Hepimizin kesik damarları

Ve anladığım her şey, kişisel tarihimden edindiğim bu yargımı pekiştirdi: Güney Amerika bize düşündüğümüzden çok daha yakın. Toplumsal olarak birebir örtüşen bir tarihten söz etmek mümkün değil tabii ki. Ama farklı farklı damarlardan beslensek de hepimizin damarları kesik. Onlar gibi biz de hayatı her gün yeniden umutla kurma konusunda maharetliyiz. Onlar gibi bizde de düşüşler, ama bazen de düşüşleri izleyen çıkışlar, çok hızlı olabiliyor.

27.01.2019 10:20
Güzin-Sarıoğlu
guzinsarioglu@gmail.com


 

 Bu Güney Amerika merakımın ne zaman, nasıl başladığını bilmiyorum. Birkaç tahminim var, sanıyorum bunların (ve aklıma gelmeyen birçok farklı hatıranın) hepsinin birbirine eklenmesiyle bir gün ben kendimi Güney Amerika’yı hep merak ederken, oraların insanlarının buraların insanlarına çok yakın olabileceğini düşünürken buldum. “Anne bir baba ayrı” kardeşleriz sanki.

 

İlk hatırladığım 1982 yılında Dünya Şampiyonasında Brezilya milli futbol takımının kaptanı olan Sokrates’e hayranlığımdı. Doktor “Sócrates Brasileiro Sampaio de Souza Vieira de Oliveira...”

 

Futbol izlemeye bayıldığım yıllardı. Sokrates, tabii isminden dolayı, ama ayrıca tıp tahsilinin yanısıra felsefe de okuduğu söylenirdi, “futbol filozofu” olarak anılırdı. Hakikaten futbol oyununa bir derinlik kattığını düşünürdük o zamanlar. Tam yerine giden paslar, ilginç bir oyun zekası ve yeteneği ile sadece kendisinin değil tüm takımın estetik ve  hayranlık uyandırıcı bir futbol oynamasını sağlardı sanki.

 

Bu “futbol filozofu” mertebesindeki karizmatik adam, 2011 yılının sonunda henüz 57 yaşındayken çok fazla içki ve sigara içmesinden kaynaklanan hastalığından dolayı öldü. Ne kadar tanıdık bir ölüm biçimi, değil mi?

 

Sonraki hatıram, Kolombiyalı Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” kitabının “bizim piyasaya” bomba gibi düşmesiyle bağlantılı sanıyorum.

 

“Albay Aureliano Buendia, yıllar sonra idam mangasının karşısına dikildiğinde, babasının onu buzu keşfetmeye götürdüğü o çok uzaklarda kalmış ikindi vaktini anımsayacaktı. O zamanlar Macondo, tarih öncesi kuşların yumurtaları kadar ak ve kocaman, parlak çakıllarla örtülü yatağı boyunca dupduru akan bir ırmağın kıyısında kurulmuş, yirmi hanelik bir kerpiç köydü. Dünya öylesine çiçeği burnundaydı ki, pek çok şeyin adı yoktu daha ve bunlardan söz ederken parmakla işaret edip göstermek gerekti...”

 

1980’lerin ortalarıydı. Kitabı ele geçirir geçirmez (o zamanlar her kitabı satın almak gibi bir şey yoktu) can havliyle okumuştum. İlk okuma sadece bir ısınmaydı. İkinci ve sonrasında hikayenin içinde yaşamaya başlamıştım.

 

Hâlâ Marquez’in kitaplarını, ama özellikle de Yüzyıllık Yalnızlık’ı zaman zaman yeniden okuma ihtiyacı duyarım. Her seferinde de çok özlediğim ve merak ettiğim bir arkadaşımla yeniden buluşuyormuşum gibi bir heyecan hissederim. Ayrı kaldığımız zamanda neler değişmiş bakalım? Neleri unutmuşuz, hangi anılarımızı kafamızda eğip büküp başka şekillere sokmuşuz? Neden bu kadar çok severmişiz birbirimizi?

 

Bunlardan yıllar sonra, Uruguaylı Galeano ile tanışmam ayrı bir mutluluk duygusudur. Tabii, ilk olarak “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”.  Roman olmayan, türüne ne diyeceğimi bilemediğim bir kitabın bu kadar içime işlemesini beklemezdim ama Galeano’nun muhteşem samimi ve başka hiçbir yazarda rastlanamayacak sıcak üslubu, kitaplarını okurken bizi önce Güney Amerikalı yapar, daha sonra da dünyanın herhangi bir yerinde yaşayan insanlar olduğumuzu, yani aslında sadece birer “dünyalı” olduğumuzu gösterir. Üstelik dünya da o bildiğimiz, “batı” gözlüğüyle bakılan sürekli ilerleme halindeki dünya değildir. Tam tersine, sürekli tökezlenir bu dünyada, hayat sürekli yeniden inşa edilir. Bu karmakarışık dünyada duyguları olan, zayıflıkları ve zorlukları olan insanlarız işte. Kişisel ya da toplumsal baskılara ve zulme dayanma gücümüz ve bazen de dayanamama hakkımız vardır.

