İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un 9 Şubat 2026’da başlayan Avustralya ziyareti, daha uçağı inmeden ülkede ciddi bir gerilim hattı yarattı. Ziyaret “dayanışma ve anma” çerçevesiyle sunuldu; ancak Gazze’de İsrail’in sürdürdüğü soykırım bağlamında Herzog’un temsil ettiği siyasi anlam, New South Wales (NSW) hükümetinin protestolara yönelik güvenlikçi yaklaşımı ve Sydney’de yaşanan polis müdahalesi, bu ziyareti sıradan bir diplomatik temas olmaktan çıkararak ülke çapında bir toplumsal kırılma anına dönüştürdü.

Ziyaretin Amacı Neydi?
Herzog’un gelişi, federal hükümet tarafından Bondi’deki Hanuka etkinliğini hedef alan saldırının ardından Avustralya’daki Yahudi toplumu ve kurban yakınlarıyla dayanışma çerçevesinde gerekçelendirildi. Resmi programda anma törenleri, cemaat buluşmaları ve güvenlik temalı mesajlar öne çıktı. Herzog, konuşmalarında antisemitizmin Avustralya’da “7 Ekim sonrası” belirgin biçimde arttığını savundu; boykotları ve sert eleştirileri güvenlik tehdidi olarak tanımladı.

Bu dil, Gazze’de yaşananların uluslararası hukuk çevrelerinde giderek daha açık biçimde soykırım olarak tartışıldığı bir dönemde, İsrail devletinin politikalarını perdeleyen bir söylem olarak görüldü. Tepkilerin merkezinde, on binlerce sivilin öldürüldüğü, çocukların ve kadınların hedef alındığı Gazze’deki gerçekliğin bu ziyaret sırasında sistematik biçimde görünmez kılınması vardı.
Gazze Bağlamı
Eylemlere katılanların önemli bir bölümü için Herzog, bireysel bir devlet adamından çok, Gazze’de sürdürülensoykırım politikasının sembolik temsilcisi olarak görülüyordu. Bu nedenle protestoların dili, yalnızca diplomatik bir ziyarete değil, Avustralya’nın İsrail’e verdiği siyasi desteğe yöneldi. Gösterilerde ateşkes çağrıları, Gazze’ye insani yardımın engelsiz ulaştırılması ve Avustralya hükümetinin İsrail’le ilişkilerini yeniden değerlendirmesi talepleri öne çıktı.
Herzog’un ziyaretinin “yalnızca anma” olarak sunulması, eylemciler açısından gerçekliğin çarpıtılması anlamına geliyordu. Gazze’de yaşananların bu ziyaretle birlikte adeta gündem dışına itilmesi, tepkilerin sertleşmesinin temel nedenlerinden biri oldu.
Eylemlerin Arka Planı
Sydney’deki ana mitingin arkasındaki yapı Filistin Eylem Grubu (PAG) oldu. PAG, Town Hall’dan NSW Parlamentosu’na yürüyüş çağrısı yaptı ve getirilen kısıtlamalara karşı hukuki yollara başvurdu. Mahkemeden olumsuz karar çıkmasına rağmen eylemlerden vazgeçilmedi. Aynı gün, insan hakları örgütleri ve çeşitli sivil toplum ağlarının katılımıyla ülke genelinde eş zamanlı protestolar düzenlendi.

Melbourne’deki kitlesel katılım, bu tepkilerin yalnızca Sydney merkezli bir hareket olmadığını gösterdi. Farklı etnik, dini ve kültürel arka planlardan insanların birlikte sokağa çıkması, Gazze’de yaşanan soykırımın Avustralya toplumunda giderek daha geniş bir vicdani karşılık bulduğunu ortaya koydu.
Güvenlik Rejimi
NSW hükümeti, Herzog’un ziyareti için polise olağanüstü yetkiler tanıdı. Bazı bölgeler fiilen protestolara kapatıldı, yürüyüş güzergâhları kısıtlandı. Bu yaklaşım, daha en baştan tansiyonu düşürmek yerine yükseltti. Ziyaretin neredeyse olağanüstü hal atmosferinde yürütülmesi, protesto hakkının bilinçli biçimde daraltıldığı algısını güçlendirdi.
Mahkemenin bu yetkilere karşı yapılan başvuruyu reddetmesi, eylemciler açısından yargının da güvenlikçi çizgiye onay verdiği şeklinde yorumlandı.
Town Hall Gecesi
Sydney Town Hall çevresinde toplanan kalabalık başlangıçta barışçıl bir miting yaptı. Kalabalığın NSW Parlamentosu’na doğru yürümek istemesiyle tansiyon yükseldi. Polis hattı kuruldu. Kısa süre içinde biber gazı kullanıldığı, kalabalığın sert biçimde dağıtılmaya çalışıldığı anlar kameralara yansıdı.

Eylemciler, çıkış yollarının daraltıldığını, kalabalığın bilinçli biçimde sıkıştırıldığını anlattı. Polis ise “kamu güvenliği” gerekçesiyle müdahaleyi savundu. Görüntüler, barışçıl bir protestonun dakikalar içinde sert bir güvenlik müdahalesine dönüşebildiğini ortaya koydu.
Polis Şiddeti
Yaşananlar yalnızca birkaç gözaltı ve dağılma anından ibaret değildi. O gece 27 kişi gözaltına alındı. Polis memurlarına yönelik “küçük çaplı saldırı” iddiaları resmi açıklamalarda öne çıkarıldı. Ancak sosyal medyada yayılan görüntüler, kamuoyunun dikkatini bambaşka bir noktaya çekti.

