Bir 'kara efsane': Engizisyon

Bir 'kara efsane': Engizisyon

26.05.2014 18:51
Doğan-Gürpınar

dogangr@gmail.com

Bu yazı önümüzdeki günlerde Doğan Kitap’tan piyasaya çıkacak olan kitabımın -Komplolar Kitabı- “şehir efsaneleri katalog”undan yer darlığı sebebiyle çıkartılmış bir parçadır. Tıpkı mesela “Cizvitler” gibi ağızlara pelesenk olmuş kavram ve “tarihsel hakikat”ların ne derece bir gerçekliği yansıttığı, ne derece ideolojik ve siyasi kaygılar ve hissiyatla dönüştürülmüş imgeler olduğunun farkında değiliz. Haliyle bu durumun cehaletle harmanlanarak hamaset kültürünün içinde boğdurulan kendi tarihimizin efsane ve uydurmalara ilişkin ne boyutta olduğu açıktır. Bir örnek olay ve başlangıç için Engizisyon’un değil ama Engizisyon tabirinin tarihine bir bakış…. Engizisyon ilk kez 12. yüzyılda Güney Fransa’da sapkın Kathar mezhebinin yayılmasının ardından kilisenin bu sapkınlığı soruşturmaya ve sapkınları yargılayıp cezalandırması amacıyla oluşturulmuş bir yargı müessesesidir. Daha önce ihtiyaç halinde soruşturulan sapkınlığın kurumsallaşmış ve müeyyidelere bağlanmış şekilde kovuşturulmaya başlanması aynı zamanda (ulus-devletler öncesinde) ilk modern bürokratik kurum olma sürecindeki Katolik kilisesinin bürokratikleşme sürecinde de bir merhaledir. Tüm yargılama sürecinin (Latince olarak) kayıt altına alınmış olması ve geniş bir arşiv oluşturması zaten en bilineni Carlo Ginzburg’un sapkınlıktan dolayı yargılanmış ve yakılmış Friuli’li değirmenci Menocchio’nun mahkemedeki savunmasındaki ifadelerine dayanarak anlamdünyasını çözümlemeye çalıştığı "Peynir ve Kurtlar" kitabı olmak üzere tarihçiler tarafından da değerlendirilmiştir. 1478 yılında Ferdinand ve Isabel tarafından teşkil edilen İspanya engizisyonunun öncüllerinden farkı ise kiliseye değil krallığa, siyasi otoriteye bağlı olması ve (Amerika kolonilerini de kapsamak üzere) milli düzeyde örgütlenmesidir. Kökü ortaçağa giden ancak gerektiğinde toplanan bu kurum erken modern çağda daimi bir karaktere İspanya’da bürünmüş ve İspanya’yla özdeşleşmiştir. İspanya engizisyonu tam da matbaanın ve matbaanın yarattığı matbuat kültürünün yeşerdiği bir zamanda tekamül etmiştir. Aslında bu çok da tesadüf sayılmamalıdır. Zira matbaa ve matbuatın hızla yayılmasıyla Protestanlık arasındaki ilişki, Gutenberg’in matbaasında ilk basılan kitabın İncil olması ve Martin Luther’in İncil’i Almancaya çevirmesinden de sezinlenebileceği gibi aşikârdır. Ucuzca basılan ve kolayca ve hızlıca dağıtılan bu kitaplar mükemmel bir propaganda unsuruydu ve Protestan propagandistler tarafından etkin bir şekilde kullanılıyordu. Bu dönemde matbaacıların ve matbaa işçilerin kayda değer bir çoğunluğu bir Protestan diasporası oluşturuyordu.