Zulmü, milyonların hayatını söndüren mirasıyla böyle bir cümle kurmak insanı rahatsız ediyor ama… Askeri darbelerin karanlığı, kapkara mizaha da zirve yaptırıyor. Kenan Evren bu yönüyle zaten kara komedi. İki ehil dokunuşla bir zamanların haftalık çizgi dergisi Korku Magazin’e başkarakter olur.
Mâlûm her toplumsal içtimâsında her şeye burnunu sokuyor, her şeyden kendine pay, millete “vay” çıkarıyor. Öyle ki 1989’da yaşamı, konuşmaları, “vecizeler”i, “zihni sinir” projeleri, psikanalatik parodiye dönüşen akıl fikirleri, ürperten pervasızlığı, patavatsızlığı mizahi bir kurguyla 288 sayfalık bir kitabı dolduruyor. (Baskın Oran’ın “Belge Araştırma”da Fadıl Kocagöz’ün katkısıyla hazırladığı “Kenan Evren’in Yazılmamış Anıları”)
Her telden “Evren şakası”
Kitabın giriş yazısında Aziz Nesin de bazen beti benzi attıran, izanda bet bereket bırakmayan bu “bolluk”a üslubunca değiniyor: “Bende en çok hayranlık uyandıran bir özelliği de, Evren’in ilgi ve bilgi alanının olağanüstü genişliği…
Dinden futbola, pedagojiden resme, toplumbilimden şiire, hava durumundan hukuka dek hemen her alanda bilgiler vererek, öğütlerde bulunarak yurttaşları uyarması, bilgi ve deneyim zenginliği göstermesi…” Nesin “bu savını kanıtlayan” harika örnekler de veriyor. “Birbilen” diktatör olunca “Evren şakası” da deyimlerimiz arasında.
“Yasaklar”la kara mizah festivali
Darbelerle, tek otoriteyle zirveye ulaşan “TRT Yasakları” ise ayrı bir ironi, kara mizah festivali… Kandemir Konduk’un yazdığı, Timur Selçuk’un müziklerini yaptığı iki perdelik “Yasaklar” oyunu 1984’de “Zeki Alasya-Metin Akpınar”ın Devekuşu Kabare sahnesinde. Kapalı gişe… Ardından da video-kaset olarak evlerde. “Şaka gibi gerçekler” gülerken gözleri yaşartıyor.
En mizâhî kurguları bile o hayatın gerçekleri çünkü. Mesela o oyundaki ünlü “Minik Kelebek” şarkısının sansür kurulunda kelime kelime didiklenme süreci… Aynıyla vâkî. Birçok sanatçı, şarkı, türkü “şaka gibi” nedenlerle sansüre uğruyor, tek bir kelime, hatta -değineceğim gibi- tek bir harf nedeniyle TRT’nin yasak listesine ekleniyor. Güç sende olunca bahaneler de akla ziyan kara komedi. Püsürden bahane an’ane otoriter rejimlerde… “Gözünün üstündeki kaş” bile gözaltında tahlile, kılı kırk yarmaya açık.
“TRT”de en çok çalınan parça”
İşte o “Evren”de, 1981’de herkesin kulağında, dilinde bir şarkı: Sultan-ı Yegâh… Anında “hit”…Darbe TRT’sinde de “en çok çalınan şarkı”. Nur Yoldaş’ın gür sesiyle rüzgârını estiren o şarkı o zalim, karanlık, kıyasıya yasaklı günlerde “Altın Plak” da alıyor.
