Sur

Ne yapacağız? Müthiş bir baskı oluşuyor insanda; herkesin değişen derecelerde bu baskıyı hissettiğini biliyor, hissediyorum. Ama tepkiler zayıf. Yerine göre “duygusal kopuş” vb bir iki basmakalıp lâftan, tarihin tahrip olmasına yapılan yuvarlak referanslardan, “hendek siyaseti” gibi yeni uydurulmuş kavramlardan, PKK sivil alanlardan çekilsin gibi anlamsız çıkışlardan başka kayda değer bir şey yok. Ve tabii bir de sorunun esasına girmeden, nasıl olacağına dair en ufak anlamlı bir şey demeden “barış” diyenler.

14.12.2015 14:26
Nazım Kadri Ekinci-Ekinci



 

[Diyarbakır, 13 Aralık 2016] Daha doğrusu Suriçi. Eskiden Diyarbakır. Ben anlamaya başladığımda bir de Yenişehir vardı,  ama Suriçi hâlâ Diyarbakır demekti. 1970’li yıllarda Mehdi Zana döneminde imara açıldı. Bugün üst katlarında keskin nişancıların olduğu sıvasız çingene tuğlalı üç dört katlı binalar o zaman yapıldı. Sonradan Diyarbakır büyüdü; Suriçi görece küçük kaldı.

 

İki gündür helikopter ve silâh sesleri çok yoğunlaştı.  Özellikle gece ve sabahın erken saatlerinde çok net duyuluyor. Meğer ne uğursuz bir sesmiş helikopter sesi! Gündüz gürültüsü helikopter ve silâh seslerini gizliyor.  Yeni Diyarbakır’ın Suriçi’ne yürüyerek yarım saatlik mesafedeki semtlerinde sokaklar, AVM’ler kalabalık. Fakülte köprüsü trafiğe kapatıldığı için, Seyrantepe trafiği çok sıkışıyor. Bu konuda şikâyetler var ama onun dışında umursamıyorlar. Ya da öyle görünüyorlar. Sanki başka memleketteyiz. Mesaj geliyor; bizim site haftaya “havuz yapımı” gündemli toplantı koymuş. Gerçeküstü bir durum diyeceğim, ama insanların yaptığı hiçbir şeyin gerçeküstü olmadığını da biliyorum.  

 

Diyarbakır, Kürtlüğün başkenti. Binlerce Kürt entellektüeli var şehirde. Hemen yanı başımızda ölümüne bir çatışma var. Kaçış yok; çatışma hepimizi muhakemeye zorluyor. Ne yapacağız? Taraflardan biri son otuz küsur yıldır hayatımızın bir parçası. İçimizden binlerce kişi o saflarda düştü. Sözünü ettiğim entellektüellerin çoğu onların bu mücadelesi üzerinden alan buluyor. En umursamaz Diyarbakırlı bile açık açık PKK’ya tavır almaz, onu haksız görmez, bir PKK’lı öldüğünde ondan “şehit” diye söz eder, taziyesine gider. Ailesine saygı duyar. Gerçek bu. Dağlarda uzak yerlerde sessizce ölürlerken, durum idare edilebiliyordu. Ama şimdi yürüsek yanlarındayız. İşte bu yüzden muhakemeye çekiliyoruz. Düşünüyorum da, yazı icat edildiğinden beri yazılan her şeyi okumuş olsak da, bütün felsefi metinleri yutmuş olsak da kurtuluş yok. Ne yapacağız? Müthiş bir baskı oluşuyor insanda ve söylemese de, herkesin değişen derecelerde bu baskıyı hissettiğini biliyor, hissediyorum. Ama tepkiler zayıf. Yerine göre “duygusal kopuş” vb bir iki basmakalıp lâftan, tarihin tahrip olmasına yapılan yuvarlak referanslardan, “hendek siyaseti” gibi yeni uydurulmuş kavramlardan, PKK sivil alanlardan çekilsin gibi anlamsız çıkışlardan başka kayda değer bir şey yok. Ve tabii bir de sorunun esasına girmeden, nasıl olacağına dair en ufak anlamlı bir şey demeden “barış” diyenler. Özellikle bu boş barış söylemleri nedense bana Mahsun Kırmızıgül’ün bir şarkı sözünü hatırlatıyor: “En güzel şey mutlu olmak.” Değil mi?

 

Benim kendi payıma bu sıkıntıdan kurtulmanın yolu olarak bulabildiğim, sorunu açık olarak ortaya koymak; sorumluların üstüne gitmek; barış nedir, nasıl olur diye herkesi ciddi olmaya, kayda değer bir yol ortaya koymaya çağırmak; siyasete yüklenmek.

 

PKK hendek siyaseti yapmıyor. Ölümüne bir irade dayatması yapıyor. Başka çaresi de yok. Bunun temelleri A. Öcalan’ın 2012 yılında çözüm süreci ilk kotarılmaya başlandığında söylediği (mealen) “… çözüm gelişmezse gerilla şehirlere girer, sonra da tanklar girer, maazallah o günleri görmeyelim” sözlerine gidiyor. Arşiv kaynakları iyi olanlar bunun aslını bulacaklardır. Birkaç ay sonra “önderliğin bu yeni perspektifi” ile YDG-H kuruldu. Abdullah Öcalan bazılarının sunmaya çalıştığı gibi bir barış meleği değil. Acımasız şartlarda gelişmiş olağanüstü bir isyanın lideri. Her kararlı lider gibi de isyanı amacı doğrultusunda kazanımla sonlandırmak istiyor. Dolayısı ile PKK ile arasında bir açılma olduğu, PKK’nin onu boşa düşürdüğü falan gibi değerlendirmeler “abesle iştigal.”

