Ana SayfaSeçim 202314 Mayıs seçiminde ‘Yetmez ama evet’ var mı?

14 Mayıs seçiminde ‘Yetmez ama evet’ var mı?

2010 Anayasa referandumunda ‘Yetmez ama evet’ diyenlere savaş açanların yana yakıla aradıkları radikalizm, jakoben laiklik, gericiliğe savaş açma coşkusu, bilumum kapitalizme ve emperyalizme karşı çıkış ve hatta meşum neo-liberalizmi dermansız bırakacak bir mücadele kararlılığı Kılıçdaroğlu’nda pek yok. Cumhurbaşkanlığını aldıktan sonra sosyalizan bir düzene sıçrama planı da bulunmuyor. Özetle, düzeniçi olmayı hiç mi hiç dert etmiyor. Bu durumda, ona verilen desteğe ne ad vermek gerekir?

Hasan Cemal ve Cengiz Çandar’ın Yeşil Sol Parti’den (YSP) milletvekili adayı gösterilmesi, özellikle bazı sol kesimlerde çok sert tepkilere yol açtı ve eski bir tartışmayı yeniden canlandırdı.

Tepkinin sebebi malum; AK Parti tarafından 12 Eylül 2010’da referanduma sunulan 26 maddelik Anayasa değişikliğine, bu gazetecilerin “Yetmez ama evet” sloganıyla olumlu oy vermeleriydi.

Siyaset bu; “Yetmez ama evet” konusunda durmaksızın sert eleştiri ve suçlamalarda bulunup, ondan bundan özeleştiri isteyenlerin, şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’na, CHP’ye veya Yeşil Sol Parti’ye oy vermeye hazırlandıklarını görüyoruz.

Peki, bunu kendilerine ve topluma nasıl izah ediyorlar, biliyor muyuz? Hayır.  

Halbuki, o anayasa değişikliği referandumunda “Yetmez ama evet” diyenler nasıl bir akıl yürüttüyse, 14 Mayıs 2023 kritik seçiminde de benzer bir tercih mantığının işleyeceği bütün yönleriyle ortada. 

Aynı kesimden olup seçimde bir iddiası olmayan, inat kümesi davranışıyla hareket küçük sol gruplar ise, o oyların nihai olarak iktidara hizmet edeceğine aldırmaksızın, kendilerini saydırmayı planlıyorlar.

Kritik seçim ve beklentiler

Evet, sık sık ifade edildiği gibi bu seçim çok kritik. Ona bu niteliğini veren ise, ülkede iç içe geçmiş ağır siyasal ve ekonomik sorunların artık taşınamayacak noktaya gelmiş olması. Otoriter ve baskıcı tek adam yönetimi altında yaşanan yaygın ve derin yoksulluğa, devlette tahammül edilemez bir seviyeye gelmiş olan çürüme eşlik ediyor.

Bu berbat durumun faili Erdoğan, AK Parti ve Cumhur İttifakı’ndaki ortakları. Ülkeyi getirdikleri bu noktaya hiç aldırmayıp, eş-dost-ahbap rejimini sürdürmek için seçmenden bir dönem daha istiyorlar. Bu amaçla, seçim sistemini ince hesaplar yaparak, yangından mal kaçırır gibi değiştirdiler.

Bütün bunlardan dolayı, rahatsızlığı tavan yapmış muhalif toplum kesimleri, epey zamandır ciddi ve köklü bir değişimden yana. Dizginsiz saray saltanatının son bulmasını istiyorlar. İktidar partisinin devletle vıcık vıcık iç içe geçmesinden çok şikâyetçiler.

Gençler, bütün ipleri elinde toplamış, özgürlükleri yok eden otoriter ve baskıcı tek adam rejiminde kendileri için bir gelecek görmüyor.

Buna karşılık, toplumun bütün renklerini kucaklayan çoğulcu ve demokratik parlamenter sisteme dönülmesinden yana köklü bir reform hedefi ise, ülkenin geleceğinde umut arayan herkesi heyecanlandırıyor.

Muhalif toplumsal dinamikler, dayanılmaz hayat pahalılığı ve işsizliğe dur denilmesinde, yoksulluk, yolsuzluk ve mafyatik menfaat ilişkilerine son verilmesinde ve yurttaşların hak ettiği refah düzeyinin sağlanmasında ısrarcılar.