Bestesi Ergüder Yoldaş’ın. Attilâ İlhan’ın aynı adlı şiirinden… İşte tam burası zurnanın “zırt” diye bandoya katılıp “Yort savul”, “Sultan geliyor savulun” diyeceği yer esasında. Zira şair o dizeleri önceki darbenin, 12 Mart’ın zulmüne, idamlarına, o karanlığa karşı kahırla yazmış. Protest makamından…
Tek olanın karanlık sultanlığı
Sultan-ı Yegâh’ın, “tek olanın sultanlığı”nın saltanatı da şiirin girişinde, gecenin karanlığında “ay doğarken” başlıyor zaten. “Ruhta ölüm karanlığı”nda… Suya yansıyan yaslı gülüşmeler, yalnızlık korusunda umutsuzluktan kırılan bülbüllerle “eylem dağılmış gönül tenha çalgılar kış uykusunda”… Final daha da “kör kör parmağım gözüne”; “yaşadıklarımız başkasının yargısına tutsak /su yasak rüzgâr yasak açık kapılar yasak /belki bu karanlıkta yasakları yasaklasak”…
Üstelik o şiir Attilâ İlhan’ın adı üstünde “Tutuklunun Günlüğü” kitabında yer alıyor. Dokuz yıl önceki askeri darbeye kahreden şiir hevesli halefinin darbesinde “TRT’de en çok çalınan şarkı”. Radyolarda, teyplerde, sokakta, sahnelerde, turnelerde de bangır bangır. Darbeciler, kraldan çok kralcılar ve dahi muhbirler nedense üzerine alınmıyor önce.
Öyledir hastalıklı kibrin, kontrolsüz gücün egemenliğinde alınganlık. Her şeyi üstüne alınmak, kişisel algılamak, her söylenenden, her yapılandan kendine pay çıkarmak da sendromları arasında, kibrin sarhoşluğunda “üstüne alınmamak” da… Bakın vesikalıklarına, teşhisi eşkâlinden bile mümkün.
“Yaaa arkadaş bu nasıl cesaret”
Deniz Tipigil’in “Düşün-ü-yorum Dergisi”nde 2021’de yayınlanan röportajında Ergüder Yoldaş’ın dostu, öğrencisi Opr. Dr. Ercan Çakır o günleri şöyle anlatıyor. Attilâ İlhan’ın ismi sürekli yanlış yazılmış, yayınlanmış ama kıymetli bir söyleşi:
“Atilla İlhan’ın evine gittik o dönem. Ben, Nur (Yoldaş) ve Ergüder Hoca beraber… Sohbet çok güzel giderken birdenbire Atilla İlhan ‘Yaaa arkadaş, sizdeki nasıl bir cesarettir, nasıl bir yürektir ha! Böyle bir cesaret! Hem de böyle bir dönemde! Pes!
Ben Sultan-ı Yegâh’ı 12 Mart darbesini eleştirmek için yazmıştım’ dedi. 12 Eylül’ün hemen sonrasındayız ya… ‘Allah’tan hiç kimse anlamadı. Şimdiye kadar anlamadılarsa artık anlamazlar’ dedi”.
Yasaklanma nedeni tek harf!
Umutlar da o yönde ama TRT Denetim Kurulu birdenbire Sultan-ı Yegâh’ı yayından kaldırıyor. Hepsinde “Sonunda farkına mı vardılar acaba?” endişesi… “Ama öyle değilmiş meğer” diyen Çakır şöyle devam ediyor: “Kaldırma gerekçesini makam adının ‘yanlış okunması’ olarak gösteriyorlar. ‘Doğru adı Sultan-i Yegâh’tır, ondan kaldırdık’ diyorlar.” Yani bir tek harf yüzünden…
“Oysa Atilla İlhan’ın ‘ı’ harfiyle Sultan-ı Yegâh demesinin sebebi, o ifadenin Tekliğin Sultanlığı anlamını taşıması. Darbeyi eleştirmek üzere yazmış ya, tek olanın sultanlığını… Yegâh biliyorsunuz tek demek, diktatörlük anlamında kullanmış yani.
Tekliğin sisteminin, otoriter sistemin sultanlığı ne zaman başlar, ay doğarken. Gece doğar saltanatı o sistemin. Gecenin bu şiirdeki simgeselliği, kötülüğü, adam öldürmeleri, işkenceleri, zulümleri işaret eder.
