Nüfuz kullanma ve taciz pratikleri…

 

Kısa bir özet: Gazi Üniversitesi Fen Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Orhan Acar, 12 Mayıs 2020 tarihinde öğrencilerin de katılımıyla yapılan bir sanal ortam görüşmesinde kamera ve mikrofonun açık olduğunu fark etmedi ve öğrenci isimlerini sıralarken "Kızların resimlerini de görüyoruz böylece, çaktırma" dedi ve bildiğimiz o gevrek erkek gülüşünü patlattı. Daha sonra yanındaki kişi uyarınca, yüzünde bir “eyvah” ifadesi ile kalakaldı. Bunun üzerine sosyal medyanın ve kadın örgütlerinin haklı tepkilerine maruz kaldı ve ertesi gün istifa etti.

 

Bu tip durumlarda söylenmesi gereken ilk ve en bariz sözleri ben de söylemeliyim: Hiçbir erkeğin, hele ki akademik hayatta öğretmen rolünde olanların ya da iş hayatında üst konumda bulunanların, buna benzer sözleri normal kabul edilemez, en hafifleri bile masum bulunamaz. Ayrıca, mesleki konum, yaş ve tecrübe gibi sebeplerle erkeklerin kullanabilecekleri gücün sınırının çekilmesini talep etmek, kadınlara hep hissettirildiği gibi “ayıp” değildir. Daha zayıf konumda bulundukları kamusal ortamlarda arzu nesnelerine dönüştürülmek kadınların hoşuna giden bir şey değildir, tam tersine topluca görülen bir kâbus gibidir. Çeşitli dozlarda buna maruz kalmak, kadınların hayatlarında ciddi travmalara yol açar ve daha fazlasıyla karşılaşmamış olmaya şükredecek hale getirir. Bunun da kadınlar için tahammül edilebilecek bir yanı ya da erkekler için hakiki bir faydası yoktur.

 

Peki, bu vehameti sadece dekanın profiline yakın, tanımadığımız, muhafazakar/taşralı erkeklere yükleyip, modern/şehirli erkekleri, yani “diğer yarımız” eşlerimizi, “sevgili babacığım”ı, “canım oğlum”u, “çok kafa” yakın arkadaşlarımızı ya da tanıdığımız diğer erkekleri muaf tutabilir miyiz?

 

Gerçek anlamda dindar yaşıtlarımla ilk karşılaşmam üniversite yıllarında oldu. Boğaziçi Üniversitesinde çok sayıda “imam hatipli” erkek arkadaşım, o yıllarda başını kapatma kararı alıp uygulayabilen kız arkadaşlarım oldu. Kadın erkek ilişkileri konusunda ve diğer birçok toplumsal konuda nispeten tutucu olanları da vardı, “aynı benim gibi” olanları da. Erkeklerin arasında klasik “erkek muhabbeti”ne nispeten katılanları da vardı, kendilerine özgü başka bir erkek muhabbeti yapanları da. Benim için yeni olan fikir ise şuydu: Bizim mahallenin erkekleri ile aralarında fark yoktu, en azından aleyhlerine bir fark yoktu. Tabii, bunu bir de muhafazakar mahallenin kadınlarına sormak lâzım. Herkes içselleştirdiğini ve kendini, “doğal ortamı”nda açığa vuruyor.

 

Benim üniversite yıllarım 80’lerin sonları, 90’ların başlarıdır. O zamandan bu zamana köprünün altından çok fazla su aktı, hatta köprüler yıkıldı, suların yatakları değişti. Mahallelerin sınırları belirsizleşti.

 

İş hayatında ve özel hayatımda her kesimden erkekle karşılaştım. Kadınlar hakkındaki bakış açısının her kesimden erkekte çeşitli açılardan zehirli olduğunu, istemeye istemeye kabul ettim. Ama ben yine daha iyi bildiğim mahalledekilerden bahsetmeyi tercih ederim. Muhafazakar/taşralı erkeklere verdikleri tepkilerle otomatik bir aklanmaya tabi olduğunu düşünen, kadınları her daim eşitleri olarak gördüklerini “adı gibi” bilenler beni daha çok ilgilendiriyor.

 

Peşinen söyliyeyim: Bu mahallenin erkeklerinin önemli bir kısmı açısından, Gazi Üniversitesi Dekanının söylediği sözlerin esâmîsi okunmaz, kimse dönüp de bunların lâfını etmez, hatta bildiğimiz “erkek muhabbeti” içinde, bu kelimeler yeterince “erkek” bile bulunmaz. Bir tür erkek acizliğine işaret eder bu sözler, “hiç havalı” gelmez kimseye muhtemelen. Buradan her zaman daha ince sözler kullanacaklarını anladıysanız, yanılıyorsunuz. Eşya adıyla çağrılır çoğu zaman. Fark şu olacaktır: Bu kadınların, ister öğrencileri/astları olsun, ister de kendilerine göre çok fazla genç ya da zayıf bir konumda olanlar olsun, her zaman kendilerini içten içe beğendiklerine ve aslında ilgilerine “layık” olmaya çalıştıklarına inanırlar bizim mahallenin erkekleri. Bu garip inanç, kullandıkları lisana da yansır. Onlarınki nüfuz kullanma değildir, taciz hiç değildir!

