Bu görüşmede yaşananlar, yabancı yatırımcıya olan yaklaşımım ülke ekonomisi için çok önemli dersler içeriyor. Yok hukuk devletiymiş, yok güven ortamı, yok şu, yok bu… geçin. Bu yabancı yatırımcı dediğimiz insanlar kendi gölgesinden korkan tipler. Şimdi bunların dediği gibi yapsanız, her şey yolunda olsa, bunlar işin içinde bir bit yeniği olduğunu düşünüp gene kaçarlar. “Her şey fazla yolunda gözüküyo, bi ketenpereye gelmiş olmayalım” derler.

Yani yabancı yatırımcının suyuna gitmeyeceksin. Sırf bunları memnun etmek için yıllardır alıştığımız kuralsız ortamı bozmaya gerek var mı?