Yalan dünya

Yalanlarla zedelenmiş bir güvenin tamir edilmesi çok zordur. Çünkü daha önce de belirtildiği üzere güven ile birlikte kişinin izzetinefsi de yara alır. Yalan söylenmiş olan insanın özgüveni incinir, kendisinin insandan daha aşağı bir seviye düşürüldüğünü hisseder. Burada, bir filozofun tarif ettiği ben-sen ilişkisi, ben-şey ilişkisine dönüşmüştür artık.

10.01.2020 10:11
Kemal-Sayar

kemalsayar@gmail.com

 

“ İnsan yeryüzünde şairane mukimdir.” Heidegger’in Hölderlin’den naklettiği, çok da incelikli tercüme edilmiş bir mısra. Yalanın insan doğasının hangi ışıksız dehlizinden sürünüp çıktığı  tartışılıp durur, birçok işlevsel kuram da mevcut bu konuda, ancak tüm yalan formlarını kuşatacak bir müşterek hissiyat varsa eğer, bu da insan soyunun dünyadaki var oluşa, çıplak ışık altındaki tahammül etmekteki acziyetidir diyebiliriz.

 

Fuzuli, “cümle alemin söylediğine bakma, içtikleri kandır” dedikten sonra beytin sonuna eklediği “Aldanma ki şair sözü elbette yalandır.” mısrası, bir başka büyük ruh, Victor Hugo’nun, “Yalan söylemiş olmak, acı çekmiş olmak demektir” sözüyle bir araya geldiğinde beliren anlam, hep bu iç burkan ortak duyumdandır.

 

Edebi ve felsefi metinler genellikle yalanı mistifiye etme konusunda, sosyolojik/ psikolojik/ antropolojik metinlere göre daha esnektir. Bunun bir sebebi, dilin sembolik düzlemde bizatihi bir tercüme enstrümanı oluşudur–anadilin dahi-.Kelimelerin murad ettikleri biz öz bulunduğu, konuşulan kelimenin işaret edilen özü hakkıyla muhataba ifade etmekte doğaları itibarı ile kifayetsiz kalacağı ve özlerin (hakikatin) ancak başka bir sözlükteki kelimelerle büyülü bir dizilimde kullanılması halinde hakikati iletmeye elverişli olabileceklerine dair bir tasavvur, yalanın temelini muğlaklaştırıp mazur kılar. “Yalan söylemek karşındakine bir öpücük vermektir” diyordu Pessoa.

 

Bir başka sebep ise, sözün, yine doğası itibarıyla bir kırılmadan neşet ettiği, mutlak uyumun sarsıldığı anlarda, yama yahut bandaj niyetine icat edilmiş bir şey olabileceğine dair varsayım. Konuşan ilk insan, neyi söylemek istemişti? Muhtemeldir ki, karşısındakinin doğru şekilde -yani onun gibi- düşünmediği bir şeyi ona göstermeyi amaçlamıştı. “Ateş!” (çünkü hava soğuk bence), “yemek!” (senin tersine acıktım), “al!” (bu ava senin çıkmanı istiyorum), “hayır!” (ben yapmadım) İnsan, severken, şefkat gösterirken, birlikte yaratırken ve hatta acı çekerken kelimeleri kullanmaz. Filozoflar, sözün, eğer bir tahakküm aracı değilse, ancak bir yalan olmalı gerektiğini sık sık tekrarlar. Yoksa niçin söylensin. Gorki, “Yalan, kölelerle efendilerin dinidir... Gerçek ise özgür insanın Tanrısı” diye kahramanını konuştururken, her türlü güç ilişkisinin insanı zaruri olarak yalana başvurmaya iteceğini, bunun din gibi müesses bir şey olduğunu; oysa gerçeğin imana benzer şekilde kişisel ve aslında gerçekte yaratıcı olduğunu işaret ediyordu. 'Kişi yalan söylemiyorsa, yeterince özgündür' diyen Wittgenstein da yalanın toplumsal işleyişin rutin bir unsuru iken, gerçeğe ses verebilmenin azami yaratıcılık gerektiren bir şey olduğunu düşünen filozoflardan.

 

 Kısacası yalan, insan hayatının aslında bir parçası; günü kurtarmak, durumdan sıyrılmak, mazeret üretmek, saygın veya sevimli görünmek için çoğu zaman bu türden basit, gündelik yalanlara başvuruyor insanlar. ‘Yalanın daima gerçeğe bir borcu kalır’.

 

Beyaz yalanlar kötülük üretir mi?

 

Kasıtlı olarak insanları manipüle etmek, kötü yöne sevk etmek, kendiniz adına çıkar elde etmek veya onları zor durumda bırakmak için söylenen yalanlar da var. Toplumdaki güven hissinin altını oyan, birbirimize güvenmenin, birbirimize dayanmanın, insan olarak güvenilir olduğumuz bilgisinin altını boşaltan türden yalanlar. Bizde kesif bir iğrenme, tehlike ve itiraz hissi yaratan yalanlar, bunlar. Beyaz yalan söylemek de aslında küçümsenip yabana atılacak bir durum değil. Beyaz yalan söylemeye başladığımız andan itibaren o yalan kartopunun çığa dönüşmesi gibi zaman içinde büyüyüp alışkanlık haline geliyor.

 

Başkalarına olan merhamet ve sevgimizden dolayı yalan söylediğimizde bile aslında kör bir atış yapmış oluruz, “Yalan söylemekle, arkadaşlarımızın gerçekliğe ulaşmasını engellemiş oluruz ve onların bu engellemeden kaynaklanan bilgisizlikleri, çoğu zaman onlara öngörmediğimiz biçimlerde zarar verir... Arkadaşlarımızı severiz, onları mutlu etmek isteriz ve onlar hayatlarında, daha büyük başarı elde edebilecekleri değişiklikler yapabilirler. Arkadaşlarımıza yalan söylemekle, yalnızca onlara yardım elini uzatmayı reddetmiş olmayız, yararlı bilgiye ulaşmalarını da engellemiş ve gelecekteki düş kırıklığına adım atmalarına yol açmış oluruz.

 

Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar diye bir atasözümüz var. Buna rağmen, konuştuğumuzda sadece hakikati söyleyecek kadar özgün olmayı başarmalıyız; bunun da belli bir üslubu olduğunu unutmamak şartıyla. O anda doğru olduğunu düşündüğümüz, aklımıza ilk gelen şeyi söylemek mecburiyetinde değiliz, hayat yeterince çetrefil ve girift bir süreç, insanların kaldırabileceği şekilde ve şartlarda gerçeği onlarla paylaşmak gerekir. Sam Harris "becerikli doğru sözlülük"  diyor bu yetiye. Herkesi kırıp dökerek insancıllığı artıramayız, bu tür bir davranış tarzı, art niyetli değilse bile düşüncesizce ve incelikten yoksundur.