Farsça “yegâh” kelimesinin kökenine bakıldığında anlamı “yek: bir”in yer bildiren “gah” ekiyle birleşmesiyle “yek-gah”. Tekliğin sultanlığını geçmişten bugüne yaşadı bu ülke ama ah işte o kompozisyon arazı bakmak-görmek, duymak-dinlemek-anlamak farkı”…
Komutanlar ayakta alkışlıyor
Opr. Dr. Çakır sonrasını şöyle özetliyor: “Sonra baktık olacak gibi değil, ı’yı i yapacağız. Atilla İlhan’a sunmuşlar durumu, o da demiş ki isterseniz ü yapın, isterseniz ö yapın. Ne yaparsanız yapın demiş yani. Neyse biz tekrar stüdyoya girdik, ‘ı’yı düzelttik. Gönderdik, tekrar yayınlamaya başladılar.
Konserleri verilmeye başlandı albümün, turnesi oldu. Pek çok farklı şehirde konserler verdiler. Ya Ankara, ya Antalya’da konserdeler, tam hatırlamıyorum. Konsere Kuvvet Komutanları da geliyor. Protokol olarak en ön sırada oturuyorlar. O dönem öyle idi âdet.
Tüm albümü alkışlayarak hayranlıkla dinliyorlar, Sultan-ı Yegâh hit olduğu için bis sonrası bir kez daha çalıyorlar konserlerin sonunda genelde. Kuvvet Komutanları da sonuna kadar kalarak alkışlayıp ayrılıyorlar. Müthiş bir ironi olduğunu düşünmüşümdür hep.”
“Denizler”e ağıtı da besteliyor
Ergüder Yoldaş İlhan’ın aynı kitabındaki “Mahûr” şiirini de besteliyor. “Sultan-ı Yegâh” albümünde yer olan o şiir de 12 Mart darbesine, idamlarına karşı bir figan. Attilâ İlhan o şiirin “ilk beşliğini” Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın idamlarını radyodan duyduktan sonra Karşıyaka’dan İzmir’e geçmek için bindiği vapurda mırıldana mırıldana tamamlıyor. “Müjgan”la yani Farsça “kirpikler”iyle sessiz sessiz, tek başına “ağlaşıyor”; “yangın ormanından püskürmüş genç fidanlar”ın, “güneşten ışık yontan sert adamlar”ın ardından… Ki o şarkıdaki Müjgan’ın bir sevgili, bir yoldaş değil kirpik olduğunun da anca “meraklısı” farkında.
“Solcuya yaptırılır mı bu işler”
Bir süre sonra Ergüder Yoldaş’ın da hayatı, yuvası aniden kararıyor. Ne ona, ne Nur Yoldaş’a konser, turne, sahne, gazino vs. hiçbir iş teklifi gelmemeye başlıyor. Tüm kapılar kapalı. Birdenbire… Parasızlık, geçim derdi çöküyor hanelerine. Telefonları bile çalmıyor. “Jeton düşüyor” anlaşılan… Belki geç ama otorite için tedbir almak, racon kesmek güç değil. Aradan yıllar geçse gereğini gerektiğinde yapıyorlar.
Üstüne bir de TRT darbesi: “Ergüder Hoca”nın TRT’de tanıdığı birisi Atatürk’ün doğumunun 100. Yılı sebebiyle bir oratoryo, iki senfoni çalışması yapılacağını söylemiş, bunu sana ısmarlayacağız, siz şimdiden çalışmaya başlayın demiş.”
Başladıkları senfoni ve oratoryo çalışmalarının altıncı-yedinci ayında bir telefon geliyor aynı zattan. “Ya Ergüder, çok tartışma çıktı. Bir solcuya mı yaptırılır mıymış gibi bir sürü şeyler söylendi’ diyerek TRT’nin teklifini geri çektiğini belirtiyor. “Ondan sonra da senfoniyi Adnan Saygun’a, oratoryoyu da Necil Kazım Akses’e veriyorlar”. Onca emek, çalışma, son umut… Tam bir yıkım.