[1] İşte bu dönemde daha sonra başta Fransa’dan kaçan Protestanlar (Huguenotlar) olmak üzere Protestan mülteciler sayesinde özgür yayıncılığın da merkezlerinden biri olarak temayüz edecek Hollanda’da, Hollandalı yayıncılar bir çok risale yayınlarlar. Bu sırada verasetle İspanya’ya intikal etmiş ve daha sonra Hollanda’yı oluşturacak eyaletlerde Protestanlar İspanya’ya karşı mücadele etmektedir. Bu mücadele sadece silahlı direnişle gerçekleşmemektedir. Bir propaganda savaşı da yürütülmektedir. İsyankâr Hollandalılar isyanın başarısız olması durumunda dehşetengiz bir tenkille karşılaşmaktan ve Engizisyonun Hollanda’da da kendilerine yönelik olarak kurulacağından korkmaktadır. Aslında zaten Kalvinizmin çok güçlü olduğu Antwerp’te bir tür engizisyon sistemi faaliyettedir. Antwerp’te 1557-1562 arasında 103 sapkın idam edilmiştir ki bu sayı İspanya’da bu zaman aralığında tüm İspanya’da idam edilenlerden daha fazladır. Ancak bu dönemde Hollandalılar için Antwerp’teki infazlar eline düşülmemek için mücadele edilen karanlık bir gücün ufak bir demosundan ibaret olmalıdır. Aynı dönemde 1588 yılında İspanya’nın yenilmez donanması/armadası (armada invencible) Medina dükü komutasında İngiltere’ye ayak basmak, kraliçe Elizabeth’i tahttan indirerek cezalandırmak ve İngiltere’nin Hollandalı asilere desteğine ve Atlantik’teki korsanlığına bir son vermek üzere İngiltere açıklarına yelken açmıştır. Bu dönemin en büyük deniz gücünün İngiltere’ye ilerleyişi öyle bir korku salmıştır ki Leviathan müellifi Thomas Hobbes’e göre annesi bu dehşet içinde Thomas’ı erken doğurmuş ve daha sonra “korku benim ikiz kardeşimdi” diyecek küçük Thomas böyle bir dehşet ortamında ilk nefeslerini vermiştir. İngiliz risaleciler bir nevi dönemin Sovyetler Birliği, şer imparatorluğu olarak gördükleri bu sinsi ve şeytani gücün hunharlıklarını ortaya sererek bu ahlaki savaşta kitleleri uyarmaya ve aydınlatmaya çalışmışlardır. Elbette Luteranismoya kapılmış ve kendilerini Protestan ülkelere atmış İspanyollar da birinci elden şahitler olarak Engizisyon efsanesinin yaygınlaşmasında amil olmuşlardır. Bu süreçte en etkili olmuş kitaplardan biri Sevilla’dan kaçmış Luterciliğe dönmüş din adamı Casiodoro de Reina’nın, Reginaldus Gonsalvius Montanus müstear ismiyle yazdığı kitaptır. Heidelberg’de Latince olarak 1567’de basılan ve akabinde bir çok dile çevrilen kitap engizisyonunu, mahkûmların yakıldığı ateşi, engizisyonun tüm hunharlıkları ve gaddarlıklarınıve akla gelmedik işkence metotlarını en dehşet detaya kadar resmederek ve etraflıca tarif ederek okuyucuların yüreklerine korku salmıştır.[2] Aynı şekilde (başta İngiltere’de Kraliçe Mary döneminde olmak üzere) hayatını Katolikler tarafından şehit edilmiş Protestan şehitlerin menkıbelerini anlatmaya adamış John Foxe’un (1516-1587) anlatımları da kalıcılaşacak engizisyon imgeleminde belirleyici olacaktır. Engizisyon üzerine sonraki iki yüzyıl anlatılanlar hemen hemen tamamen başta bu iki eser olmak üzere bu dönemin Protestan propagandistlerinin risalelerinin tekrarından ibaret olacaktır. Hollandalı, İngiliz ve diğer milletlerden (Yahudiler, İtalyanlar) yayıncılar bir engizisyon literatürü oluşturdukları sırada İspanya yenilmez ve korku salan bir Behemont’tur. Karada Avrupa kıtasına, denizde ise okyanuslara hükmeden amfibik bir