 

Hayat bir ark içinde hiç çalkalanmadan akıp giden bir şey değil, dinamik bir süreç, dünyayı algılama tarzımızın zaman içerisinde değişmesi oldukça muhtemel.  Doğru bildiğimiz şeyler de, zaman içinde değişebilir. Şartlar bizi bambaşka noktalara getirebilir. Önemli olan insanın kendi özüne sadakati, yani savunduğu temel değerleri berkitmesi ve o değerlerin özünü korumasıdır. Mühim olan, insanın varlığa ve topluma yönelttiği sorular, bizzat bu soruların varlığıdır; adalet, güven ve doğruluk gibi değerlere olan inancımız bu sebeple sabit kadem olmalıdır. Bununla beraber cevaplarımız değişebilir, doğruluğu yahut adaleti bugün bu cepheden savunuyorsa yarın başka bir cepheden savunabilir kişi; insanların değişme hakkı mahfuzdur. Elbette ki insanlar değişme ihtiyacı hissetmeyebilir de. Her iki yaşayış tarzını da tümden ve toptan yargılamak doğru değildir.

 

 Yalanı yalanlarla örtme çabası  

 

‘Kuyruklu yalan’ diye bir ifade var, tanımı üzerinde düşünülmeyi hak eden bir söyleyiş gerçekten de. İnsanlar, bir araştırmaya göre bir yalanı örtmek için beş yalan daha söylemek zorunda kalıyor ortalama olarak. İşte, kuyruklu yalanın, yalan sözün kendini doğurması, hakikatin başka sahte suretlerini de çoğaltması olduğunu sanıyorum. Bir yalan özü itibarıyla tevhid ilkesiyle çelişen bir şeydir. Bir tane olamaz, bütüncül olamaz. Parçalanmış ve çoğuldur. Montaigne’in de belirttiği gibi batıni bir öğretileri de olan Pisagorcular, iyiyi belirli ve sona ermiş, kötüyü sonsuz ve belirsiz olarak değerlendirirlerdi. Hakikatin ve doğrunun bir tane versiyonu vardır. Ona dair yorumlarımız çok çeşitli olabilir elbette ama bir şey bir şekilde vuku bulur. “Ben şu bardağı şuradan aldım ve yerine koydum.” Bu olayın tek versiyonudur. “Ben o bardağı almadım” dediğimde ise bu apaçık bir yalandır. Ancak bu yalanı diğer olgularla çelişmeyecek hale getirmek için izah ederken beş tane daha yalanı sıralamak zorunda kalırım. Yahut bir yalanı ikinci, üçüncü, beşinci anlatışımda büyük olasılıkla değiştiririm. Çünkü, sadakatimiz hakikatedir, uydurduğumuz bir şeye ilişkin değişikliği kolayca yapabileceğimizi hissederiz. Duyu organlarımız bizi yalanladığı için kafamdan uydurduğum versiyonu ayrıntılı olarak hatırlamam çok daha zordur, bu sebeple ifadem önceki anlatılarımla çelişir. Stoacı  düşünür ve imparator Marcus Aurelius’un ifadesiyle “Yalan söyleyen kişi de aynı tanrıya karşı günah işler; bu tanrının bir adı da hakikat’tir ve bütün hakikatlerin ilk nedenidir. Bu nedenle, her kim bile bile yalan söylerse, yalan söyleyerek haksızlık ettiği için inansızlık etmiş olur.”

 

Yalan söylemek çok zahmetli bir şey. Doğru kendiliğinden gelir, onun bir parçası olan bizleriz veya o bizim bir parçamız olur, dünyanın kendisi belleğiniz haline gelir.Onu olduğu gibi anlatıveririz. Oysa yalan söylemek meşakkatlidir, ekstra bir çaba harcamak ve o çabayı sürdürmek giderek zorlaşır, ağırlığı artar, taşınmaz hale gelir, yalanlar başka yalanları doğurur; bazı insanlar hayatlarını tamamen yalanlardan ibaret olarak yaşayabiliyorlar maalesef. Yalan ne bizi bağrında yaşatır ne de içimize yerleşir, sürekli dışarıda ayazda bırakır bizi.

 

Yalan, çocuklarda zekânın ve bir başkasının perspektifini- bakış açısını anlayabilme kabiliyetinin gelişimi ile birlikte ortaya çıkıyor. Yalan biraz da kendimizi bir başkasının duygularını anlayabilme ve onun yerine koyabilme kabiliyetimizin gelişmesiyle olgunlaşan bir davranış. Başkalarının neye ihtiyacı olduğunu okuyabilmek ve oyunbozanlık ettiğimizi düşünmeyeceği söz ve davranışlarla onu rahatlatacak şekilde alternatif bir gerçekliği kurgulayabilmek yeteneklerini gereksiniyor. Bunun yanı sıra yalan söyleme becerisi, ne olduğu kadar ne olmadığını da anlatmamızı sağlıyor, başka bir ifadeyle kurgulama gücümüzü kullanmak gerekiyor. Yalan söyleme ihtiyacının daha fazla sözcük gerektirmesi nedeniyle  bilişsel güçlerin genişlemesinde de etkili olduğu düşünülüyor.

 

Çocuklardaki yalan söyleme eğilimi bir acz duygusunun ifadesi de olabilir. Büyük bir aczden sonraki korku ve acı hayal gücünün genişlemesini sağlar. Çocuk, onu çaresiz durumda bırakmayacak alternatif gerçeklikler kurgulama alışkanlığı geliştir.

 

Ebeveynler öncelikle kendini sorgulamalı

 