Dünden bugüne darbe modernizmi
Denetleme Kurulu’nun en hevesli düzeltmenin, tashih sultanının bile dişini kamaştıran “ı”yı “i” yapmaktan ibaret yayın yasağı katlanarak sürüyor sonra. Eşi Nur Yoldaş’dan ayrılıp Büyükada’ya gitmesinin arifesinde Ergüder Yoldaş’ın tüm repertuarını TRT Radyosu’ndan da kaldırıyorlar. Bu kez de “Modern değil” gerekçesiyle… “Dünden Bugüne Darbe Modernizmi” mi desek!
Sonrasını yine Tipigil’in yine “Düşün-ü-yorum”da yayınlanan İlknur Açıkel ile söyleşisinden okuyoruz. Açıkel Ergüder Hoca’nın üç öğrencisinden birisi. Ergüder Yoldaş o kuşatılmış koşullarda Şişli Sanat Merkezi’nde çalışmalarını sürdürüyor. Ancak o merkez de kapatılıyor ve Yoldaş’ın “eserlerine, eşyalarına el koyuyorlar”.
Ardından Ergüder Hoca yok oluyor ortadan: “Silivri’ye gittiğini duyduk. Küçük bir evde hatta bir odada altı ay kadar kalmış bir tanıdığıyla. Hatta hiç konuşmamışlar altı ay boyunca, öyle söylemişti bana daha sonra. Sonra hastaneye yatırdılar Hoca’yı, Çapa’ya, psikiyatri bölümüne.
Süleyman Hoca o zaman ana bilim dalı başkanı… Ben her gün gidiyorum hastaneye. Bir gün çağırdı beni. ‘Ergüder Bey yapmak istediklerini yapamadığı için bugün burada. Ve gözlemlediğim bir şey var, biz ona ne kadar terapi uygularsak uygulayalım başarılı olamadık.
Naylon damlı harap baraka
1991’de hastaneden çıkınca bir doktor arkadaşının yanında kalmış kısa süre. Sonra Büyükada’ya gitmiş. Önce Ayla Algan’ın evinde kalmış bir süre, Reşat Nuri Güntekin’in eski evinde… Oradan da ayrılmış.
Adalıların adını Robinson koydukları Avusturyalı bir adamın yaşadığı bir kulübeyi buluyor sonra. Adanın 8 km arkasında. Bulduğu yer kulübe de değil tam, evin duvarları var çatısı yok, çatıyı naylonla kapatmış. Tüm yardımları reddediyor.
Ben gittiğimde kar vardı. Konservatuvardan bir arkadaşımla beraber gitmiştik. Dışarıda oturduk, ocak yakıyordu o çatısı naylonla kapalı kulübenin dışında. Çayını da orada yapıyordu, yemeğini de orada pişiriyordu. ‘İşsiz kaldım, parasız kaldım, bütün kapılarımı kapattılar ve beni burada yaşamaya mahkûm ettiler’ dedi. Ben de bana madem böyle bir yaşamı layık görüyorsunuz, ben onurumla burada da yaşayabilirim diye göstermek istedim.
Nefes almayı da unutur insan
Bir ara altı ay kadar gidemedim yanına. Gittiğimde kız kardeşi Ayça Abla’yı aradım, ‘Ergüder hastanede hayatım, bize de yeni haber geldi. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde’ dedi.
Adada orman yangını çıkıyor, ona yakın bir bölgede. Yangın bir çiftin sigara atması sebebiyle… Hatta Ergüder Hoca bunları görüyor ve uyarıyor. Ama yangın Hoca yüzünden çıkmış gibi lanse ediliyor, onun üstüne kalıyor. Adli Tıp onu Bakırköy Hastanesi’ne yolluyor, yatırıyorlar.
