Venezuela (1) Emperyalizm

Hayır, artık Lenin’in tarif ettiği “kapitalizmin son aşaması: emperyalizm” çağında yaşamıyoruz. Hayır, dünya emperyalizmden ve komplolarından ibaret değil. Demokrasilerini idare edip edemiyeceklerini; kâh sağ kâh sol popülizm ve devletçi otoritarizm heveslerinin önünü açıp açmayacaklarını; bu yüzden krize sürüklenip sürüklenmeyeceklerini; sonuçta herhangi bir büyük güce fırsat verip vermeyeceklerini, ülkelerin kendileri belirliyor.

10.02.2019 10:07
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

[9 Şubat 2019] Bir zamanlar buna solcular, Marksistler inanırdı. Emperyalizm diye monolitik bir heyûla vardı. Her şeyi o yönetiyordu. Gerçi çehre değiştirdiği oluyordu zaman zaman. Bir zamanlar İngiliz emperyalizmi ve Britanya İmparatorluğu’ydu. “Entelicans Servis”ti. Nâzım Hikmet’in “Adalı Haydut”uydu. 1945’ten sonra Amerika kılığına büründü. Her taşın altından CIA çıkar oldu. İstediğini deviriyor; suikastler tezgâhlıyor, oraya buraya para akıtıyor, satılmış muhalefetler yaratıyor, bu ve sair yöntemlerle göz diktiği her ülkeyi karışıklığa sürüklüyor ve sonu darbe oluyordu.

 

Abartılı da olsa, İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda bu tür korkular belirli bir gerçeklik payı taşıyordu. (1) Sömürgesizleşme hareketinin henüz başlarıydı. (2) ABD ile Sovyetler Birliği arasında Soğuk Savaş patlak vermişti. Bağımsızlıklarına kavuşan eski koloniler çok yoksul, çok geri ve çok tecrübesizdi. İğdiş edilmiş; ekonomik ve politik yönetim kapasitesinden yoksun bırakılmışlardı. Hukuk devletinin kurumları da, ilkesel üstünlüğü ve tartışılmazlığı da yerleşmemişti. Keza eğitim düzeyi çok zayıftı. Aşiretleri merkeze kuvvetle bağlayacak ulusal birleştiricilik ve sadakat ideolojileri mevcut değildi. Seçkinlerin basiret ve dirayet, halkın deneyim noksanı çok bârizdi. Kolay parçalanıp aldatılabiliyor, bir uçtan diğer uca sürüklenebiliyorlardı. Çok önemli bir husus: azgelişmiş veya yarı-sömürge denen ülkeler, tek tek de, bir bütün olarak da, dünya çapında hayli “küçük” (ve küçüklüğü nisbetinde daha kolay kontrol edilebilir) bir hacim oluşturuyordu. 

 

Uluslararası planda ise çok sert bir kutuplaşma hâkimdi. Hegemonya gücü 19. yüzyıldan bu yana darala darala gelmiş ve iki süper devlette yoğunlaşmıştı.  Bir yanda (Odd Arne Westad’ın terimleriyle) “hürriyet imparatorluğu”nu (empire of liberty) temsilen ABD ve karşısında, “adalet imparatorluğu”nu (empire of justice) temsilen Sovyetler Birliği yer alıyordu.  Ara bölgeler için amansız bir rekabet içindeydiler. Yeni bağımsızlığına kavuşan ülkelere, rejim, yardım, himaye, eğitim, ideoloji, teknoloji, askerî ve lojistik destek... konularında katı 1-0, ak-kara tercihleri sunuyor; ülkeleri ya doğrudan kendi saflarına çekmek, ya da öbür tarafa kaymalarını önlemek için her çareye başvuruyorlardı.

 

1950’li ve 60’lı yıllara damgasını vuran bu koşullarda, evet, bağımsızlığına yeni kavuşan pek çok ülke, iki süper devletin müdahale ve manipülasyonlarına nisbeten açık ve savunmasızdı. Hemen altını tekrar ve kuvvetle çizeyim: tek-yanlı değildi bu emperyal davranış biçimleri. Washington, diyelim, eğitip yetiştirdiği subaylar aracılığıyla Latin Amerika’da darbe peşinde koşuyor, zalim ve işkenceci diktatörlüklerin arkasında duruyordu (Arjantin, Şili, Brezilya). Öte yandan Moskova da kendi eğitip yetiştirdiği subaylar aracılığıyla Ortadoğu’da, Arap ülkelerinde aynı şeyi yapıyordu (Mısır, Irak, Suriye). Şu farkla ki, Sovyetler Birliği bunu dünya çapında emperyalizme karşı mücadele uğruna yaptığı iddiasındaydı. Marksizm-Leninizme göre emperyalizm tekti ve sırf Batı’ydı, çünkü kapitalist ekonominin sımsıkı belirlediği, son derece deterministik bir olaydı. Sosyalizm ise ezilen halkların emperyalizme karşı mücadelelerinde biricik güvenilir destek üssünü temsil ediyordu... Gerçi Sovyetlerin kendi yaptıkları, askerî ve siyasî bir olgu olarak emperyalizmin illâ ekonomiden (tekelci kapitalizmden) kaynaklanmayabileceğinin dolaysız kanıtıydı. Ama Leninist emperyalizm teorisi -- ya da resmî Sovyet ideolojisinde büründürüldüğü biçim, bir şal örtüyordu bu realitenin üzerine. 20. yüzyıl başlarında evrensel bir kurtuluş ideolojisi olarak doğan bir teorinin rantını yiyor; henüz yeryüzünde kapitalizmden başka bir şeyin olmadığı koşullarda oluşan “şundan oluyor” açıklamasını, yarım yüzyıl sonra “ve başka türlüsü olamaz”a büküp kendi devlet söylemine dönüştürüyor ve arkasına saklanıyordu. 

