Yaşam ve ‘değersizlik duygusu’ üzerine – Tuna Tüner’i Anmak (2)

İnsanların haysiyet yoksunluğu, maalesef sırf kendi cehennemlerinde yaşamaları ile sonuçlanmıyor, toplumu da ifsad ediyor ve cehenneme çeviriyor, tıpkı Platon’un, Devlet’te konuşturduğu Sokrates’in de söylediği gibi...

Geçen yazımda Tuna Tüner’in Yeni Yıl Özel Yayını üzerinden, insanın kendine değer vermesi ile ilgili birkaç kelam etmiştim ve son olarak “tam da bu noktada yine karşımıza çıkan dekadansın artık oldukça görünür sosyal semptomları ile ilgili bir özeti de Dücane Cündioğlu’nun vakti zamanında yaptığı küçük bir paylaşım üzerinden hatırlıyorum” demiştim; şöyle bir şeydi ve ben bu tanımlamayı çok benimserim; kişinin kendisi ile ilişkisi “haysiyet”, kişinin başkası ile ilişkisi ise “itibar” ile ilgilidir. İşte acı olan şu ki, haysiyetini, yani öz değer duygusunu kazanamamış ya da bunun eksikliğinin bilincinde bile olmayan insan kitleleri, nerede ve hangi konumda olurlarsa olsunlar, itibar delisi olarak her şeyi yapabiliyorlar ve bu durum gündelik hayatta, her yerde, artık hiç görmediğimiz kadar karşımıza çıkmaya başlayan kompleksli ve statü bağımlısı, şahsiyetsiz gölgelerin çoğalmasına yol açıyor.

Aslına bakarsanız bu başlı başına ele alınmaya değer bir mesele. Ancak burada şu kadarını söyleyebilirim ki, insanların haysiyet yoksunluğu, maalesef sırf kendi cehennemlerinde yaşamaları ile sonuçlanmıyor, toplumu da ifsad ediyor ve cehenneme çeviriyor, tıpkı Platon’un, Devlet’te konuşturduğu Sokrates’in de söylediği gibi… Hangi işi yapıyor olursa olsun, çıplak gözle görülebilecek kadar makam ve mevki hastası kişilerin, iş arkadaşları ile ilişkisinden tutun da, astlarına yaptığı muameleye kadar her türlü çapsız tutum ve davranış, toplumda öncelikle hukukun ciddi bir yara almasına yol açıyor –hukuk dediğimiz, insanların hiç fark edemedikleri en mikro alanlarda bile mevcut, çünkü hak ve adaletle ilgili, oysa ülkede, “işini kılıfına uydurma” anlayışı hüküm sürüyor, o nedenle, kılıfı görenler, arkada ne dolaplar döndüğünü çıplak gözle göremeyebilirler bile çoğu zaman…

Keza özel ilişkilerde de bu böyle; gözlemlediğim ve bildiğim en çarpıcı örneklerden biri olarak, çiftlerin, birbirlerini kıskandırmaya çalışmaları evliliklerin de bitmesine neden olacak kadar ciddi bir sorun; böyle durumlara şahit oldum ya da bu tür tecrübeleri duyduğum zamanlar oldu. Bir insan, özeline almış ya da alacak olduğu bir diğer insanın, kendisine ancak bir başkası üzerinden değer verebileceğini düşündüğü anda, zaten o değeri kendisi yok etmiş oluyor, yani öz değerini düşürüyor ve böyle yanlış bir tutumla ve bir ilişkide en yapılmayacak şeyi yaparak, eline aslında bir ateş topu almış olduğunu fark etmiyor bile. Sonuç, elbette karşısındaki kişinin ve ilişkisinin onuruna yaptığı bu saygısızlık nedeniyle -ki aslında kendisine yaptığı bir saygısızlık ve haksızlıktır bu- o evlilik eninde sonunda bitiyor doğal olarak. İşte bütün bu örnekler, insanların yetişkin olma ve öz değer bilincinden ne denli uzak olduğu ile ilgili, ister iş hayatında, ister özel yaşam alanlarında olsun. Burada konuştuklarım çok bariz örnekler fakat değersizlik duygusunu gündelik yaşamın her alanında, her küçük ayrıntısında görmemiz mümkün. Elbette ne kadar şuurlu ve yapıcı insanlar olursak olalım, bunu kendi psikolojimizde gözlemlemediğimiz, iç gözlemimizde yakaladığımız anlar da olabilir ve böylesi bir toplumda bu da çok normal aslında, ancak önemli olan, bunu öncelikle “fark edebilmek”. Zira farkındalık, her işin başı ve ancak farkındalıklarımızla, kendi yaşam alanlarımızda doğru teşhisleri koyarak yeni çözümler üretmemiz mümkün olabilir.

Diğer yandan öyle bir çağda yaşıyoruz ki, bilgi bedava!.. Ve maalesef, insan, bir şeyin “bedava” oluşunu, onun “düşüklüğü” gibi algılamaya meyilli bir yaratık –oysa en değerli şeyler de bedavadır… Çünkü biz, emek vermek üzere kurulu bir boyuttayız aslında –hatırlayalım; zamanında kocaman bir ideoloji, meşhur bir büyük anlatı olan Marksizm bile bu kavram üzerine kurulmuştu… Oysa emeğin ne olduğunu anlamamız için, Marksist olmamıza gerek yok ve belki biraz da ondan, bir şeyin ancak bedeli olduğunu gördüğümüz zaman onun değerli olabildiği gibi bir yanılgıya düşebiliyoruz. Elbette bu yaşamın esprisi biraz da o; her şeyin bir bedeli var bir yerde… Fakat diğer yandan insanları birbirlerinden kişisel değer olarak ayrıştıran noktalardan biri tam da bu meselede düğümleniyor belki de; kanımca, ancak asil insanlardır ki, bedava olanın içindeki değeri de görebilirler, meğerki o gerçekten de değerli olsun… Konumuz açısından örnek mi? Youtube’da yüzlerce binlerce psikoloji videoları, meditasyonlar, dersler vs. hepsi bizim için bir tık uzaklıkta iken, bunlara hâlâ bazılarımız yönelebiliyor. Eskiden, bilgi için, kaç günlük yola gidilir, kaç yıl hizmet edilirdi üstatlara, işte bugünkü imkanlardır ki, her şeyin değiştiği sanısını yaratıyor bizde, oysa daha dikkatli bakınca, durum pek de öyle değil; vefa, yine vefa, arayış, yine arayış… Ya da farkındalık ve bilgiye ulaşma arzusu, en doğrusu da, kendini bilme, kendini tanıma ve tanıdıkça da yeniden oluşturma, kendini inşa etme istenci, yine sadece “bağzı” insanların harcı. Eskiden düşündüğüm bir şey vardı, sanırım bu düşünce kendini sık sık tekrarlıyor bende; insanlık tarihi boyunca, değişen aslında sadece form, öz hep aynı kalıyor bir açıdan. Ve Habil ile Kabil’in hikâyesi devam ediyor…

* Tuna Tüner’in düşündürdükleri, devam edecek.

Önceki İçerik“Arzu sosyolojisi”nde kahve
Sonraki İçerik“Fosforlu Cevriye”: Aşk nasıl bir şeydir? Namus ne değildir?