Muhatabımızın niçin yalana tevessül ettiğini anlamak da benzeri hasletler gerektiriyor. Çocukların yalan söylemesi konusunda özellikle ebeveynlerin kendilerini sigaya çekerek  belirli sorgulamaları yapması lazım. “Hakikati söylemenin maliyeti çok yüksek olduğu için mi yalan söyledi? /Ben ona doğruyu söylemesi için yeterli bir zaman ve ortam ayırmadığım için mi söyledi?” Önce ebeveynlerin kendilerine bu soruları sorması gerekiyor. Gerekli şartları sağlamadıysak ebeveyn olarak öncelikle kendimizi düzeltmemiz lazım. “Çocuğum yalan söyleyerek neyi yapmak istiyor, neyi başarmak istiyor?” bunu anlamak da önemli. Yalan söyleyerek bir oyun mu oynuyor? Yoksa yalan söyleyerek beni taklit mi ediyor? Hiçbir mazeretim olmadığı halde komşum beni çay içmeye davet ettiği zaman telefonda söylediğim “başım çok ağrıyor, gelemiyorum” sözünü duydu belki ve benim insanlara yalan söyleyebildiğimi gördü, beni taklit ediyor belki de.  Veya benim üzerimde bir güç sağlamak, yalanı ile beni bir şekilde kontrol ve manipüle etmek istiyor da olabilir. Öncelikle bütün bunları anlamak lazım. Çocuklara parmak sallamadan “bak yalan söylüyorsun çok kötü bir çocuksun çok kötü bir davranış bu” demeden önce, o yalanın bağlamını, niçin söylendiğini anlamaya gayret etmemiz lazım. Çocuğa yaşına göre de davranmak çok önemli; üç yaşında söylediği yalan çok masumken beş- altı yaşında biraz daha karmaşık gerekçelerle yalan söyleyebiliyor çocuklar. Bunun yanı sıra gençlerin bir güç ve kontrol egzersizi olarak yani anne babayı kontrol etmenin bir vasıtası olarak da karşımıza çıkabiliyor yalan. “Freud'un belirttiği gibi, çocuğun anne babasına söylediği ilk başarılı yalan-ebeveynlerinin onun zihnini okuyamadığını ve dolayısıyla kadiri mutlak varlıklar olmadıklarını kendine kanıtladığı an- bağımsızlığının ilk anıysa, aynı zamanda terk edilmişliğiyle de yüzleştiği andır bu... Hem kurtulur hem korumasız kalırsınız... Bir şeyin yanımıza kar kaldığından bahsettiğimizde, istediğimizi düşündüğümüz bir şeyi elde ettiğimiz için cezalandırılmamanın baş döndürücü olasılığından bahsederiz... Bir şey yanımıza kar kalırsa, anlatı beklentileriniz de dahil tüm beklentilerinizi gözden geçirmiş olursunuz. Hikâyelerin çoğu-ve ahlaki gelişim sağlayan hikâyelerin tümü- yanımıza kar kalmaması gereken şeylerin nasıl ve neden yanımıza kar kalmayacağıyla ilgilidir.” diyor Adam Phillips. Birçoklarının yalan söylemeyi becerememesinin bir nedeni de güven duyabileceği, onu esirgeyip gözeten bir otorite tarafından (ebeveyn yahut Tanrı) terk edildiğini kabul etme korkusudur. Gençlerin, yalan söylerken neyi gözden çıkardıklarını bir kez daha dikkatle düşünmesi gerekir. Oysa maalesef gençlerde sık sık yalanla karşılaşıyoruz. Eve geç gelmek yahut arkadaşlarında kalmak istediklerinde, ailelerini onaylayacak uygulamalara eylemde itiraz ettiklerinde, onlardan bağımsızlaşmak istedikleri için yalan söylüyorlar, yetişkinliğe geçiş sürecinde doğal ve haklı olarak daha fazla özgürlük talep ediyorlar. Aile bu konularda onlarla hemfikir olmadığında da, ebeveynlerle yüzleşmek yerine yalanlardan medet umarak aileyi kendi seçimlerine ikna ediyorlar.

 

Yalanın nahoş bir davranış olduğuna şüphe yok ancak burada gençlerin de bir haklılık payı var; çarpıklığı başlatan şey, çocuğun söylediği yalan değil, ailenin çocukta eksik bıraktığı itimat hissidir çünkü. Ebeveynlerinin onu doğru bir şekilde tanıdığına, bu yüzden onlar tarafından kesinlikle anlaşılacağına ve sadece onun selametini gözeterek en doğru ve orantılı kararı verebileceklerine, yahut ne kadar yanlış davranmış olursa olsun, ailesinin sevgisinin ve şefkatinin daha büyük olduğuna dair bir itimat. Görüyorsunuz ki, çocuğun ailesine olan inancı, Tanrı’ya olan imanından daha farklı bir yaklaşım sergilemez; çocuklarımızın bize olan güven yönelimleri aynı zamanda Tanrıyla ilişkilerindeki duygu yönelimini de belirler. Bu yüzden gençlerle konuşabilmeyi başarmamız lazım; “ Bize yalan söylemen, gerçeği çarpıtman sadece bir hayal kırıklığı yaratmıyor bizde, sana bir insan olarak güvenmemizi, bel bağlamımızı, bundan sonra söyleyeceğin sözlere inanmamızı da zorlaştırıyor. Senden kuşku duymak istemiyoruz çünkü bu bizim için taşıması çok ağır bir yük”  hissiyatını tavrımızla onlara iletebilmeliyiz.

 

Çocuklar bizden bağımsızlaşmak, farklılaşabilmek istiyor. Bu şekilde büyüyorlar. Onlar büyürken, bir yandan da aramızdaki duygusal kanal açık kalmalı. Çocuk bir derdi ve sırrı olduğunda gelip anneye babaya sığınabilmeli, iltica edebileceği ağlayacağı,  yeri geldiğinde sırrını emanet edebileceği ve onlarla paylaşabileceği bir duygusal yakınlık çocuk ve ebeveynler arasında daima muhafaza edilmelidir. Çocuğun yahut gencin, ihtiyacı olduğunda babasının- annesinin omzuna yaslanabileceğini bilmesi onun dünyası ve öte dünyası için çok çok önemli.

 

Tutamayacağımız sözler vermek çocukları etkiler mi?

 

Anne babalar olarak yalan vaatte bulunabiliyoruz, tutamayacağımız sözler verebiliyoruz bazen. Bütün bunlar aslında çocuğun tuttuğu kayıt defterinde onun ruhunda bir çentik olarak iz bırakıyor. “Demek ki tutulmayacak sözler verilebilir, anne babam da bunu yaptığına göre ben de yapabilirim, ben de onlara karşı böyle davranabilirim” diye düşünebiliyor. Çocuk kumanda edilme çağından ikna edilme çağına geçtiğinde, yani anne babanın onun iradesi hilafına ona bir şey yaptıramayacağını fark ettiğinde,  yalan bu bağımsızlaşmayı ortaya koymanın bir unsuru haline gelebiliyor. Oysa çocukla o duygusal yakınlık korunabilirse, gönül mesafesi yakın olursa yalanlara da gerek kalmaz.

 

‘Mış gibi hayatlar’ı var sonra; kişinin kendiliğiyle kurmadığı, ona ait olmayan, kendisini ona ait hissetmediği bir hayatın içinde bir tür yalan söylüyorcasına yaşadığı hayatlar bunlar. Bir hayatı kendisininmiş gibi yaşamamak, sahici duygularla davranmamak, sevincinin de, üzüntüsünün de sahte olması hali. Bununla ilgili psikolojik literatürde de, bulunduğu her ortamın, kabın şeklini alan bir insan tipolojisine işaret eden “bukalemun kişilik” terimi vardır. Herkese, hoşuna gidecek şekilde mavi boncuk dağıtan, insanların tepkisini çekmemek için onların arzusuna göre davranan insanlar. Bu şekilde yaşayan insan en büyük yalanı kendisine  söylemektedir aslında. Varoluşçuların çok sevdiğim bir sözü var, “hepimiz içimizde yaşanmadan bekleyen bir hayatın suçunu duyarız”. Bir hayat, sahici bir şekilde, halisane,  duygularımızın, kalbimizin, ruhumuzun aynası olacak şekilde yaşanmayı bekler. Biz onu arzularımıza, düşlerimize değerlerimize, inançlarımıza uygun şekilde layıkıyla yaşamazsak, sahih bir insan olamayız. Bu tür insanlar, “varlıklarına yabancı kaynaklardan cana benzer bir şey ödünç almış kadavralardan” farksızdır. Ödünç alınmış hisleriyle, ödünç alınmış prensipleriyle ve çoğaltılmış suretlerle, ilk bakışta yaşama benzer bir şeyi gösterirler başkalarına. Yalanların en aşinası, kolayı budur. Yaşamlarının hesabını vermeleri gerektiği zaman gelip çattığında, sınav kağıdındaki doğru cevap sayısı ağırlıklı olsa bile, kopya çektikleri ve dersi hiç anlamadıkları için hüsrana uğrayanlardan olmaları oldukça muhtemeldir.