Bütün bunların karşısında, devletin bütün güç ve imkânını kullanarak, anayasa ve yasa tanımadan, elinden gelen her türlü hukuksuzluğu yapmaktan sakınmayan, sınırları aşındırmış bir iktidar söz konusu. Seçimin kritikliği de, ülkenin başına yıllardır çökmüş böyle bir iktidardan kurtulmanın pek de kolay olmamasından geliyor.

Seçimi tek başına alacak muhalif parti olmayınca…

Muhalif siyasal partilerden herhangi birinin tek başına ortaya çıkıp cumhurbaşkanlığını alacak ve Cumhur İttifakı’nı Meclis’te azınlığa düşürecek oranda seçmen gücü ve desteğine sahip olmadığını biliyoruz.

Hem kendi güçlerinin yetersizliğinden, hem de mevcut seçim sisteminden kaynaklanan nedenlerle, iktidardan hoşnutsuz olanların yan yana gelmeleri bir zorunluluktu. Ülkenin öncelikli sorunları konusunda kısmen fikir birliği içinde oldukları partilerle ittifak oluşturmanın daha makul bir çözüm olduğunu düşünmeleri tek çıkış yoluydu. Bu doğrultuda adım atmakta haklıydılar da.

Bir ortaklık, mutabakat oluşturmak için kendi programından ve önceliklerinden belli ölçülerde taviz vermek, işin tabiatında var.

Başka türlüsü mümkün olabilir miydi?  Siyasi aklın ölçüleri içinde başka türlü davranmak mümkün değilse, bu tavır kandırılma ya da ileride ortaya çıkacak kimi olumsuzlukların müsebbibi olarak görülmeyi getirir mi?

Seçmen ne yapıyor?

Seçmen ise siyasal dengelere bakıp öncelikle durumu tartıyor. Kafasındaki öncelikli sorunlar ve çeşitli faktörlerden hareketle idealize ettiği hedefler açısından aday, parti ve ittifakları değerlendiriyor. Seçmenin içinde bulunduğu aile, çevre, cemaat, vb. de tercihin bu aşamasında elbette rol oynuyor. Önünde bulunan partiler, ittifaklar ve adaylar arasından, düşüncelerine temelde karşı olmayan, mevcut iktidarı değiştirmesi için güç taşıyacak kadar desteğe sahip bulunan, seçim vaatleri göreceli olarak makul görünenlere ve gerçekleşebilir şeyler söyleyenlere yöneliyor. Yani, mevcut siyasal durumu aklın terazisine vuruyor.

Böylelikle ve öncelikle, icraatlarını beğenmediği mevcut cumhurbaşkanından, partisinden ve içerisinde yer aldığı ittifaktan, yani hali hazırdaki cumhurbaşkanı, iktidar partisi ve iktidar ittifakından kurtulmayı önüne koyuyor. Yani, oy vereceği alternatifi bazı bakımlardan yeterli bulmasa da, bazı flu alanlar olsa da, tercihini örneğin Kılıçdaroğlu doğrultusunda oluşturuyor.

Gelecek hakkında tahminlere girişip, “Bunlar ileride çok değişir, söylediklerinin tam tersini yapıp bana, aileme ve ülkeye zarar verirler” türünden kehanetlerde bulunmaya girişmiyor. Yani, davranış ölçüsü kehanet ya da özcü önyargılar olmuyor. Partilerin ve adayların milyonlarca kişinin şahitliğinde vaat ettiklerine bakıyor. Yanlış yaptıklarında ise, mevcut rejimin imkânları içerisinde, onları Meclis’in ve ilgili kurumların denetleyeceğini varsayıyor ve kendisinin de bir daha oy vermeyerek demokratik yoldan değiştirebileceğini öngörüyor.

Herhalde bu tavrın da akılla mantıkla ilgisinin bulunmadığı ileri sürülemez.

Kılıçdaroğlu’nu tercih edince…

Somut örneğe dönecek olursak; bugün Kemal Kılıçdaroğlu ve Millet İttifakı, 12 Eylül 2010 Anayasa referandumunda “Yetmez ama evet” diyerek olumlu oy kullananlara karşı yıllardır “gerilla savaşı” verenlerin ilgisine, mazhar olmuş durumda.

