Yine mi kayyım!

AK Parti iktidarının üç büyükşehir belediye başkanını görevden almak suretiyle, milliyetçiliği tekrar köpürtmeyi hesapladığı da anlaşılıyor. Zayıflayan Cumhur İttifakı’nı pekiştirmeyi, Millet İttifakı’nda ise Kürt sorunu etrafında bir çatlak yaratmayı umuyor. Muhalefet olayın vahametinin farkına varmış görünüyor. Millet İttifakı’nın iki partisi, konuya demokrasiye sadakat, milli iradeye saygı ve hukuka uygunluk zemininde yaklaşıyor.

25.08.2019 09:28
Atilla-Aytemur

andaytemur@ttmail.com

Ağır seçim yenilgisi sonrasında AK Parti’nin kendine çeki düzen vermesini bekleyen herkes yanıldı.

 

Yargı reformu hazırlığıydı, Kürt sorununda bazı kucaklayıcı demokratik adımlar atılmasıydı… derken kayyımlı yıllara yeniden dönüldü.

 

HDP’nin Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediye başkanları koltuklarına bile doğru dürüst oturmamışken görevden alındı.

 

Sebep?

 

Alışkanlıktan olsa gerek, gözüm bu kentlerde hendek, barikat, çatışma gibi şeyler aradı ama hayli zamandır yok.

 

Seçimler daha dün yapılmış sayılır; halen sandığın dumanı tütüyor.

 

Herkes gibi benim de aklıma seçim döneminde iktidar ve AK Parti sözcülerinin “Seçilseler bile görevden alır, kayyım atarız” dedikleri geldi. Doğrusu pek inanmamış, seçmeni caydırma salvoları diye yorumlamıştım.

 

Dehşetli yanıldım.

 

Millet iradesi mi! Geçiniz bir kalem…

 

İktidar allem edip kallem edip ne dediyse yaptı ve halkın seçtiklerini siyasi kararla görevden aldı.

 

Yok millet iradesiymiş, yok demokrasiymiş, yok sandıkla gelen sandıkla gidermiş… gibi mevzulara hiç mi hiç takılmadı.

 

Kafasına koyduğunu yapan bir iktidar!

 

Halbuki bu başkanlar, aday olmak için vakitlice devletten tapu gibi temiz kâğıdını alıp YSK’nın kapısını çalmışlardı. YSK da onlara “Seçime aday olarak girebilirsiniz ve eğer seçilirseniz ben de size başkanlık mazbatasını veririm” demişti.

 

Bunu gören halk da “devlet yamuk yapmaz” diye düşünerek, seçimde bu adaylara basbayağı ciddi oranlarda oy verip kayyımlı dönemi bitirmişti.

 

Sandıklı demokrasi bu ya; netice itibariyle kayyımla gönderilenler, halk iradesinin tartışmasız tecellisiyle geri gelmişlerdi.

 

Eğer seçmen kayyımlı dönemden, o yere göğe sığdırılamayan faaliyetlerden ve kayyımcı partiden memnun olsaydı, hiç şüpheniz olmasın, iki eli kanda olsa bile koştura koştura sandığa gider, onlara da oy verirdi.

 

Zaten demokrasi, milli irade gibi ağzımızdan düşürmediğimiz kavramlar da bu hikâyeyi anlatmıyor mu?

 

Tarihe nasıl geçmek istersiniz?

 

Şimdi sandıkta kaybedenlerin, hukukun etrafından dolanarak halkın seçtiklerini görevden almasıyla karşı karşıyayız.

 

Üstelik işi kitabına uydurmak amacıyla belediye meclisinin seçilmişleri arasından birini de seçmeyip, doğrudan iktidara bağlı valileri belediye başkan vekili olarak atıyorlar.

 

Bu durumda aklı başında herkes haklı olarak, “Madem görevden alacaktınız, niye seçime soktunuz” diye soruyor.

 

Öyle ya, seçmenin iradesiyle bu şekilde oynanır mı?

 

Demokrasi, kuralları önceden belirlenmiş bir oyunsa, kaybedince kuralları bir tarafa atıp keyfi davranmak koskoca partiye, on yedi yıldır kesintisiz iktidar kullananlara yakışır mı?  

 

Öyle “darbe” gibi kavramları bir yana bıraktım; siyasi ahlâk bakımından kaldırılamayacak kadar ağır bir yük bu.

 

Hani, iktidarlar kimi zaman göğüs kabartan şeylerle tarihe geçerler. Bir de böyle demokrasi adına yüz kızartan işlerle…

 

Bol bol iddia var ama…

 

İleri sürdükleri gerekçeleri inandırıcı bulana pek rastlanmıyor -- tabii yandaş kalemler ve sözcüler, özetle troller hariç.