 

Motivasyon ve kendini kandırmak arasında fark var mı?

 

Bunun dışında kişinin henüz vuku bulmamış, içinde bir umudun tohumunu taşıyan bir şeyi muhafaza etmelerinin, kendine yalan söylemek olarak değerlendirilmemesi gerekir. Motivasyon, kendini güdüleme bir başarıya bir görev için kendini hazırlamak, kendini kandırmanın olumsuzluğunu taşımaz. Kendini kandırmak, bundan oldukça farklı bir şeydir; mesela ileri derecede bir hastalığı olduğu halde bu hastalığı yok saymak kendine yalan söylemek iken, iyileşeceği umudu ve inancıyla elinden geleni yapmak kendine yalan söylemek sayılamaz. Tedaviye de tevessül etmemek yahut hiç faydası olmadığı kanıtlanmış bir tedavi biçimini bir mucize olarak benimsemek gibi yöntemlerle oyalanmak da bu durumda kendini kandırmanın bir yöntemidir.  İyimser olmanın bazı pratik fayları vardır üstelik. Depresif bir kişi, tanımadığı insanlarla dolu bir salonda yaptığı bir sunumdan sonra, onlarda nasıl bir izlenim uyandırdığını acımasız bir kesinlikle fark eder. Buna mukabil normal veya iyimser bir kişi, başkalarının onun hakkındaki değerlendirmelerinin olumsallığını abartma eğilimi gösterecektir. Konuşması süresince bu algı onun sonraki performansını da etkileyecektir. Neyin neden, neyin sonuç olduğunu değerlendirmek zor olsa da, ama belli ki, iyimserlik önyargısı psikolojik açıdan yararlı olabilir.

 

Keza bir konuda hiç yeteneği olmadığı halde, kendini çok başarılı hissetmek, aşırı şişirilmiş özgüven, her seferinde yanıldığı halde suçu dışarıda arayan, kendinde kusur görmeyen bireyler yaratır, gerçek başarının önündeki en büyük engel de budur. Kendini kandırmak, inkâr üzerine kurulu bir durumdur. “Boş başak sendromu” yahut Dunning- Kruger sendromu olarak bilinen bir hastalık belirtisi, bilmediğini bilmeme hali var. Bilmediğini bilen insan boş başak değildir, dolu bir başaktır, başını eğer yani mütevazıdır.  Bilmediğini bilmeyen insan ise boş başak gibi mağrur ve dik durur.  Bilmediğini bilen, yeri geldiğinde “ben bu konuyu bilmiyorum, herhangi bir eylem yahut tercihte bulunamam, hata yapabilirim” der ama kendini kandıran, “yaparım, başarırım, ederim” diyen insan ekseriyetle duvara toslayıp hayal kırıklığı yaşar. Bu açıdan kendimize söylediğimiz yalanlar da geniş bir yelpazede derecelendirilebilir aslında, hafif yalanlardan daha ağır yalanlara kadar bir skalada yayılıyorlar.

 

Kadın ve erkeğin yalan söyleme nedenleri farklı mı?

 

Yalan söyleme tavrında cinsiyetlerin farkı niceliksel olmaktan ziyade niteliğe ilişkin.  Cinsler arasında hangisinin daha çok yalan söylediği konusunda bir istatistiki fark bulunmuyor ama zamana ve şartlara göre insanların yalan söyleme tercihleri farklılaşıyor.  Kadınlar daha çok sosyal sebeplerle yalan söylüyorlar yani müşkül durumu kurtarmak, bir başkasının incinmesini önlemek gayesiyle; bu kadınların daha sosyal bir cinsiyet olmasından kaynaklanıyor. Erkekler ise bir başkası üzerinde olumlu bir izlenim oluşturmak için söylüyor yalanı daha ziyade. Kendilerini olduklarından daha güçlü, daha akıllı, daha yakışıklı göstermek için yalan söylemeye yöneliyorlar. Kadınların yalanlarında bile aslında bir tür yine bağ kurma amacı var veya kurulmuş olan bağların incinmemesini gözetme endişesi var. En yaygın hali bu, kadın yalanlarının. Erkeklerde ise yaygın form ve içerik bir başkasını etkileme isteği. Ralph Keyes Hakikat Sonrası Çağ kitabında bu konuda yapılan araştırmaları şu şekilde özetliyor “Stanford’dan Richard Blum, 1960’lı yılların sonunda... incelediği kadınların genelde başkalarını, erkeklerinse özellikle aldatma şüphesinden kendilerini korumak için yalan söyledikleri sonucuna vardı. Erkekler aynı zamanda anlaşmazlıkları çözmek ve uyum görüntüsünü korumak için yalanı kullanmaya daha yatkındırlar. Çatışmadan kaçmanın erkeksi değil, kadınsı bir özellik olduğu düşünülebilir, ancak görünen o ki bu bir kural değildir. Hz. Muhammed, erkek müminlerin ev içi huzuru korumak için yalan söylemelerine izin vermiştir... Blum’un örneğinde kadınlar, gençken anne babalarına erkeklerden daha çok yalan söylediklerini ifade ediyordu (%70. Erkekler %46) Belki de sadece hafızaları daha iyiydi. Ontario’da 60 evli çift üzerine yapılan çok daha sonraki bir çalışma, kadınların evliliklerindeki olayları kocalarından çok daha iyi hatırladığı, fakat kocaların hatırladıkları kısımları süsleme olasılığının daha yüksek olduğunu keşfetti. Bu çalışmayı yürütenler, kadınların canlı anılarının uydurmalarını engellediğini, erkeklerinse puslu belleklerinin boşluklarını uydurmalarla doldurmak zorunda kaldığı sonucuna vardı. Bu, erkekler için fazla merhametli bir sonuçtur.” Ayrıca bir başka araştırmaya daha referansla “DePaulo’nun incelediği erkekler ve kadınlar aynı oranda yalan söylüyordu. Ancak psikolog, söyledikleri yalanlarda, açık cinsiyet farklılıkları keşfetti. Erkekler, zaman zaman abartılı bir biçimde “büyük oynayarak” bilgiyi çarpıtma eğilimi gösteriyordu. Kadınlarsa bilgiyi saklayarak ve doğrudan cevaplardan kaçınarak aldatıyordu.” Yapılan araştırmalar gösteriyor ki kadınlar diğer insanların duygularını korumaya çalıştıkları bazı durumlarda çekincesiz yalan söylüyorlar. Erkekler bu konularda daha az destekleyici, fakat aynı zamanda dürüstler.