canavardır. Amerika kıtasını kolonize eden, altın ve gümüşlerini çıkartan, gemileri okyanuslarda dolanan bir süper-güçtür. Ancak iki yüzyıl sonra İspanya fakir, Avrupa’nın çeperinde bir ülkeye dönüşmüştür. Üstelik 18. yüzyılın aydınlanma kültürü bu ülkeye uğramamıştır. İspanya bu dönemin başta Carmen bir çok operasında ve romanında da mekân olarak kullanıldığı üzere daha geleneksel (matadorlukla özdeşleştirilen) maço değerlerin sürdüğü pastoral ve egzotik ülkedir. Ancak aynı Avrupalılara göre bu gerikalmışlık İspanya’nın kendi suçudur. Bağnazlığı, cahilliği, kıroluğu ve halkının despotizme temayülü, İspanya’yı Avrupa’nın hakir görülen bir ülkesi haline getirmiştir. Bu dönemde engizisyon bir nevi İspanya’nın utanılacak milli karakterinin tecessümü olarak zihinlere kazınır. İspanya’nın adeta milli utancı ve terkedilmesi gereken geçmişinin bağnazlığının ve dehşetinin kesişimi olarak İspanyol liberallerinin de başvurduğu bir imge haline gelir. İşte modern tarihyazımını şekillendiren 19. yüzyıl İspanya historiografyası (tarihyazımı), İspanya ve İspanyollar hakkındaki bu önkabüller üzerinden kurulacaktır. Napoleon’un İspanya’yı işgali sırasında engizisyonun son mensuplarından (İspanya engizisyonu ancak 1834’te lağvedilecektir) ama reformist ve Fransa yanlısı Juan Antonio Llorente’ye bir engizisyon tarihi sipariş edilir. Birincil kaynaklara dayalı ilk modern engizisyon tarihi çalışması olan bu kapsamlı eser on yıl içinde belli başlı bütün Avrupa dillerine çevrilir. Kitap bir nevi 19. yüzyılın engizisyon imgelemini şekillendirir. Engizisyon külliyatının anahatlarını çizer. 1855 yılında ortaçağ İspanyasına ilişkin sadece ABD ve Avrupa’da değil İspanya’da da modern muhayyilenin şekillenmesinde mühim rol oynamış Amerikalı tarihçi W.H. Prescott[3] büyük ölçüde Llorente’ye dayanarak kayda değer bir başka engizisyon tarihi kaleme alır. Bu kitapta merkezi bir konum atfedilen engizisyon başyargıcı Fernando de Valdes’in sinsi ve her daim sanıkları göz ucunda tutarak titreten portresinin 1858’de bu kitabın Rusça çevirisini okuduğu bilinen Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanındaki Büyük Engizisyoncu karakterini kurgulamasında belirleyici bir rolü olmalıdır. Peki tüm bu yürekleri dağlayan efsanenin ardındaki engizisyon tam olarak neydi? Elbette burada bunu kısaca bile tartışmak mümkün değilse de, engizisyonda kaç kişin auto de fe’de (mahkûmların diri diri yakılması) yakıldığı meselesine kısaca değinmek faydalı olacaktır. Yukarıda bahsedildiği üzere engizisyonun ilk belgelere dayalı tarihini 1817’de yazan Llorente’ye göre toplam 300.000 kişi yakılmıştır. Oysa ki günümüzde en önde gelen erken modern dönem İspanya tarihçilerinden Henry Kamen’e göre Engizisyonun en faal olduğu 1480-1530 arasında toplam 2.000 kişi yakılmışken, Garcia-Carcel’e göre 1560-1700 arasında toplam 3000 “sapkın” can vermiştir. Başta Orta ve Güney Almanya olmak üzere Protestan “günahtan arındırma” şiarının tetiklediği cadı avları cinnetinde yakılan “cadı” sayısı ise 40.000’i