 

İkinci olarak kamusal alanda bunları kazara bile söylemeyecek kadar tecrübelidirler. Tek bir kişiyle birlikteyken nasıl konuşulur, ikinci kişi olursa nerede durulur, daha çok insan varsa çevrede, hangi üslup kullanılır? Onca yıllık tecrübeyle bilinir bunlar. Açığa çıkmamak, ince detayları dikkate almak, bahane bulmak refleks haline getirilmiştir.

 

#MeToo hareketinin dünyada sağlam bir ses getirdiği günlerden biraz sonra, 2018 başlarında BBC Türkçe’de kadın gazeteciler Türkiye’de olması muhtemel #SenDeAnlat hareketi hakkında röportajlar yaptılar. Sonuç: Buralarda pek öyle bir hareket yok. Kendi içinde önemli fakat kamuoyunda ağırlığı açısından cılız birkaç ses, bildiğimizi yüzümüze vurmaya çalıştı, ama nafile. Kadınlar konuşmuyor çünkü konuşmak çok riskli, istemediğiniz damgaları yemeye gönüllü olmak gibi bir şey…

 

Bunun sebebini düşününce aklıma Virginia Woolf’un “Kendine Ait Bir Oda” denemesindeki şu sözler geliyor hemen: “Perikles, kadının esas onurunun hakkında konuşulmaması olduğunu söylemiştir, oysa kendisi hakkında çok konuşulurdu.”

 

Türkiye’de laik ve hatta özgürlükçü mahallede de, en iyi kadın kişisel konularda en suskun kadındır. Mesela, kadın hakları üzerine istediğiniz sivrilikte konuşabilirsiniz ama bir kadın olarak kendi haklarınızdan bahsederseniz, hemen o dışlayıcı ve hatta ruhsal olarak kadınlığınızı sorgulayıcı erkek bakışı ile karşılaşırsınız. Kadınların birbirleriyle hep rekabet içinde olduğunu var sayan, “huysuz ama tatlı” gibi işlerine gelen ifadeleri seven, her zaman oyuna girmeye hazır yedeklerin bulunduğunu hiç ayıp değilmiş gibi kadınlara ima etmeyi bir görev sayan bir erkek bakışı…

 

Tüm bunlara rağmen, bu manzarada yer almak istiyorsanız, ya susacaksınız, sizin için önemli de olsa, duymak istemediklerini erkeklere söylemeyeceksiniz ya da bir erkek gibi konuşacaksınız, kişisel olanı es geçeceksiniz. Kadınlar tabiatları gereği “harika”dır ama o komik tabirle “kadınlık bu değil”dir. Ya da, bir zamanların güzel sloganıyla, “kadınlar vardır” ama sadece erkeklerin gözünden bakılınca görünürler. Kendileri hakkında konuşmamalıdırlar. Bireysel olan tehlikelidir.

 

Birçok şeyin üstünü örtmek için biraz karmaşık da olsa, iyi bir yöntem değil mi sizce de?

 

“İstisnaları vardır” demeye dilim varmıyor, çünkü bu durumda erkek olmanın dayanılmaz konforunu yaşamaya bağımlı hâle gelmiş birçok kişinin kendisini hemencecik istisna kabul edeceğini tahmin ediyorum. Maalesef, teorik olarak çok da karmaşık olmayan bu konuya hakim olmak, siyaseten doğru davranış biçimini bilmek kimseyi istisna yapmaz. İstisna olmak için gündelik hayatlarımızı gözden geçirmek, çifte standartlarımızla yüzleşmek ve belki de en zoru, kadınları dinlemek gerekir. Bu rezervlerle birlikte, elbette, istisnalar var.

 

Yeniden başa dönersek, meşum olaydan sonra, Gazi Üniversitesi dekanının, benim rastladığım kadarıyla üç beş öğrencisi, fazla zayıf argümanlarla da olsa, hocalarına arka çıktı ve twitter’da bunu ifade etti. Bu öğrencilerin, hele de kadın olanlarının aldıkları cevaplar, “kızların resimlerini görmek” ile kıyaslandığında ya da hiçbir şeyle kıyaslamadan, var olan haliyle, son derece pespaye ve ucuz erkek yorumlarıyla doluydu. Bu sefer muhtemelen karşı cenahtan birileri, umalım ki “ucuz troller”, feci bir çirkinlik sergilediler. Tabii ki, bu cevaplar modern/şehirli erkekleri temsil etmez. Ama hiç değilse, bunun sadece bir kesime mâl edilemeyeceğini gösterir. Her mahallenin kadınlar üzerinde nüfuz kullanma ve taciz pratiği farklıdır. Sizinkinin hepsinden beter olma ihtimali de, her zaman vardır.

 

 

 

Önceki İçerikRuanda soykırımının baş şüphelisi Paris’te yakalandı
Sonraki İçerikAK Parti döneminde Kürt Sorunu’na çözüm çabaları (7)