“Beklemek özgürleştirir nihâyetinde; taklitle başlar aramak”

Her beklemek bir demlemek değil mi, sonradan keyfini çıkaracağınız? Beklemek de bir emek; yalnız bittiğinde tadarken değil, yaparken de keyif aldığınız bir yemek.

11.01.2016 05:09
Ali -Rana Atılgan

alirana1963@gmail.com

“Günlerden bir gün...” Sanki masal anlatırmış gibi başladım. Böyle başlayınca günün bir önemi yok gibi geliyor insana. Herhangi bir gün işte. “Şimdi söyleyeceklerim” diyor anlatıcı, rastgele bir gün için de geçerli olabilir. “Haftanın hangi günü, ayın hangi haftası, yılın hangi ayı olduğu daha sonra söyleyeceklerim için önemli değil” demek istiyor. Yok, benim anlatacaklarım için böyle değil. Gün önemli. Hattâ ay ve yıl da öyle; ama onları sonraya sakladım.

 

Günlerden Cumartesi. Güneş parlıyor. Böyle parladığına göre aklında ne var acaba? Metroda seyahat ederken, içerinin ışığı ile dışarının karanlığı arasındaki cama yapıştırıp yüzünüzün çıkartmasını, saçınızı düzelttiğiniz olmuştur. Bilincinizin henüz sizinle yüzleşmeye cesaret edemeyen kısımları, o günü, o andaki hâlet-i ruhiyenizin muhasebesini tutmuştur. Karanlığa bile bakmaya meyletmişseniz, çok sıradan bir gün olmayabilir. Paylaşmak için can attığınız bir fikri birilerine aşılamaya gitmiş olabilirsiniz; veya bu ay yapmak istedikleriniz ile ilgili destek arıyorsunuz. Hatırladınız, değil mi? Ya da bilincinizin dönem sonu değerlendirme dökümü geldi; gördünüz. Ele avuca sığmayan bir haliniz vardı; pırıl pırıl parlıyordunuz.

 

Günlerden Cumartesi. Güneş parlıyor. Ben mi? Bekliyorum. Beklemeyi seviyorum. Sonunu bildiğim filmlerdeki ayrıntıları gizlendikleri yerlerinden çıkarmak için, aynı filmi ikinci, üçüncü kez seyretmeyi sevdiğim gibi seviyorum. Bir duruşma sahnesi. Yargılanan ünlü bir bölge savcısı. Filmin sonunda katilin savcının eşi olduğu ortaya çıkıyor. Dönüp bakıyorsunuz, yönetmen filmin içinde kaç kere savcının eşini öne sürmüş. Göstermiş mi, belli etmiş mi? Filmin tekrar içine girip, sonucunun izlerini arıyorsunuz. Benim bekleyişim de biraz böyle. Sonu belli bu bekleyişimin. Arayacak. Bir vakti var mı, ne zaman arayacağını biliyor muyum? Evet; aslında var. Arkadaşlarıyla beraber olacağını söyledi. Onlardan ayrıldığında arayacak.

 

Günlerden Cumartesi. Güneş parlıyor. Şimdi öğlenden sonramı demleyeceğim çay gibi. Her beklemek bir demlemek değil mi, sonradan keyfini çıkaracağınız? Beklemek de bir emek; yalnız bittiğinde tadarken değil, yaparken de keyif aldığınız bir yemek. Birkaç tane farklı uğraş bulacağım şimdi beklerken. En sevdiklerimden seçeyim. En beğendiğim dergideki, en ilgi çekici görünen yazıyı okuyayım meselâ. Sonra, en beğendiğim dizinin, en son internete düşmüş bölümünü seyredeyim. Bunları yaparken ararsa, O’na da anlatırım. Naklen. Sanki dergideki hikâye evin bir köşesinde geçiyormuş gibi; ya da, dizinin kahramanları şu anda hayatlarının en önemli kararlarını alıyormuş gibi.

 

Günlerden Cumartesi. Güneş parlıyor bana. Ya da en iyisi biraz daha düşüneyim bir aydır aklıma pelesenk olmuş şu problemi. Beklerken düşünmeyi seviyorum. Hangi parçacıklar aklımda nereleri açıp kapıyorsa, hangi yolaklara düşüyorsa, bunları biraz daha kendi başlarına yapıyorlar sanki. Aklımın bir kısmı bekleme odasında olduğu için, her tarafa hükmedemeyip, özgür bırakıyor olmalı diğer kısımları. O özgürlüğün çaktırmadan beslediği rastgelelik, aynı adacıklarda tekrarlanıp duran hareketleri denize açıyor.

 

Günlerden Cumartesi. Güneş hâlâ parlıyor. Makaleyi okudum. Dizinin bir bölümünü izledim. Bekliyorum. Evet, düşünüyorum diğer taraftan. Bir deste, bilmem ki, belki 120-150 tane küçük kağıdı önüme alıyorum. Seçkisizce sayılar atıyorum aklımdan ve üzerlerine yazıyorum: 3, 5, 8, 13, 2, 4, 6, 10, 23,... Bir de O’nun adını yazıyorum arada sırada; bazen sık sık. Önümdeki kağıtlar bitiyor. Herhalde 50-60 kere yazmışımdır adını. Diğer kağıtlarda da sayılar. Ufaklığı çağırıyorum. “Karıştırır mısın şu kağıtları; hiçbir düzen kalmayacak şekilde lütfen!” Sonra tüm kağıtların yarısını sağıma koyuyorum, diğer yarısını da soluma. Telefonuma her “n’aber” mesajı düştüğünde, her kısa mesaj gelişinde, her telefon çalışında, her elektronik posta kutuma vardığında, göndericiye bakmadan, gelişigüzel sağımdan ve solumdan kağıtlardan bir tane çekip, üzerinde yazanı okuyorum.