bulmaktadır. Elbette çoğu tarihsel efsane gibi bu efsane de hasımları kadar bu efsaneyi sahiplenenlerin söylemleriyle de şekillenmiştir. Mesela Sevilla engizisyonu tarafından 700 Yahudi dönmenin (converso) yakılması ve 5.000’inin cezalandırılmasından huşuya kapılan Endülüslü rahip AndrésBernaldez 1509 yılında “Cordoba, Toledo, Burgos, Valencia, Segovia ve bütün İspanya’daki sapkınların Yahudiler olduğu ortaya çıktı. Bu yakılan ateş tek bir gizli Yahudi kalmayınca kadar yanacak” şeklinde yazmaktadır.[4] Elbette hasımlarınca gözü dönmüşlük olarak görülenler, dini, Tanrı’yı ve bozgunculuk ortamında düzen ve kamu ahlakını korumak isteyenler için bir dini vazife ve dine ve “iyiliğe” hizmettir. Cizvitler için hür iradeyle “yanlış ve şer” olanı seçenler bu tercihleriyle nefislerini Tanrı’ya ubudiyete tercih etmişlerdir. Dolayısıyla hadlerinin bildirilmesi, cezalandırılmaları bir ilahi buyruktur.[5] Kilise ve Katolik ruhban için “itaat” bir dini kategorik emirdir ve imanın gereğidir. İşte bu sapkınlık ve aymazlık ortamında, özellikle cayır cayır ateşte auto de fe’ler engizisyonunun aslında ilahi adaletinin şaşmazlığının ve affetmezliğinin bir ispatıdır. Dolayısıyla da bir adalet sembolüdür. Hatta sapkınların diri diri yakılmasına verilen auto de fe tabirinin pekala takva olarak karşılanabilmesi bu iman kaygısını açığa çıkarmaktadır. Bu sebeple de bu tüyler ürpertici imgelem engizisyonu sahiplenenler tarafından da sıklıkla, vurgulanarak ve abartılarak bir karşı-propaganda unsuru olarak huşuyla hatırlatılmıştır. 1914 yılında İspanyol tarihçi Julian Judeiras kara efsane (la leyandanegra) kavramını ortaya atar.[6] 15. yüzyıl sonu ve 16. yüzyıl boyunca eşzamanlı olarak Yahudilerin ve Müslümanların İberya yarımadasından atılması, Amerika kıtasının kolonileştirilmesi ve bu fetihlerin hunharlığı 16. yüzyılda İspanya’ya kötü şöhret kazandırmış, adeta lanetlenmiştir. Judeiras’a göre erken orta çağ İspanyasına ilişkin tarihyazımı objektif bir tarihçilikten çok belli husumetlerin ve husumetlerin perçinlediği önyargıların rasyonalize edilmesinden türemiştir. Tarihi kazananların yazdığı hatırlanacak olursa, erken modern Avrupa’ya damgasını vuran mezhep mücadelesini Protestanlar kazanmışlar ve haliyle tarihi ve bu arada erken modern İspanya tarihini (bir “kara efsane” olarak) onlar yazmaktadır. Bu demek değildir ki bu ithamlar temelsizdir. Aksine en ibret verici şekilde Bartolome de LasCasas’ın kaydettiği üzere kızılderililere yapılan tüyler ürpertici muameleler fazlasıyla gerçektir. Ancak bu dönemde İspanya’ya ve de özellikle İspanya engizisyonuna ilişkin kurgulanan imgelem ideolojik ve siyasi kaygılardan azade değildir. Türkiye’de ise engizisyon, Osmanlı entelektüellerin Avrupa tarihine ilişkin temel bilgi ve referans kaynağı Fransız Devrimi sonrası Fransız liberal tarihçilerin merceğinden bu “kara efsane” doğrultusunda okunmuştur. Örneğin Türkiye’de anti-hıristiyan bir tınıyla sıkça tekrarlanan “keşişlerin bir iğne ucundan kaç meleğin geçebileceğini tartıştıkları” klişesi bir Protestanlık/Reform çağı uydurmasıdır.