 

İçişleri Bakanlığı sayfalar dolusu açıklamalarda bulundu ama bu başkanların seçildikleri ve faaliyet yürüttükleri son beş aylık döneme dair ortada hiçbir şey yok. Bakanlık, “şikâyet, ihbar, gözlem, bilgi, şehit yakınının işten çıkarılması, eş başkanlık uygulaması, örgütle iltisak, sokak isimlerinin değiştirilmesi” gibi, hukuksal gerekçe olmak bakımından bir anlam ifade etmeyen birtakım siyasi mülahazalar öne sürüyor.

 

Bunlara ilâve olarak, önceki 3-4 yıllık döneme dair açılmış ama henüz bir dâvâya bağlanmamış soruşturma dosyaları alt alta sıralanarak suçluluk algısı yaratılmaya çalışılıyor.

 

Televizyon programlarına dâvet edilen Süleyman Soylu da bunları tekrar edip durdu. Doğal olarak “Dâvâ nerede, kesinleşmiş mahkeme kararı nerede” diye sorulduğunda, resmi ağızlardan alınan cevap “hık mık”tan öteye geçmiyor.

 

Bu ağır demokrasi ihlâline eşlik eden başka önemli gelişmelerin olduğu da dikkat çekiyor.

PKK’nın silahlı güçlerine ve dağlardaki konaklama alanlarına karşı günlerdir Van, Hakkari ve Şırnak’ta jandarma komandoları, polis özel harekât güçleri ve güvenlik korucularının katıldığı büyük bir operasyon yapılıyor.

 

29 ilde PKK/KCK örgütlenmesi ve faaliyetlerine karşı, özellikle HDP örgüt ve üyelerini hedef alan geniş çaplı bir polis operasyonu eş zamanlı olarak yürütülüyor.

 

Kandil istikametinde, hava ve kara birliklerinin katıldığı geniş çaplı Pençe-1 ve Pençe-2 harekâtlarının hayli zamandır devam ettiğini de biliyoruz.

 

Bütün bunlar, Fırat’ın doğusunda “güvenlikli bölge” oluşturulması için ABD ile görüşmelerin ağır aksak sürdüğü; İdlib’de Rusya’nın ve Esad rejiminin Türkiye’nin konumunu zorlayan askeri hamleleri devreye soktuğu bir dönemde gerçekleşiyor.

 

Anlaşılan iktidar bir paket programı devreye sokmuş bulunuyor.

 

Kürt sorunu

 

Her şey çok açık: Yaşadıklarımızın tam da göbeğinde Kürt sorunu var.

 

Yıllardır açık-örtük, destekli- desteksiz, terörlü-terörsüz, yasal-illegal… her ne dersek diyelim, bu kimlik sorunu etrafında bir siyasal çatışma sürüyor ve için için bizi tüketiyor.

 

Bu sorunu demokrasinin imkânları içinde, yasal siyasal zeminde ve diyalog yoluyla çözme konusunda kararlılık ve istikrar gösteremiyoruz.  Bazı umut verici adımlar atıp arkasını getiremiyoruz. Güvensizlik tavan yapmış durumda.

 

Böyle kimlik sorunlarının diyalog ve uzlaşma yoluyla çözülmediği takdirde ülkeleri ne hale getirdiğini görmek için şöyle bir çevremize bakmak yeter aslında. 

 

Bu şartlarda iktidarın attığı bu tür adımlar aslında son derece büyük riskler barındırıyor.

 

AK Parti iktidarının Ahmet Türk, Bedia Özgökçe Ertan ve Adnan Selçuk Mızraklı’yı görevden almak suretiyle, HDP’nin seçimlerde oynadığı kilit rolle güçlenen muhalefeti, milliyetçilik etrafında gelişecek gerilimle zayıflatmayı hesapladığı da anlaşılıyor.

 

Milliyetçiliği köpürtmenin bu topraklarda çoğu zaman işe yaradığı ve özellikle iktidarların sık sık bu yola başvurduğu biliniyor. Şüphesiz AK Parti de bu tehlikeli adımla zayıflayan Cumhur İttifakı’nı pekiştirmeyi, Millet İttifakı’nda ise Kürt sorunu etrafında bir çatlak yaratmayı umuyor.

 

Bunca tecrübeden sonra, Kürt sorunu gibi maddi-manevi büyük kayıplara yol açan bir meseleyi iç politika aracı olarak kullanmaya tevessül etmek, hakikaten ülke adına hem son derece üzüntü verici, hem de büyük bir zaaf.

 

Muhalefet olayın vahametinin farkına varmış görünüyor. Konuya demokrasiye sadakat, milli iradeye saygı ve hukuka uygunluk zemininde yaklaşan Millet İttifakı’nın iki partisi, iktidarın hamlesini boşa düşürmeye çalışıyor.

 

Bu blokla yol almak isteyen HDP’nin de aynı demokrasi ve hukuk zeminini koruması; milliyetçilik kışkırtmasına fırsat vermemesi ve mağduriyetini geniş kesimlere siyaset düzleminde anlatmaya devam etmesi halinde, AK Parti iktidarının bu kayyım dayatmasının akıbeti de öncekinden farklı olmayacaktır.

       

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.