 

PKK dayatıyor. Suriçi’nde iki silâhlı güç olamayacağını onlar da biliyor. Birinden birinin gitmesi lâzım. Anlatmaya çalıştığı da bu zaten. Mesele tam da bu noktada odaklanıyor. Barış olacaksa biri gidecek. Kim gidecek, kalan gidene ne verecek? Nasıl olacak?

 

Hükümet PKK gitsin diyor. Peki! Ne vereceksin onlar gidince? Çözüm diye bizi aylarca oyaladılar. Ne konuştunuz, neler vaat edildi? Geçenlerde Demirtaş çözüm sürecinde konuşulanların Erdoğan’a tam yansıtılmadığını, meselenin PKK’nin silâh bırakmasına indirgendiğini söyledi. Yani yavaş yavaş, ne oldu da bu işi yürütemedik diye düşünülüyor anlaşılan. Peki, siz doğru anlayıp, tam yansıttınız mı? Görüşmelerin herhangi bir aşamasında PKK silâh bırakmadan kalabilir anlamına gelen bir şey söylendi mi? Yoksa siz sizlerle görüşülüyor olmasından çıkarsama yoluyla anlamak istediğinizi mi anladınız? Bence önümüzdeki süreçte, çözüm süreci görüşmelerindeki karşılıklı yanlış anlamaların ve yönlendirmelerin daha kapsamlı dökümü çıkacak. Yaptıkları işin ciddiyetinin hakkını veremeyenleri büyük vebal bekliyor. Ama bu şu andaki derdimize deva değil.

 

Hepimiz hükümetten ısrarla talep etmeliyiz. PKK silâh bırakırsa ne yapılacak? Bunun açık ve net ortaya konması gerekir ki, ortada kayda değer, üzerinde düşünülebilecek ve en önemlisi PKK’ya dikkate alması gerektiği yönünde baskı yapılabilecek bir paket olup olmadığını anlayalım. Abdullah Öcalan serbest bırakılacak mı meselâ?  Çünkü gelinen noktada, artık ancak o PKK ile konuşup varsa bir projeyi hayata geçirebilir. Kürtlerin anayasal statüsü ne olacak, nasıl düzenlenecek? PKK gibi köklü bir hareketin kendini mevcut biçimiyle tasfiye etmesini istemenin ciddiyetinin farkında olunduğunu gösterecek bir çalışma, bir düşünsel çerçeve var mı? Bunlar ortaya konmadan, en azından Kürtlerden iyi vatandaşlar olarak bu çatışmada açık bir şekilde devletin yanında olmaları beklenemez. Tamam, belki şimdilik PKK’nın istediği gibi açık bir şekilde taraf olup isyan da etmezler, ama devletin yanında da olmazlar. İçinde bulunduğumuz gerçeküstü durum sürer gider. Artık “iyi şeyler olacak” diye oyalanacak kimse kalmadı.

 

Ben HDP’den de barışın nasıl, hangi anayasal düzenlemeyle olacağını işitmedim. HDP her şeyden önce kendini doğru konumlandırmalıdır.  HDP bir Türkiye partisi değil, bir Kürt partisidir. Kürtler bunun için oy veriyor. Türkiye partisi olma söylemi belki seçim barajının aşılmasını sağladı ama bu kalıcı değil. HDP’nin işlevi Kürtlerle Türkler arasında köprü kurmak değil; bunu yapamıyor da. Esas işlevi Kürtlerle T.C. devleti arasında köprü kurmaktır, Kürtlerin mecliste temsilini sağlamaktır. Bu işlevi bağımsız vekillerle de yerine getirebiliyordu. Bu anlamda Türkiye’nin bütünlüğünün de teminatıdır. Bu ona hem sorumluluk hem de güç veriyor. Üstlendiği bu işlevin ciddiyetinin farkındalığını gösterecek bir çalışma, bir düşünsel çerçeve var mı? Varsa ortaya konmalıdır. Yoksa belki bir daha seçim olur, ben de gene HDP’ye oy veririm ama artık örtük, Mahsunvari barış söylemleriyle oyalanacak kimse de kalmıyor.

 

(*) Nâzım Kadri Ekinci: Harran Üniversitesi İktisat Bölümü öğretim üyesi; kadirdb@hotmail.com

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(4)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

Eppur14.12.2015 16:56:15
Gazetedeki agiz birligini bozan, dolayisiyla degerli bir yazi olmus.
Kaptan Körk14.12.2015 21:05:31
Sonunda gerçekçi bir değerlendirme.
m.özdemir15.12.2015 07:20:41
Geriye gidip daha önceki yazilarinizi da okudum,bana göre sorunu en iyi analiz eden düsünceleri siz dile getirmissiniz...Tsk Nazim bey
Salih Güngör15.12.2015 13:20:08
cami yakanlar ile ne bir ortak geçmişimiz ne de geleceğimiz olur.