 

Güven bir kez zedelenmeye görsün

 

İnsanlar, güven yönelimli canlılar. Bir söz duyduğumuzda ilk olarak ona inanmak istiyoruz. Beynimiz güven duymaya programlanmış. İnsan zihni çalışırken dinlediği hikâyeye inanmak üzerine inşa edilmiş, en çok ta en yakınları için geçerli bu durum. Yakın çevremizdeki insanlardan, dost ve arkadaşlarımızdan, eş ve çocuklarımızdan, anne babamızdan doğruları duymaya ihtiyacımız var. Bu çevreye duyulan güven zedelendiği zaman insanların kendilerine duydukları güven de zedeleniyor. Sadece karşı tarafa duydukları itimat değil yiten. “Ben doğru söylenemeyecek kadar değersiz bir insan mıyım, ben bunca sene bir yalanla mı avutuldum, yalanla mı teselli edildim, bütün ömrüm bir yalan mıydı, bir yalan uğruna mı hayatımı harcadım” gibi çok daha esas ve temel konularda çok can acıtıcı sorular için bir tetikleyici oluyor bu aldatılma.

 

Halis yaşantı, “mış gibi hayat” yerine sahiciliktir, onun anti tezi yani inanmadığın sana ait olmayan bir hayatı bir giysi gibi kuşanmaktansa kendi yalın varoluşunla olduğun gibi dünyaya arzı endam etmektir.

 

Rahmetli anneciğimin sürekli tekrarladığım bir sözü var; “herkes kendi çanağına sağar.” Yunusumuz diyor ki “sen sana ne sanırsan ayruğa da onu san” Sen kendin için ne dilersen, kendin için neyi hayal edersen, neyi arzu edersen ayruk için yabancı için de onu dile.

 

İnsanın kendine taraflılığını ve pozitif illüzyonları pozitif yanılsamaları yok eden bir istisna var, haddizatında her insan kendine söylediği ufak yalanlarla ayakta durmayı başarıyor biraz da.  Bu pozitif illüzyonlar bizi ayakta tutuyor. Kendimizi biraz pohpohluyoruz, seviyoruz kendimizi pohpohlamayı fakat bu tarafgirlik bir yerde kırılıyor. Depresyon insanın hayatı en realist bir şekilde algıladığı durumlardan. O illüzyonlar yanılsamalar soluyor, buharlaşıyor; insan hayatın kırılganlığını, kendi hatalarını kusurlarını  çıplak bir ışık altında görebiliyor. Bu katlanılması çok zor bir görüş berraklığı. Buna depresif gerçekçilik der kimileri.  Ancak  buna tahammül edilmesi güç, böyle yaşayamaz insan. Bir şeylerin daha iyiye gideceğine inanmamız lazım. İnsan en çok, inançlarını destekleyen yalanlara inanır.  Benim ideolojimi, benim dünyaya bakışımı, daha önce biriktirdiğim hayat tecrübemi destekleyen yalanlara daha çok inanma eğilimi gösteririm. Bu, benim kendime daha çok güvenmemi veya güçlü bir politik taraftarlık içindeysem bunu berkitmemi sağlar. Benim politik düşüncemi güçlendiren veya karşı tarafı çürüten bir yalana daha çabuk sarılırım.

 

Yalan, öyle değişik, güzel allı pullu isimler alıyor ki hakikat sonrası “post truth” çağında.  Yine Ralph Keyes’in ifadesiyle “Hakikat sonrası çağda gerçek ve yalanlardan başka, tam olarak gerçeği yansıtmamakla birlikte yalan da denemeyecek muğlak ifadelerden oluşan üçüncü bir kategori vardır. Zenginleştirilmiş gerçek denilebilir buna. Neo- gerçek. Yumuşak gerçek. Suni gerçek. Hafif gerçek... gerçeği örtme, olağanüstü dilsel yaratıcılık güçlerini ortaya çıkarır. “Güvenilirlik açığı”, “yeniden çerçeveleme” ve Churcill’in “terminolojik yanılgı”sı gibi klasiklerin yanısıra, hakikat sonrası örtmecelere örnek olarak şunlar verilebilir: Şiirsel gerçek, koşut gerçek nüanslı gerçek, ...stratejik yanlış beyanat, yaratıcı zenginleştirme, eksik ifşaat, seçici ifşaat... olgulara dayalı bilgi... gerçeğin gelişmiş bir versiyonunu söylemek.” Yalan, tüm bu kalıplı, iri niteliklerle gerekli hatta mecburi bir şey gibi lanse edilebiliyor. Hakikat sonrasına dair belirtmek istediğim bir başka şey de yalana çok maruz kaldığımız zaman, doğru- yanlış analizi konusunda zihnin pes etme savunması. Artık yalana adapte olup adeta onu kabul ediyor bu durumda insanlar.

 

Yalanın, yalancıya verdiği zararların en önemlisi, yalan söyleyenin hiçbir şeye ve hiç kimseye inanmaz hale gelmesidir. Güven duymayan insanların bir kısmı da -hepsi değil- çok yalan söyleyenlerdir.

 

Bazen klinik örneklemde karşılaştığımız, yalancılık semptomu gösteren insanlar olur; kişinin kendisine güveni o kadar azdır ki kurduğu bir hayal dünyasında hep yalanlarla yaşar. Veya narsistik, kendisine sevdalı kişiler  bire bir katarak, her şeyi abartarak kendi kişiliklerini dev aynasında göstererek yaşarlar. Bunun yanı sıra sosyopatlar insanları manipüle etmek ve kötüye kullanmak için yalanlar söylerler. Saadet zincirleri insanları istismar etmek için onlara bir şey satmak için yalanlar söyler.  Bir şey bize fazladan bir şey vaat ediyorsa ona daha çabuk inanma eğilimi doğamızda vardır.

 

Beden dili yalan söyleyeni ele verir mi?

 

Yalanın tespiti kolay değildir. Mikro ifade denilen, yüzün içine gizlenmiş ufak mimiklerin birdenbire minik her zamanki ifadesinden kayması durumunda, bunun yalanın belirtisi  olabileceğini söyleyenler de var. Beden dili ile ilgili birkaç ipucu yaygın olarak gözlemse de yalan söyleyeni %100 kesinlikle tespit edebileceğimiz bir yöntem bulunmuyor. Yalanın tespitinde, ‘göz kaçırmak’ kesinlikle güvenilir bir belirti değil. Göz kaçırmak kültürden kültüre değişen sebepler gösterir. Örneğin Japonlar insanların gözlerine bakarak konuşmayı sevmezler, göz göze gelmek saygısızlık addedildiği için gırtlak hizasına bakarlar. Siyahi Amerikalılarda da böyledir ama bir beyaz Amerikalı göz irtibatı kurmazsanız sizin ondan bir şey gizlediğinizi düşünebilir.  Kaşınmak, elini kolunu oynatmak gibi belirtilerin de kültürel bağlamda değerlendirilmesi gerekiyor.

 

 Yalan dedektörleri kalp ve nabız hızını ölçse de %25-75 arasında bir oranda yanıltılabileceği gösterilmiş araştırmalarda. Yalanı içselleştirmiş kişi, yalan söylerken en ufak bir vicdan azabı duymadığı için kalp hızı ve nabzı da yükselmeyecektir.  Sosyopatlar da keza, yalan söylerken korkmaz, gerçeğe kendi kurgusunu katar. Hülasa, yalan dedektörleri de yalan söyleyebilir.  Muhatabın yalan söylediğini kesin olarak saptayabileceğimiz herhangi bir ölçümleme yöntemi bulunmuyor.    