 

Günlerden Cumartesi. Güneş Sarayburnu’nun ardında kaldı. Tam saymadım; ama kağıtları önüme dizdiğimden beri 5-6 tane kısa mesaj gelmiş olmalı; çoğu reklâm; bir o kadar da “n’aber” mesajı. Dört tane elektronik posta geldi. Yine üç veya dört kere telefon çalmış olmalı. Önümdeki kağıtlara baktım. Son zamanlarda elime aldığım kâğıtların çoğunda O’nun adı yazıyor. Ufaklığı çağırıyorum. Muzip muzip bakıyor. “Birşeyler tezgâhladın, değil mi” diyorum. “Evet” diyor. “Bir yarısına O’nun ismini çok daha fazla koymuştum. Ne zaman anladın?” “Zaman geçtikçe, arayanın soranın O olmasını istediğimden herhalde” diyorum; “bir şekilde hissetmiş olmalıyım. Sağıma koyduğum destede daha fazla görmeye başladım O’nun adını. Demek ki, beklerken özgürleşmiş aklım, dileklerimi benden önce keşfetmiş. (*)

 

Günlerden Cumartesi. Az önce tamamen karardı gökyüzü. Yıldızlar birer ikişer kendilerini göstermeye başladılar yol, iz arayanlara. Ben mi? Arıyorum. Aramayı seviyorum. Sonucunu bilmediğim problemlerin çözümlerini aramayı seviyorum; çözümünü başkalarının bildiği bulmacaları yeniden çözmeyi değil. “İkincisi olmadan, birincisi olmaz” diyorlar. Kimbilir? Belki de aradığım problem budur. Elimdeki çözümü bilinmeyen problemi, çözümü bilinen problemlerin bir bileşimi olarak ifâde etmek. “Simyacılık gibi” dediğinizi duyar gibi oldum. (Kinâye emojisini buraya koyarım sonra. Yoksa, bir kinâye emojisi çizilecek.) Örnek istiyorsunuz değil mi?

 

Hayranlık derecesinde sevdiğim, çok geç tanıştığım bir mentorum büyük bir sabırla dinlediği konuşmamın sonunda sohbet ederken şöyle demişti: “Lütfen Rânâ, bir makaleyi, bir kitabı okumaya başladığında, aklına gelen ilk çatallanmayı, dallanmayı fırsat bil ve o metinden, o kitaptan çık! Mutlaka aklına yeni sorular gelecek. Sıva kollarını ve çözmeye koyul.” Şaşırmaktan tâkip edememiştim. O ise yaşınının dilinde yoğunlaştırdığı zekâsıyla hızlanmış gidiyordu: “Biliyorum; ee, aynı problemi çözeceğim, o zaten çözülmüş diyeceksin. İnan bana hiç aynısı olmayacak. Aynısı olsa bile bu çözüm yolu senin olacak.” Giremiyordum araya. Yıllardır “iyi ki araya girememişim” diye düşünüyorum. Girseydim eğer, “bunun taklit etmekten ne farkı var” diyecektim. Aradaki fark uzun bir yolculukmuş meğer!

 

Kapı mı çaldı? Günlerden Cumartesi. Aylardan Ocak. Yıl 2016.

 

(*) http://www.wired.com/2010/11/self-comes-to-mind/ (Yazının hemen başındaki deneyden uyarlanmıştır

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(2)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

vaveyla 14.01.2016 13:15:15
Yazının başında itibaren beklenen olarak okudum . Fakat sıradan bir cumartesinin bu denli anlamlandıran bekleyısın , beklenenden dolayı değilde gelmeyenın kafanızda olusturdugu yuzlerce soru işaretinin tek bir soru olmasına karşı oluşmuş bir tutum gibi . Beklenen amaçtan çok araç gibi ... Bir sorunun bencede yüzlerce farklı çözüm kanalları vardır . Soyut olan kavramlarda bilhasta saniyeler yarışır ınsanın kendısı üretme konusun da bu nedenle arayışta olduğunuz zamanlar bana göre ikinci kişiler hep araç olmuştur . Soru aramak cevap bulmak için . Sonlarda şu cümleniz dikkatimi çekti. “Biliyorum; ee, aynı problemi çözeceğim, o zaten çözülmüş diyeceksin. İnan bana hiç aynısı olmayacak. Aynısı olsa bile bu çözüm yolu senin olacak.” Her zaman kulagı tersten tutanlar olacaktır . Fakat bence sorunları çözmek soruları cevaplamak yek olmak ,tek olmak konunun kişiyle olan bağıyla alakalı . Bir kakdüs nasıl olurda sismiş bir balona sarılmayı arzulayabilir mesela..
vaveyla14.01.2016 13:16:20
Ve bana gore hayatta sorular sormak ve cevaplar aramak yapılmamısı yapmak ,söylenmemişi söyleyebilmek için benlik farkındalğı olması onemlı .