 

Kabul etmek gerekir ki, hele Vietnam Savaşı’nın sürdüğü ve dünya çapında en ahlâkî ayırım çizgisini ifade ettiği (öyle görüldüğü) bir dönemde, Türkiye gibi Amerika’nın nüfuz alanında yer alan ülkelerde çok etkiliydi bu tek-yanlı anti-emperyalizm söylemi. Mevcut milliyetçiliğin üzerine oturuyor ve  onu onurlandırıyor, soylulaştırıyordu. Klasik Türk devletçi-milliyetçiliği, Kemalizmin teorik kifayetsizliğini Leninizmden eklektik ödünç almalarla telâfi etmekteydi. Solun gençlik içinde yayılmasında da en önemli etken, emek-değer ve artı-değer teorisi değil, emperyalizm teorisi ve uzantılarıydı. Gençler caddelerde “Kahrolsun Amerika” diye bağırır ve TUSLOG’u bir kere daha taşlamaya yürürken, laik orta sınıf ailelerince alkışlanıyordu kaldırımlardan. 27 Mayıs’ın Millî Birlik Komitesi üyesi Tabii Senatörler, 1960’ların sonlarında ortalıkta Leninist terminolojiyle konuşarak dolaşıyordu.

 

Gel zaman git zaman, Komünizm çöktü. Ama düşünsel mirasının iyi eleştirilmemiş tortusu kaldı. Bir “gaz devi” olarak Satürn’ün manyetik alanı, gezegenin buz parçacıkları, toz ve topraktan oluşan “halka”larını yerinde tutuyor ve etrafında döndürüyor. Onun gibi. Ya da bugün Marksist sosyalizm, astronomi paradigması içinde belki ölmüş bir yıldız. Eskiden bir Güneşti; şimdi nükleer yakıtını tüketmiş bir “beyaz cüce” veya “dejenere cüce.” Dış katmanlarını, eski kütlesinin büyük kısmını uzaya salıvermiş. Küçülmüş halinde, artık füzyon yoluyla değil, daha önce biriktirdiği termal enerjinin (ısı enerjisinin) yayılması yoluyla, hâlâ etrafına çok hafif bir ışık yayıyor. Budur yaşadığımız.

 

Ama îster Satürn’ün halkaları, ister beyaz cücenin solukluğu diyelim, insanları etkilemeyi sürdürmekte. Ezilenlerin ideolojik tutamağı olarak Marksizmden boşalan yeri, kısmen İslâm ve İslâmcılık doldurmayı deniyor. Bir din ve kültür olarak güçlü. Dünyayı açıklama çabası ve bunu teorileştirme kapasitesi olarak zayıf. Kapitalist moderniteye ahlâkî alternatifler getirmeye çalışıyor. Ama benim görebildiğim, teorik açıklama alternatifleri getirmeyi (en azından henüz) başaramıyor (bun daha önce de yazdım galiba; bkz Batı Sol Türkiye). Dolayısıyla Kemalizmin Marksizm ve Leninizmle ilişkisine benzer olaylar türüyor. Kemalizm gibi İslâmcılığın hiç olmazsa bazı varyantları da teorik kifayetsizliklerini, artık çok eskimiş ve yıpranmış bir Leninizmin dağınık, parçalanmış ideolojik mirasından hâlâ bazı eklektik ödünç almalarla telâfi etmeye kalkıyor.

 

İktidar medyasının gerek Venezuela’ya, gerekse Türkiye’nin Batı’yla ilişkisine bakışında, böyle bir “gelir gider” zihniyet ve ruh hali sezilebiliyor. Hiçbir düşünülmüşlüğü, içsel tutarlılığı yok. Tamamen rastgele ve oportünist (yakın geçmişte Yıldıray Oğur iyi hicvetti bu zigzagları). Kâh Kautsky’nin “ultra-emperyalizm”ini hatırlatan şeytanî bir “üst akıl” safsatası gezdiriliyor ortalıkta. Derken işler daha somuta, ABD’ye indirgeniyor. Kâh dostumuz ve stratejik müttefikimiz oluyor. Öyle ki, birilerinin aramızı bozmak istediğinden şikâyet ediliyor. Derken emperyalistliği hatırlanıyor, hatırlatılıyor. Ama bu da emperyalizm sözcüğünün korkutucu popülerliğine yaslanmak ve etrafında efsaneler örmekten ibaret kalıyor.