 

Araya giren başka yazarlar da oldu pek tabii ki. Meksikalı Esquivel’in “Acı Çikolata” romanını mesela, es geçmem mümkün değil. Romandaki mutfakta günlük hayatın içinde olmak, yemekler pişirmek, o yemeklerin hayat üzerindeki “büyülü” etkilerini yaşamak, bana da hiç yabancı değil. Benim kafamdaki “kadın dünyası”nı en güzel anlatan kitaplardan biri olduğunu düşünürüm bu kitabın. İçten, güçlü ve çok kırılgan bir dünya... Yardım istedikçe batmak, kırılmak, hiç kimseden medet ummadıkça daha kolay ve daha mutlu ama daha umutsuz yaşamak.

 

Şilili İsabel Allende’yi ve “Ruhların Evi” kitabını da eklersem, bu maceranın hiç olmazsa bir kısmını anlatmayı tamamlamış olurum.

 

“Barrabas bize denizden geldi, diye yazdı Clara adındaki çocuk, o güzel, çıtkırıldım yazısıyla.”  diye başlar ve 500 sayfa kadar sonra “Şöyle başlıyor: Barrabas bize denizden geldi...” diye biter kitap. Esas olarak “dayanılamaz” sanılan acılara nasıl dayanılabildiği anlatılır kitap boyunca. Dönüp dolaşıp kesik damarlara geliriz.

 

Bütün bu örnekleri, hem bunlardan bahsetmek çok güzel olduğu için hem de Güney Amerikalıların neden “anne bir baba ayrı” kardeşlerimiz olabileceğini düşündüğüm için anlattım. “Diğer” kategorisinde sayılmaktan çok daha fazlasını hak eden diğer yazarlarından ve şairlerinden, Güney Amerika sinemasının aynı anda hem yaralayıcı hem de iyileştirici filmlerinden, sonradan daha uzun anlatmayı planladığım muhteşem şarkılarından bu yazıda bahsetmeyeceğim.

 

1,5 yıldan fazla oldu, İspanyolca öğrenmeye çalışıyorum, ciddi bir emek sarfediyorum bunun için. İspanyolca kolay metinleri artık anlayabiliyorum, daha zorlarını da anlayamadığım kısımlarıyla birlikte okumaktan zevk alıyorum. Yukarıda bahsettiğim bütün İspanyolca yazan yazarların kitaplarını kendi dillerinde okumaya çalışmak, İspanyolca filmleri anlamak için çaba sarfetmek, ama en çok da İspanyolca şarkıları dinlemek birer hediye gibi geliyor bana.

 

Geçtiğimiz hafta Venezuela’da olan bitenleri de, İspanyolca takip etmeye çalıştım ama nafile... Sonra uzunca bir süredir oralarda yaşayan Metin Yeğin’in Duvar’da yazdıklarıyla ve RS FM’de Yavuz Oğhan’ın programına bağlanıp anlattıklarıyla, Mahfi Eğilmez’in bir süre önce yazdığı ama çok güncel ve adeta Türkiye’yi de anlatıyormuş hissi veren “Venezuela Ekonomisi” üzerine olan yazısıyla ve Mehmet Özkan’ın Anadolu Ajansı için yazdıklarıyla biraz daha iyi anlamaya başladım durumu.

 

Ve anladığım her şey, kişisel tarihimden edindiğim bu yargımı pekiştirdi: Güney Amerika bize düşündüğümüzden çok daha yakın. Toplumsal olarak birebir örtüşen bir tarihten söz etmek mümkün değil tabii ki. Ama farklı farklı damarlardan beslensek de hepimizin damarları kesik. Onlar gibi biz de hayatı her gün yeniden umutla kurma konusunda maharetliyiz. Onlar gibi bizde de düşüşler, ama bazen de düşüşleri izleyen çıkışlar, çok hızlı olabiliyor.

 

Aslında bu yazıya başlarken, Güney Amerikalı bir kadını ve şarkılarını anlatmayı planlamıştım. Fakat yazı beni başka yerlere götürdü ve başka bir metin oldu. O zaman gelecek haftaya saklıyorum bu hakkımı.

 

¡Hasta luego!

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.