 

“Çok mal haramsız, laf çok yalansız olmaz” diye bir laf var. Az ve öz konuşmayı başarmalıyız.  “Anlamaz olgun adamdan ham adam/ Söz hem az hem öz gerektir, vesselam” demiş Mevlâna.

 

 Gerçeği saklamak yalan söylemek sayılmalı mıdır?

 

Gerçeğin sizce bilinmemesi gereken kısmını saklamak da yalan söylemenin bir türüdür.  Böylelikle, gerçeğin açığa çıkmasını önlemiş olursunuz. İnsan Bu şekilde de muhatabının gerçeğe erişimine engel olduğu için yalan söylemiş sayılır. Örneğin basın organları sıklıkla bu şekilde yalan söyler. Çok spesifik bir örnek vardır; hatırlarsanız Körfez Savaşı'nda bir tane karabatağın petrole bulanmış görüntüsü dönüyordu ekranda sürekli. İletilmek istenen mesaj şuydu “ Saddam çok kötü bir adam, petrolü denize sızdırdı, dolayısıyla ona müdahale etmek en meşru hakkımızdır. Böylece biz çevreyi düşünmeyen kötü bir adamı cezalandırarak haklı bir şey yapıyoruz.” Sonra bunun, bir başka yerdeki petrol sızıntısına ait bir görüntü olduğu ortaya çıktı.  Bilinçli bir manipülasyon yapılıyordu, yani gerçek, mahal değiştirerek, yalana dönüşmüştü.  Orada da bir gerçek bir vakıa vardı ama o gerçek başka bir alana transfer edildiğinde yalan oluyordu. Manipülasyon, insanların yalanla yahut çarpıtılmış gerçeklerle yönlendirilmesi,  zihinlerinin şartlandırılması, başka bir şeye hazırlanmasıdır. Buna da karşı çok dikkatli ve âgâh olmak lazım.

 

Peki mutlak doğruluk mümkün müdür?

 

Nazi Almanya’sında gaz odalarına gönderilecek birisini sakladığınızı farz edin; çingene olabilir, şizofren veya Yahudi olabilir, o gaz odasına gitmemesi  gerektiğini düşündüğünüz bir insan bu kişi.  Gestapo kapınızı çaldı, kapıyı açtınız “evinde bizim aradığımız birisini saklıyor musun?” diye sorulduğunda ne cevap verirsiniz?

 

Doğruyu söylemenin ahlaken yanlış olduğu bazı durumlar da olabilir, yalan söylemenin belirgin şekilde zorunlu olduğunu düşündüğümüz koşullarda, genel olarak yalan söyleyeceğimiz kişinin hem tehlikeli hem hakikat üzerinden uzlaşılamaz olduğuna karar vermişiz demektir. Demek ki doğruyu açıktan söylemenin maliyetinin çok fazla olduğu bir durumda,  çelişen değerlerin hiyerarşideki üstünlük konumuna göre tavır almak gerekir. Bu yaklaşım aslında tüm prensiplerimiz açısından her durumda gözetilmesi gereken bir hassasiyettir.  

 

O sebeple, yalan söylemenin cezai müeyyideye bağlanmadığı hukuk düzenlerini anlamak bir şekilde mümkün. Tarihin en eski yazılı yasası sayılan Hammurabi Kanunları’nda da yok. Ki oldukça ayrıntılı düzenlemelere sahiptir birçok konuda.

 

 Bizim dinimizde de ‘yalan dünya’ diye bir söz var. ‘Yalan’, çünkü gelip geçici ve buna rağmen bizi kalıcılık vehmiyle aldatıyor.

 

 Geçmişi tamamen hatadan münezzeh bir kutsal alan olarak yüceltmek, bizim bugünün şartlarından hareket ederek yürürlüğe koyduğumuz hatırlama biçimidir. Bugünü anlamlandırmak için bazen geçmişi aşırı kutsayabiliyoruz ama geçmiş hep bugünden inşa edilir ve bugünün ihtiyaçlarına göre inşa edilir. Unutmamalıyız ki nostalji de aslında insan zihninin kendisine oynadığı oyunlardan bir tanesidir. İnsan belleği, en büyük yalancılardan bir tanesidir. İnsan hafızası çok yalan söyler; size bir resim gösterip “bu resimde sen, annenin evlendikten sonraki ilk evinde Beyoğlu’nda yaşıyorsun.” Beyoğlu'nun bir köşesinde öyle bir ev olmasa, böyle bir yaşantı hiç olmasa dahi siz bir sene sonra hatıralarınızı anlatırken o resme atıfta bulunarak bu hatırayı gerçekmiş gibi anlatabilirsiniz. İnsan belleği telkine çok açıktır ve hatırladıklarımız çoğu zaman hatırlamak istediklerimiz veya bize etrafımızın anlattığı şeyler olabilir. Bu yüzden günümüzde sadece bellek üzerine insanın hatırladığı şeyler üzerine yapılan iddia ve suçlamalar, başka delillerle desteklenmediği sürece kesin doğruluk karinesine sahip değildir.

 

Akira Kurosava’nın filmlerindeki sinema ve bellek üzerine bir inceleme yapmıştım.  Rashamon filmindeki gerçeğin göreceliliği  ve insan doğası temalarını ele alan bir çalışmaydı. Filmde bir olay olmuştur. 4 ayrı kişi aynı olaya tanıklıklarından hareketle dört ayrı olay anlatır, aynı eylemleri yaşayan- gören kişiler farklı şeyleri hatırlamaktadır. Aynı hadiseyi hepimiz değişik şekillerde hatırlayabiliriz. Ulusların da belleği böyle biraz kendilerine göredir. Her ulus kendi geçmişine dair mitler, kahramanlık hikâyeleri oluşturur. Ama bu söylencelere, milletlerin kuruluş aşamasında ve buhran zamanlarda yani tehlikeye en açık ve hassas oldukları dönemlerde daha sıklıkla başvurulur. Bugün yapılabilecek şeylerin niteliği ne kadar güçsüzse çaresizlik ne kadar kesifse, şanlı tarih o kadar yüceltilir. Taşta görülen rüya, ruhumuzu her ne kadar ısıtsa da, bugün yapabileceğimiz şeyleri ıskalamamıza neden olabilir. Geçmişe asıl sadakat, sadece kahramanlık hikayeleri anlatmak değil, onların bize miras ve emanet bıraktığı bu ülkeyi gurur duyacakları yerlere taşımaktır. Bizim de gelecek nesillere bırakacak kendi başarı- kahramanlık hikayelerimizin olması, onlara minnetimizi göstermenin ve borcumuzu ödemenin en güzel yoludur. Bütün hatırlamalarımız, umudu saklamak içindir.