[7] Protestanların Katolik ruhbanının kofluğunu ve felsefi derinlikten yoksun skolastisizmini ifşa etmek üzere kurguladığı bu kurgu Türkiye’de ise genel bir anti-hıristiyan tını kazanmıştır. Fransız devrimi düşüncesi enteresan bir şekilde 16. yüzyıl ittifak ağlarıyla uyumlu bir şekilde ve Osmanlı’da yerleşik Papa merkezli Osmanlılara karşı yeminli bir yekpare Katolik heyula (Kutsal İttifak) algısıyla birleşmiştir. Bu devralınan algılar neticesinde adeta Katolik-Protestan mücadelesinde taraf olunmuştur. Ortaçağ karanlığını Katoliklikle eşitleyen 19. yüzyıl Osmanlı münevverlerinden Ahmed Cevdet Paşa’ya göre Avrupa’nın en karanlık çağlarında "bu esnada Avrupa'da Protestanlar zuhur ile Papanın hükümet-i ruhaniye ve cismaniyesinered ve cerh ve kiliselerden esnamı def' ve ref' ve yanlız İncil'de münderiç olan hususiyete itibar ve diyanet-i İseviyeye sonradan vakit vakit ilave olunan şeyleri inkâr ederek pek sade bir mezheb ittihaz”[8]etmişlerdir. Ahmed Cevdet Paşa’ya göre “İspanyollar pek mutaassıp olarak yalnız Katolik papazların sözü ile kan dökmekde idiler.”[9]"Protestanlık ise bir nevi efkar-ı mezahibiyesertbestliği"[10] demekti. Bu durum kiliseyi iyiden iyiye endişeye sevketmekteydi. Bu doğrultuda, "ol asırda Katolik mezhebini himaye zamanında İspanya'da cezuit namıyla bir tarik ihdas olunub bunun bir kaide-i esasiyesi bu idi ki bir murad için her türlü çare makbuldür derlerdi. Bu fıkra hala Avrupa'da fena ve iki yüzlü adamlar hakkında darb-ı mesel olarak irad olunur."[11] İngiltere’ye hayran ve Avrupa aydınlanmacı kültürünü edinmiş Namık Kemal’in de engizisyona ilişkin temel referansları ve bilgi kaynağı 19. yüzyıl ilerlemeci Fransız tarihçileri olmalıdır. Namık Kemal “Avrupa taassubunun” en ibretlik vesikalarından biri olarak gördüğü engizisyonu canlı bir şekilde (ve vurgulama ve üslup açısından yazılı değil görsel kaynaklara dayandığı hissi uyandırarak) tasvir etmekten imtina etmemektedir. “Avrupa’da Katolik itikadının en ehemmiyetsiz bir cihetine dokunacak ne kadar mezheb-i dini ve hikemi zuhur ettiyse üzerlerine o dehşetli Engizisyon musallat oldu. İşkenceyi diri diri adem yakmak, ağza erimiş kurşun akıtmak hadlerine bile tutmadı. Bir takım biçarelerin ta ölüm derecesine gelinceye kadar her kemiğini ayrı kırdırdı. Yine mazlumunu, evladına bakarcasına himmetlere şifa-yab eyledi. Sonra ikinci, üçüncü, dördüncü defaya kadar yine kemiklerini kırdırdı. Bu kadar ezalar, bu kadar belalar[…]”[12] 19. yüzyıl Fransız tarihçilerinden Adolphe Chéruel ve Théophile Sebastien Lavallée’in Engizisyon tarihini ibretlik olarak çeviren Ziya Paşa ise kitaba önsözüne “Engizisyon bir lafzdır ki delalet ettiği mana hiçbir millette vukua gelmemiş olduğundan, bir lisanda müradifi bulunmaz ve her ne zaman bu kelime telaffuz olunsa mazmuninin dehşetinden tüyler ürpermemek ve kalbe halecan gelmemek mümkün olmaz” diyerek başlamaktadır.