Ne var ki, onların yana yakıla aradıkları radikalizm, jakoben laiklik, gericiliğe savaş açma coşkusu, bilumum kapitalizme ve emperyalizme karşı çıkış ve hatta meşum neo-liberalizmi dermansız bırakacak bir mücadele kararlılığı Kılıçdaroğlu’nda pek yok. Cumhurbaşkanlığını aldıktan sonra sosyalizan bir düzene sıçrama planı da bulunmuyor. Özetle, düzeniçi olmayı hiç mi hiç dert etmiyor. Üstelik, İYİ Parti gibi eni konu milliyetçi bir partiyle, DEVA gibi alenen liberal veya SP gibi İslami muhafazakârlığın baba ocağı bir partiyle, kimi riskler barındırsa bile kolkola yürümeyi de göze alıyor. AK Parti iktidarını devirip, Erdoğan’ın saltanatına son vermek uğruna, bu adımları atıyor.

Bu bileşimlerin ileriki dönemlerde vaatlerini bir yana bırakıp, toplumun önüne ne tür güçlükler çıkaracağı hususunda üzerinde fikir birliği sağlanmış bir garantili öngörü de yok ve olması pek mümkün de değil.

Kısaca, asıl hedef uğruna, yani Erdoğan’ı ve AK Parti iktidarını alaşağı etmek için listelerinde bir zamanların azılı ülkücülerine, sıkı İslamcılarına ve AK Parti iktidarında kilit mevkilerde bulunanlara gönül rahatlığıyla CHP milletvekili listelerinde yer veriyor.

Yahut, yıllardır bunaldığı mezhebî, etnik veya kültürel kutuplaştırmalara dayalı çatışmacı politikalardan az çok uzaklaşmayı sağlama, daha barışçı ve çoğulcu bir iklim getirme ihtimali varsa, ittifak içindeki kökten milliyetçi parti ve adayları sorun etmiyor ya da Kürt Meselesinde radikal dönüşüm beklentilerine girmiyor.

Yanlış anlaşılmasın, tabii ki bugünün siyasal şartlarında adaylardan Kılıçdaroğlu’nu, ittifaklardan Millet İttifakı veya Emek ve Özgürlük İttifakı’nı, partilerden CHP veya Yeşil Sol Parti’yi tercih etmekle en doğru ve makul olan yapılıyor.

Zaten yakın tarihimizin bütün kritik seçimlerine göz atınca seçmenin oy kullanmasına yön verenin, “Yetmez ama evet” benzeri anlayış olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Serbestiyet’in birçok yazarı da konuyla ilgili yazılarında bunu tarihi örnekleriyle belirttiler.   

YAE tavrında ifadesini bulan akıl yürütmenin, aşağı yukarı her seçim ve referandumda, seçmenin ve partilerin başvurmak durumunda kaldıkları, tercihte bulunmanın olağan tarzı olduğunu vurgulamaya çalışıyorum.  

Dolayısıyla, YAE konusunu kan davasına çevirenlerin, 14 Mayıs 2023 seçimlerine bir de bu yönden bakmalarının gerektiğini belirtmek istiyorum.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Millet İttifakı’nın ve CHP’nin, iktidar olduğu takdirde uygulayacağı politikaların kefili değillerse, verdikleri oyun ve desteğin adı ve anlamı ne oluyor, bir de bunun üzerinde düşünmeleri gerekmez mi?

Bir hatırlatma: 12 Eylül 2010 Anayasa değişikliği referandumunda içinde yer aldığım siyasi parti “AKP zihniyetine Hayır! Anayasa Değişikliği’ne Evet!” dedi. Yasa geçtikten sonra, Kenan Evren’lerin yargılandığı davaya müdahil olmaya çalıştı. Sonunda, Kenan Evren ve arkadaşları mahkûm oldu ve rütbeleri erliğe indirildi. ‘Yetmez ama Evet’e savaş açan bazı sosyalist gruplar ise, dava görülürken Ankara’da adliye binasının önünde karargâh kurup, günler boyu fiyakalı gösteriler yapmayı ihmal etmediler.

- Advertisment -