Ertesi gün hastaneye gittim ve gördüm ki o vakur, o pırıl pırıl bakan gözler gitmiş. Ne ilaçlar verildiyse artık o birkaç günde. İki büklüm beli, çok kötü bir halde… Alzheimer da başlamış, ‘Nefes almayı unutuyor’ demişti doktorları.” Nefes almayı bile unutmak; belki de her yönden daral(tıl)mış, soluksuz bırakılmış hayatını özetleyen asıl cümle…
İçime karlar yağıyor ama gelmem
Arada geleni de olsa 12 yıl inziva… Elektriği, suyu, bir müzisyene ilaç olacak pilli radyosu bile olmayan o derme çatma “baraka”da onca zaman. Enstrümanı da yok ama besteler yapıyor zihninden… Onları notaya döküyor.
Onunla yapılan ender röportajlara, yazılanlara bakılırsa… Küsmüş; öncelikle müzik piyasasına sonra tümüyle “sosyal piyasa”ya… Pişmanlıkları da varmış. Eğilemediği için de kırılmış, belki sevdiklerini de bazen kırmış… Varsa mırıl mırıl rivayetler, “günah üleştirmeleri” o kısımları bana düşmez tabii.
İnsan birisine küsüyor, fenası kendine küsüyor, en belalısı hayata küsüyor bazen. Zor değil küsmek, aslolan sonrası… Onun küskünlüğü daha kim bilir nerelerden nerelere… Sait Faik Burgazada’ya çekildiğinde, İstanbul’a “küsme” nedenini şöyle özetliyor: “Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. İstanbul’da her şey bir insanı sevmekle bitiyor…”
“Karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak”
Yoldaş, dokuz yıl önce bugün, 25 Ocak 2016’da karlı bir kış gününde veda etti hayata. Zatürreden; hep üşüdüğü için belki. O yaman inziva sürecinde, Ada’nın karlı ayazında kız kardeşi gelmiş yanına. “Ağabey gel, götüreyim seni. Burada üşümüyor musun?” demiş. Yanıtı net olmuş Ergüder Yoldaş’ın: “İçime karlar yağıyor; ama gelmem.”
İnsanın içine kar yağdıran mevsimler kara kıştan da uzun, sert bazen… İklim… Aklımda yalnızlığa da ehil bir şairin, İsmet Özel’in ürperten dizeleri: “Benim adım insanların hizasına yazılmıştır. /Her gün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu. /(…) düşüncem yapma çiçekler kadar gösterişli ve parlak /sözlerim ihanete varacak doğrulukta olsaydı. /Anmaya gücüm yetseydi de konuşsaydım
(…) ‘Kardeşler!’ deseydim ‘Kardeşlerim!’ ‘Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan ‘Bakın yaklaşıyor yaklaşmakta olan ‘Bakın yaklaşıyor…’ /yazık, şairler kadar cesur değilim /çocukların üşüdükleri anlaşılıyor bütün yaşadıklarımdan /gövdem kuduz yarasalarla birazcık yatışıyor.
(…) bende kül, bende kanat, bende gizem bırakmadılar /ve içinden bir başağrısı gibi çınlamaktansa /gövdem açık bir hedef kılındı belâlara. /Ve bu yüzden yakışıksız oluyor /insanları hummalı baharlar olarak tanımlamak
(…) konvoylar geçiyor meşelikler arasından /bir yaprak kapatıyorum hayatımın nemli taraflarına /ölümden anlayan, ciddi bir yaprak /unutulacak diyorum, iyice unutulsun /neden büyük ırmaklardan bile heyecanlıydı /karlı bir gece vakti bir dostu uyandırmak.”
Ah… Attilâ İlhan’ın “Tutuklunun Günlüğü” kitabına epigraf olan Nef-i’nin “âh”ı misali: “bir âh ile bu âlemi viran ederim ben…”