 

Bütün bu temelsiz kulaktan dolmalıklara karşı, eski-yeni solcusu için de, İslâmcısı için de, ihtiraslı ama tembel gazeteciler için de, belki şu basit noktaları vurgulamak gerekli: Hayır, artık Lenin’in tarif ettiği “kapitalizmin son aşaması: emperyalizm” çağında yaşamıyoruz. Topyekûn taarruz ve kolonileştirme hamlesi içinde olan bir emperyalist ülkeler bloku mevcut değil. Daha 1914-18’de sona ermişti bu dalga. Sonrası, giderek hızlanan bir geri çekiliştir. Bu süreçte, bir kere kuvvet dengeleri büyük ölçüde değişti. Bir zamanların “Üçüncü Dünya”sı giderek büyüdü, hacim ve kütle kazandı. Halk siyasî bakımdan olgunlaştı. Eğitim seviyesi çok yükseldi. Devlet, ordu, bürokrasi çok daha iyi örgütlendi. Yer yer bağımsız savunma sanayileri yükseldi. Bu ve benzeri yığınla faktör, sömürgelik ve yarı-sömürgelikten gelen yeni ulus-devletleri dış müdahale ve manipülasyonlara karşı çok daha dirençli kılmakta.

 

Madalyonun diğer yüzünde, birçok Batı ülkesi aynı nedenlerle küme düştü emperyalistlikten. İngiltere’nin, Fransa’nın, Almanya’nın, İtalya’nın yüzölçümü, nüfusu, ekonomisi, ordusu ve donanması... 19. yüzyıl ölçülerinde sömürgecilik peşinde koşmalarına elverişliydi (bkz yukarıda solda, 1920’lerdeki haliyle Britanya İmparatorluğu; sağda, 1914’teki haliyle Fransız İmparatorluğu). Bir yandan Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’nda yaşadıkları kayıp ve felâketler, diğer yandan “Üçüncü Dünya”nın yukarıda özetlediğim yükselişi, bu kabiliyetlerini yitirmelerine yol açtı. Hegemonya kapasitesi bir ara ABD ve Sovyetler Birliği’nde düğümlendi. 1989-90’da Sovyetler çöktü. Gerçi şimdi Rusya tekrar, Doğu Asya’da ise asıl Çin yükseliyor. Ama ABD dahil hiçbirinin, 1900 dolaylarının Büyük Devletleri gibi bir “dediğim dedik”lik kapasitesi yok. Hepsi son tahlilde fırsat kollamak, zaaflar aramak, gedik ve boşluklardan sızmak suretiyle mutlak değil kısmî avantajlar aramak zorunda.

 

Özetle, yeryüzü ölçeğinde bütün bir emperyalizm cephesi yok. (a) Dünya çapında sosyo-ekonomik eşitsizlikler ve kuvvet dengesizlikleri var mı? Evet, var. Ama emperyalizm kavramı  bunları değil, çok daha başka ve fazla şeyleri ifade ediyor. (b) Doğru anlamıyla emperyalist davranışlar gösteren ülkeler de var mı? Evet, var (başta Amerika). Ama onlar da değişen realiteye ayak uydurmak durumunda. İşte bakın, ABD’nin Ortadoğu politikası iflâsın eşiğinde. Bu mu, kadir-i mutlak Amerikkan emperyalizmi? Hayır, dünya emperyalizmden ve komplolarından ibaret değil. Her bir ülkede patlak veren her bir çatışma ve kriz, illâ dış komplolardan kaynaklanmıyor. Bir kere Suriye durumuna düşersen, o başka. Ama normal zamanlarda, toplumların kendi iç dinamikleri esas. Demokrasilerini idare edip edemiyeceklerini; kâh sağ kâh sol popülizm, devletçi otoritarizm ve dikta heveslerinin önünü açıp açmıyacaklarını, bu yüüzden bir kriz girdabına sürüklenip sürüklenmeyeceklerini, son tahlilde kendileri belirliyor. 

 

Venezuela, Chavez ve Maduro’yla tam bu “reform” ve “sosyalizm” makyajlı sol popülizm ve devletçi otoritarizm macerasına girdiği için, bu noktaya geldi. Bu krizi ABD veya Trump yaratmadı. Venezuela’nın krizi Trump’ın kucağına düştü. O da elinden geldiğince bir ucundan tutup nemalanmaya çalışıyor. Gerisi lâf ü güzâf.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.