 

 Hakikat sonrası kavramından bahsetmiştik, bu konuda işaret edeceğimiz bir başka husus da yalanın sahip olduğu, gerçekliği dönüştürme potansiyeli.  Bir yalan ne kadar çok tekrarlanırsa,  o kadar çok gerçek olma ihtimali taşır. Bir yalanı sonsuza kadar  veya yeterince uzun süre tekrarlarsanız bir süre sonra insanlar onun sabitliğine zihnen alışır ve gerçek kabul etmeye başlar. Biz bu kavramla yakın zamanda en çok Trump’ın seçim kampanyası esnasında karşılaştık,  açıkça ve göstere göstere yalanlar söylendi. İngiltere'nin Avrupa Birliği'nin çıkması kampanyasında Türklerin Avrupa Birliğine üye olacağı, İngiltere'deki bütün işleri ele geçireceği yönünde bir yalan kampanyası düzenlendi ve bu da İngiltereli çalışan kesimi tedirgin etti, bu yalan orada maya tuttu. O kadar çok tekrar edildi ki bu husus, gerekli referanslarla itiraz edilip çürütülse bile etkisini yitirmedi.  Yine Amerika Birleşik Devletleri’nin son seçim kampanyasında sayısız yalan üretildi ve bu yalanlar özellikle Makedonya'da kurulu bir yalan üretim merkezi tarafından organize bir şekilde sosyal medyaya servis edildi.

 

“Savaşta ilk kaybedilen şey gerçektir”

 

 Körfez Savaşı'ndaki petrole bulanmış karabatak görselinin manipülatif etkisinden bahsetmiş olsak da, ikinci körfez savaşının tarihin en büyük yalanlarından biri ile tek taraflı ve emrivaki bir şekilde başlatıldığı hususunu belirtmeden yalanın yıkıcı etkisini anlatabilmiş sayılmayız. Irak’a, orada kitle imha silahı bulunduğuna dair batı hükümetlerinin elinde delil bulunduğu yalanıyla girildi. Bütün ülke alt üst edildikten sonra bile Irak’ta kitle imha silahına rastlanmadı. Bu, herkesin bildiği ama okulun zorbasına karşı çıkmaktan korktuğu için sesini çıkarmadığı bir yalandı. HyperNormalisation /Hiper Normalite isminde hükümetlerin ve sermaye sahiplerinin 1970'lerden sonra karmaşık "gerçek dünya" dan vazgeçerek şirketler tarafından yönetilen ve politikacılar tarafından sabit tutulan daha basit bir "sahte dünya" kurduğunu anlatan BBC yapımı bir belgesel vardır. Bu belgeselde yönetmenin bildirdiğine göre Kaddafi bir pazarlık karşılığında kitle imha silahları imha edeceğini taahhüt etmiş ve düzmece bir mizansenle olmayan kitle imha silahlarını imha etmiş olmasına rağmen niyetini çoktan bozmuş batılı hükümetler adamın tepesine bomba yağdırmaktan vazgeçmedi. Bütün bunlar aslında insanların algıları ile oynayarak onları gerçek olmayan bir şeye inandırarak yapıldı. Bu, manipülasyona açık olma hali, bu kırılganlık çok tehlikeli bir şey. Yakın zamanda bir Facebook veri skandalı yaşandı. Orada yapılan manipülasyon, insan psikolojisinin nasıl  da araçsallaştırılarak seçmen tercihlerinin yönlendirildiğine dair çok açık ve dehşet uyandıran bir örnek. Meksikalı işçilerin Facebook’unun duvarına düşen, Trump'ın  adaylık vaadi şu şekildedir: “Trump aslında sizi korumak istiyor, öreceği duvar  ülkeye yeni Meksikalıların gelerek sahip olduğunuz işlerin elinizden alınması engellemek için”.

 

Toplumun tüm sınıf ve bölümlerine, kendi nitelikleri uyarınca başka bir mesaj gönderilmişti, üstelik bu vaatler birbiriyle tutarsız olmakta da bir beis görmüyordu. Tamamen duygu yönetimine oynayarak bir yandaşlık devşirme üzerine kurulu, seçme kabiliyetini felç eden, aklı selimi kullanılmaz hale sokan bir stratejiydi bu. Çok meşhur bir vecizede söylendiği gibi “Savaşta ilk kaybedilen şey gerçektir” İlk zaiyatımız gerçektir, üstelik de savaşların öncesinde.

 

Bunun daha erken örneklerini Edward Said, Oryantalizm kitabında anlatıyordu;  İslam coğrafyası konulu haberlerin batı medyasında nasıl çarpıtıldığını gösteriyordu. Bu batı medyasında halen de çok sık yapılan bir şeydir. Mesela haberlerde Müslüman protestocuların görseli için ağzından köpükler saçan en kılıksız ve gudubet adamlar seçilir.

 

Medyanın kasıtlı manipülasyonu için bir başka meşhur örnek, Time dergisinin beysbol oyuncusu O.J. Simpson’ın resmini, karısının cinayet haberini verirken deri rengini karartarak rotüşladığı yayındır. Irkçı önyargıları derinleştirmek için bilinçaltına oynanan bir oyundu bu.  

 

Daha önce de bir kitabımda bahsetmiştim, Umberto Eco’nun bir denemesinde, sevgilisine Barbara Cartland yüzünden sevdiğini söyleyemeyen bir adamın postmodernlik dramından bahseden bir tespiti vardır. "Sanırım postmodern davranış, ince ruhlu bir kadına aşık ve ona "seni delice seviyorum" diyemeyeceğini bilen bir adamınkidir çünkü adam kadının bu sözlerin Barbara Cartland tarafından zaten çoktan yazılmış olduğunu bildiğinin farkındadır (keza kadın da adamın bunu bildiğini bilir) yine de bir çözüm vardır. Adam "tıpkı Barbara Cartland'ın da söylediği gibi, seni çılgınca seviyorum" diyebilir. Bu noktada, yani sahte masumiyet gösterisinden kaçındıktan, bundan böyle masumca konuşmanın mümkün olmadığını ifade ettikten sonra söylemek istediğini yine de söyleyebilir tabi: Yani onu yitik masumiyet çağında sevdiğini."

 

Sosyal medya üzerinden manipülasyona gelmek işimize mi geliyor?

 

“Günümüzün dünyası her şeyi içeriğinden anlamından boşaltıyor” demişti merhum dostumuz Hüsamettin Arslan. Onun yayınevinden çıkan Sözün Düşüşü kitabında da bahsedildiği gibi söz, görüntünün sultasına yenik düşmüştür. İnsanın, gördüğüne inanma temayülü kullanılarak görüntü, manipülasyonun en efektif enstrümanı haline getirilmiştir. Bugünün dünyasında özellikle sosyal medya, yalan ve uydurma görsellerle desteklenen haberlerin en hızlı ve kolay dolaşıma sokulduğu mecra. Yalan, benzin alevi gibi hızla, birdenbire yayılıyor; insanlar kendi kanaatlerini besleyen kötü habere inanma eğilimi içinde oldukları için, bu haberlere ışık hızıyla inanıyor.

