Begonvil…

4

 

Begonvil boy vermiştir şimdi

 Yasemen basmıştır Bodrum’u

 Kokusu geldi rüzgarın

 Bi yasemen öptü boynumu.  Sezen Aksu, Begonvil şarkısı

 

Çok bencilce gelecek belki şu anda en çok küçük bahçeme diktiğim biber, domates, salatalık ve patlıcan fidanlarıyla babaannemden görerek ektiğim dört fasulye ocağının geleceğiyle ilgiliyim. Küçük fidelerin gelişimini izlemek için her sabah heyecan içinde çıkıyorum bahçeye. Fideler boy veriyor, toprağa ektiğim fasulyeler henüz ortaya çıkmadı. Babaannem Nafiye fasulye ocakları açarken acaba kaygı duymuş muydu, bilmiyorum. O ocak yapıp ekerdi, salatalık, fasulye ve mısırı, sonra boy verirdi filizleri. Çocukluğumda ben de ona inek gübresi taşırdım, özenle ocakların etrafına dökerdi bir çocuğu sever gibi. Bütün deneyimim de bundan ibaretti. 

 

Yapabilir miyim diye endişelerim vardı, özellikle fasulyeler için. Benden çok daha deneyimli olan kız kardeşimi arayarak yardım istedim. O çok rahat bir sesle ‘ne var bunda’ der gibi tarif etti ne yapacağımı. Bilemedi benim için olmak ya da olmamak meselesi olduğunu…

 

Öyle ya; koronavirüs günlerindeydik dünya bir salgınla boğuşurken, kendisinden daha bilgili olduğunu sandığı dünyanın birçok yerini görmüş ağabeyi fasulyeyi nasıl dikeceği konusunda yardım istiyordu. Kendimi korona virüsün dünyayı sardığı günlerde, ‘yaşam ve gelecek’ adına böyle yaptığımı söyleyerek savunabilirim. Ama yapmam çünkü; virüs daha ortada yokken planlamıştım bunu. Yaşamı savunmaktan, geleceği kurgulamaktan ziyade, kendi karantinamla ilgisi vardı daha çok. Aylar önce gönüllü olarak yoldan çıkmış, kendimi karantinaya almaya karar vermiştim. Birlikte yoldaş olacağım insanla…

 

Bu karantinaya alma halleri kolay olmadı. Çocukluğunu küçük bir Karadeniz köyünde geçirdikten sonra yaşamını İstanbul’da geçiren, o kalabalıklar içinde kaybolan, anılarını biriktiren birinin hiç tanımadığı küçük bir Ege kasabasına yerleşmesi.  En çok da yakın arkadaşlarım tepki gösterdi bu duruma.  “Sana en fazla iki ay veriyoruz. Geri dönersin buraya” diyenler oldu. Çok da haksız sayılmazlardı aslında geri dönme konusunda, kalabileceğimden ben bile emin değildim. Aslına bakarsanız hala da emin değilim. Benim açımdan bakınca oldukça ezik bir durum da yok değil hani. Yeni yerleştiğimiz yerde, beraber yürüdüğüm Dilek’in çiçekleri ve iki kedisinden sonra Atilla İlhan’ın şiirindeki gibi üçüncü şahıs olmak. Yıllarca haber yapan, gazetelerde yöneticilik, hasbelkader yazan biri olarak hafiften de egomuz var icabında, pek belli etmesek de. Zor işler bunlar, bir çiçeği yanlışlıkla ezdiğinizde ‘ne olacak yani’ dersiniz, ama Dilek için yaşamın kendisidir o çiçeği yaşatma arzusu. Her bitkiye kendinden yaşam katar çünkü…

 

Böyle anlarda Rizeli olmanın genlerde yarattığı avantaj olmalı ki, kolayca uyum sağladım. Yakın dostların benim adıma ‘kaç ayda geri döner’ şeklinde üzerime bahis oynamalarına aldırmadan bu küçük balıkçı kasabasında yaşamanın yollarını buldum. (Bu arada dünyayı saran koronavirüs salgınından evde kalmaktan sıyrılmak isteyip, bu taraflara gelmek isteyenlere büyük bir uyarı. Sakın gelmeyin, virüsü kapmış olabilirsiniz ya da burada kapabilirsiniz. Bulunduğum yerde sizi tedavi edecek yeterlilikte hastane yok, en iyisi yaşadığınız yerde kalmanız.)

 

 Bu sosyal mesajı verdikten sonra hikayeye döneyim. Derdim, ‘Korona günlerinde aşkı’ yazmak değil elbette. Gabriel Garcia Marquez alasını yazmış zaten, böyle zamanlarda okumamış olanlar okusun. Bundan altı ay önce aldığımız iki begonvil fidanının sizin için belki de hiçbir anlamı olmayan hikayesini anlatacağım. Begonvilleri İzmir dönüşü bir yakınımızın Ödemiş’deki fidanlığından almıştık. Kırmızı ve pembe… İlk şoku orada yaşadık zaten, bunları “Nisan ayında dikeceksiniz” dedi, fidanlık sahibi. O zamana kadar saksıda kalsınlar diye de ekledi. Öyle dediği halde niye aldık bilmiyorum, aldık işte… Çok soğuk havalarda çocuk uyurken yorgan örtercesine üzerine naylon örttük. Şubat ortasında ise ikimizde sabredemeyip saksılarından çıkarıp diktik begonvilleri bahçenin iki köşesine…

 

O günden sonra sürekli izlemeye başladık, diktiğimiz begonvil fidanlarını. Öyle ya; toprağa tutunacaklar mıydı fidanlar. Bir de bize inat havalar soğuk gitmeye başladı. Mart ayının ortalarına doğru dünyada ve ülkemizde korona virüs salgını yayılırken, bahçenin sol tarafında diktiğimiz kırmızı begonvil tomurcuklar vermeye başladı, Dilek’de bir mutluluk halleri. Ama yarım kalan bir mutluluk, çünkü sağ tarafta diktiğimiz begonvilde hiçbir hayat emaresi yok…

 

Salgın giderek yaygınlaşıyor ülkemizde, haberler yürek yakıcı. İki gün önce her sabah kalkar kalkmaz yaptığım gibi televizyonda, salgınla ilgili dünyada ve ülkemizde yaşanan gelişmeleri izliyor,bir yandan da haber sitelerini tarıyorum bilgisayarımda. Bahçeden Dilek’in çığlığını duydum. Ne olduğunu anlayamadım. Bana eliyle bir yeri işaret ediyordu, sağ tarafa diktiğimiz begonvilin dallarının birinin altında minik bir tomurcuk çıkmış, begonvil yaşamayı seçmişti. O tomurcuk beni bir anda çocukluğuma götürdü. Karadeniz'de bahar, toprak kokusuyla gelir, dereler başka çağlar. Kızılağaçlar tomurcuk verirken, kuş sesleri yerdeki menekşelere selam durur. O tomurcukta çocukluğumdaki masumiyeti gördüm.

 

Aynı zamanda bir sağlık çalışanı olan Dilek’in kaygılı ve depresif hallerini de giderdi o minicik tomurcuk. Dünya denen gezegende, insanlık tarihindeki en büyük kaygı ve korkularından birini  yaşarken,doğanın kendi yaşamsal döngüsünü hiç aksatmadan devam ettiğini de. İnsanlık için bundan daha büyük bir umut mu olur…