[13] Osmanlı’dan bu engizisyon tahayyülünü devralan cumhuriyet de her türlü “gericiliğe” ve ancienregime’e karşı bağnazlığın ve monarşinin kesişimi imgesi olarak ondan iştahla beslenmiştir. Bu dönemde cumhuriyetin çocukları lisede öğrenmektedir ki; “rafızileri meydana çıkarmakla” mükellef “insanlığın yüzünü kızartacak mahiyette olan”[14] engizisyonda “tüyler ürpürten işkencelerle hırıstiyan olmıyanlar veya şüphe altında kalanlar yakılmış, imha edilmiştir.”[15] Dünyada “tarihten çok mitolojiye” ait engizisyonun eleştirel tarihyazımı ise ancak 1970’lerde gelişmeye başlamıştır. Bunda hiç kuşkusuz Franco sonrası İspanya’nın akademik olarak da Batı akademisiyle yakından etkileşime girmesi ve İspanya’da liberal bir kültürün oluşturmasının kayda değer rolü vardır. Ancak modernist kalıpların terkedildiği akademide engizisyon artık yerli yerine oturtulurken, popüler kültürde engizisyon imgelemi hâlâ 16. yüzyıldaki İngiliz, Hollandalı risale yazarlarının bakır gravürlerinin duygu-yoğun tasvirlerinden ibaret görünmektedir. Bu durum hele kaba bir çağdaşlık-ortaçağ karanlığı ikiliği algısının güçlü ve yaygın olduğu Türkiye’de fazlasıyla geçerlidir.


[1]              İspanya’da yayıncıların ve matbaacıların kovuşturulmasına ilişkin bakınız, CliveGriffin, Journeymen-Printers, Heresy, andtheInquisition in Sixteenth Century Spain, Oxford: Oxford UniversityPress, 2005.
[2]              Helen Rawlings, The Spanish Inquisition, Malden: Blackwell, 2006, s. 5.
[3]              Henry Kamen, Imagining Spain: Historical Mythand National Reality, New Haven: Yale UniversityPress, 2008, s. 6.
[4]              Helen Rawlings, The Spanish Inquisition, Malden: Blackwell, 2006, s. 3.
[5]              Harro Höpfl, Jesuit Political Thought, Cambridge: Cambridge UniversityPress, 2004, s. 77-78.
[6]              “Kara efsane” için bakınız, William S. Maltby, The Black Legend in England: The Development of Anti-Spanish Sentiment, 1558-1660, Durham: Duke UniversityPress, 1971.
[7]             JoadRaymond, Milton’sAngels: TheEarly-Modern Imagination, New York: Oxford UniversityPress, 2010, s. 32-33
[8]              Ahmed Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, Dersaadet: Matbaa-i Osmaniye, 1309, c. I, s. 215.
[9]              Ahmed Cevdet Paşa, age, s. 216.
[10]             Ahmed Cevdet Paşa, age, s. 216
[11]             Ahmed Cevdet Paşa, age, s. 216
[12]             Namık Kemal, “Hürriyet-i Efkar”, Hadika, no: 3, 12 Teşrin-i Sani 1288. Aktarılan yer; Nergiz Yılmaz Aydoğdu, İsmail Kara (ed.), Namık Kemal: Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, İstanbul: Dergah Yayınları, 2005, s. 523.
[13]    Abdülhamid Ziya, Engizisyon Tarihi, İstanbul : Matbaa-i Ebüzziya, s. 3. Kitabın çevrim yazısı için bakınız Ziya Paşa, Ortaçağın Karanlık Çehresi: Engizisyon Mahkemeleri, çevrim yazı Cahit Külekçi, İstanbul: İlk Harf Yayınları, 2011.
[14]             Tarih III: Yeni ve Yakın Zamanlar, İstanbul: Devlet Matbaası, 1933, s. 104
[15]             Tarih III: Yeni ve Yakın Zamanlar, s. 109.
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.