 

Sosyal medya sitelerinin, arama motorlarının bize ne tür oyunlar oynadığını, bizim profilimizi nasıl çıkarıp servis ettiğini, bizim hakkımızda neleri ciğerimize kadar bildiklerini zamanla daha iyi anlayacağız, nasıl bir dünya içerisinde yaşadığımızı henüz hakkıyla fark etmiş değiliz.

 

Bir sürü program ve aplikasyon protokolünü onaylarken, şirketlere mikrofona erişim hakkını da tanıyoruz çok da dikkat etmeden. “Tamam beni dinleyebilirsin her zaman” diye ruhsat veriyoruz.  Cep telefonumuzun masada bulunduğu bir ortamda sizinle sohbet ederken, bir müzisyenin adı geçmişse, mikrofon bu esnada veriyi iletmeye devam ediyor ve program çıkışında internete girdiğimizde, bize o müzisyenin en son albümünü tanıtan bir reklam gönderisi ulaşıyor. Reklamlar tarafından her yönden kuşatılmış bir dünya bu yaşadığımız. Ama yine de bu ortamda çok tedbirli olmamızda fayda var. Çok temel bazı hassasiyetleri gözetmek gerekiyor; her gördüğümüz görsele ve habere inanmamalıyız, sosyal medyada karşımıza çıkan her kötü sözü ve olayı bayraklaştırıp yaymamalıyız. Dezenformasyon ve yanlış bilgiye karşı uyanık ve tetikte olmalıyız. Biz kötülüğü, yanlışlığı çoğaltanlardan olmayalım.

 

 Neden bu kadar oltaya geliyoruz, neden büyük yalanlara, komplo teorilerine inanıyoruz? Önyargı sahibi olduğumuz meselelerde yalan habere hemen inanmayı tercih ediyoruz, onu derhal tweetlemek istiyoruz?

 

“Alternatif gerçek”, bu da yalanın süslü adlarından bir tanesi. Aklıma gelen ilk örnek, aşı olan çocukların otizme yakalanma riski ile ilgili bilimsel temelden yoksun kampanya; bu iddia sayısız defalar yanlışlanmasına rağmen insanlar halen daha inanmakta ısrarcılar. İşte bu durum da hakikat sonrası çağın göstergelerinden bir tanesi.

 

Bir başka meşhur örnek, Obama’nın Amerikan vatandaşı olmadığına dair şayianın dolaşımda kalması. Veya Obama’nın Müslüman olduğu haberi. Her ikisi de muhaliflerinin en etkili propaganda malzemelerindendi. Gerçek olmayan şeylerin gerçekmiş gibi çok köpürtülerek sunulması ve bunun yalan üretim merkezleri tarafından sistematik şekilde yürütülmesi artık vakay-i adiyeden. Nasıl tepki verileceğini planlayıp, bir impulse bir dürtü empoze ediyorlar medya aracılığıyla insanlara ve bu gerçek dışılık tüm dünyayı ışık hızıyla dolaşıyor, yalanın bunca yayılması da onun inandırıcılığını daha çok arttırıyor.

 

İnanmak istediğimiz yalanlara inanıyoruz. Bizim mesleğimizde psikoterapi seanslarında insanlar kendilerine dair hikâyeler anlatır. O hikâye ne kadar doğru veya gerçek bilinmesi mümkün değildir, ama anlatılan hikâye onun öz gerçekliğidir. Bu yüzden doğru olup olmadığına bakmaksızın o kısım bizim için önemlidir. İnandırıcılığını sorgulamaksızın hikayenin unsurlarını gerçek kabul edip, hikâye etme biçimine odaklanırız. Neyi anlatmadığına, örtüp gizlediğine ayrıca dikkat kesiliriz.  Danışanlarımdan biri, ancak birkaç görüşmeden sonra bana kendini tanıttığı ismin sahte olduğunu, kökeninin başka olduğunu açıklayabilmişti. Ancak o aşamada danışanımın güvenini kazanabilmiştim.

 

Yalanlarla zedelenmiş bir güvenin tamir edilmesi çok zordur. Çünkü daha önce de belirtildiği üzere güven ile birlikte kişinin izzetinefsi de yara alır. Yalan söylenmiş olan insanın özgüveni incinir, kendisinin insandan daha aşağı bir seviye düşürüldüğünü hisseder. Burada, bir filozofun tarif ettiği ben-sen ilişkisi, ben-şey ilişkisine dönüşmüştür artık. Nesneleştirilmiş olmak insanın ruhunu örseler, ona saygınlığının iade edilmesi gereklidir. Bu güven ilişkisi de mümkünse eğer ancak, doğruluk, dürüstlük ve şeffaflıkla zaman içinde onarılabilir.

        

 Yalancı, mumunun yatsıya kadar yanacağını bildiği halde yalan söylemekte ısrarlı olabilir, bu durumda kişilik düzeyinde problemlerinin bulunması kuvvetle muhtemeldir. Yalan söylediklerini anladığımızda dahi insanlara muamele ve ifade üslubumuza dikkat etmemiz önemlidir. Çok değerli bir hocam vardı, Allah uzun ömür versin kendisine, Harvard Üniversitesi'nden Arthur Kleinman. Onun asistanı Mısırlı bir hanım bize bir gün anlatmıştı: Bir bilim adamının sunduğu tezi çok ağır bir şekilde eleştirmiştim, Arthur Hoca beni hemen yanına çağırdı ve “Tamam eleştirilerinde çok haklısın fakat bunu daha kibar daha nazik bir ifade etseydin karşındaki insan da kendini geliştirmek için de bir fırsat bulurdu. Şimdi bunu saldırı olarak algıladığı için bu fırsatı yitirdin. Gerçekler daha nezaketle, muhatabının da yararlanabileceği şekilde ifade edilmelidir” mealinde bir ikaz da bulunmuştu.

 

Anlamı oluşturacak olanlar bizleriz. Manipülasyona gelmemek, bizim için kötü niyetleri olan insanların oyunu bozmak, uyanık olmak, soru sormaya devam etmek, kendi nefsimizi- egomuzu sorgulamak, yeri geldiğinde kendi kabilemizin inançlarını eleştirmek ve kolayca sürüye dahil edilen insanlar haline gelmemek, kendimizi yalandan korumak için elimizdeki en etkili savunma mekanizmaları. Batı için toptan bir hükümle, riyakâr diyemeyiz ancak modern Batı uygarlığında kendini kayıran bir taraf var. Kendisi için istediğini başkası için çok da lüzumlu görmüyor. Kendisini demokrasiye layık görse de demir yumrukla yönetilen birtakım ülkelerle ahbap çavuş  ilişkilerini hiç sorgulamadan yürütebiliyor. Bağımsız bilim adamları tarafından yapılmış çok enteresan bir araştırma sonucu var; İngiltere’nin Afrika Barışı projesini başlattığı dönemde,  Afrika'daki çetelere en yüksek meblağda silah satışı yapmış ülke İngiltere. Devlet ilişkileri alanında, özellikle batı ile yürütülenlerde türden riyakarlıklarla karşılaşmak işten değil. Buna ‘organize riyakarlık’ deniyor.

 

Bırak hakikat incitsin seni, bir yalan avutacağına.

 

                                          

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.