Bazı videolarda, polisin eylemcilere yakın mesafeden sert biçimde müdahale ettiği, yere düşen kişilere yönelik güç kullanımının devam ettiği, insanların itildiği ve coplandığı anlar görüldü. Kalabalık içinde biber gazının geniş alana sıkılması, barışçıl gösteriye katılan birçok kişinin de etkilenmesine yol açtı. Eylemciler, polis hattının kalabalığı dar bir alana sıkıştırdığını ve ardından “kontrol kaybı” gerekçesiyle şiddet kullandığını söyledi.

Bu görüntüler, Avustralya’da uzun süredir tartışılmayan ölçekte bir polis şiddeti tartışmasını yeniden alevlendirdi. İnsan hakları savunucuları, polisin orantısız güç kullandığını, özellikle yere düşmüş veya geri çekilmeye çalışan kişilere yönelik müdahalenin kabul edilemez olduğunu dile getirdi. Sosyal medyada “barışçıl protestoya cop” teması öne çıktı.
Polis yönetimi ise görüntülerin bağlamından koparıldığını savundu. Bazı anların “tehlikeli durumlara anlık müdahale” olduğunu ileri sürdü. Ancak sahadaki görüntüler, bu savunmaların kamuoyunun önemli bir bölümünü ikna etmediğini gösterdi. Tartışma, polisin protestolara yaklaşımında yapısal bir sertlik olup olmadığı sorusuna kadar uzandı.
Medya Nasıl Gördü
Avustralya basınında Herzog’un ziyareti ve ardından yaşanan protestolar, başlık seçimlerinden kullanılan fotoğraflara kadar belirgin biçimde farklı ideolojik çerçevelerle sunuldu. Ana akım medyanın önemli bir bölümü, yaşananları Gazze’de süren soykırımı arka plana iten bir güvenlik diliyle aktarmayı tercih etti.
The Australian, olayları büyük ölçüde güvenlik merkezli verdi. Başlıklarda “kaos”, “şiddetli çatışmalar”, “polis saldırı altında” gibi ifadeler öne çıkarıldı. Haber metinlerinde eylemlerin nedenleri neredeyse yok sayıldı; itiş kakış görüntüleri ve gözaltılar öne alındı. Gazete, protestoları kamu düzeni sorunu olarak verirken, Herzog’un ziyaretinin Gazze’deki soykırım bağlamındaki politik anlamını görünmez kıldı.
News.com.au, benzer bir çizgi izledi. “Sydney kaosa sürüklendi”, “polisle protestocular arasında şiddetli sahneler” gibi başlıklarla olaylar aktarıldı. Görsel seçimlerinde bağıran kalabalıklar ve polis hattına yüklenen anlar özellikle seçildi. Bu dil, protestoların nedenini değil, “kontrolden çıkan sokaklar” görüntüsünü merkeze alan bir habercilik üretti; Gazze’deki soykırım neredeyse tamamen kadraj dışında bırakıldı.
Sky News Australia, protestoları daha da sert bir söylemle ele aldı. Yayınlarda eylemler sık sık “radikal grupların provokasyonu” olarak tanımlandı. Herzog’un ziyareti “antisemitizme karşı dayanışma” başlığı altında meşrulaştırılırken, Gazze’de süren soykırıma karşı yükselen itirazlar marjinalleştirildi. Programlarda güvenlik ve polis söylemi baskın çıktı; eylemcilerin neden sokakta olduğu ya yok sayıldı ya da şüpheli bir motivasyon gibi sunuldu.

Buna karşılık The Guardian Australia, ana akımın bu güvenlikçi diline mesafeli duran nadir yayınlardan biri oldu. Haber başlıklarında “polis protestoculara biber gazı sıktı”, “hak örgütleri endişelerini dile getirdi”gibi ifadeler kullanıldı. Guardian, protestoların nedenlerine, Gazze’deki soykırım bağlamına ve polis müdahalesinin orantısızlığına yer açtı. Fotoğraf seçimlerinde yalnızca itiş kakış anları değil, barışçıl biçimde toplanan kalabalıklar da gösterildi. Bu yayın çizgisi, yaşananların salt bir “güvenlik meselesi” olmadığını görünür kıldı.
ABC News, mahkeme kararıyla polise verilen geniş yetkilerin sahada nasıl bir sonuç ürettiğini irdeleyen bir dil kullandı. Başlıklarda “Herzog ziyareti öncesi NSW polise ek yetkiler verdi” gibi çerçeveler öne çıktı. ABC, protestoların nedenlerine ve polis müdahalesine ilişkin farklı açıklamaları yan yana vererek, güvenlikçi söylemin yarattığı gerilimi görünür kılan bir anlatı kurdu.
SBS, özellikle çok dilli yayınlarında, eylemlere katılanların neden sokakta olduklarını daha doğrudan aktardı. Gazze’de yaşanan soykırım bağlamına yer verdi; polis müdahalesini insan hakları perspektifinden tartışmaya açtı. Bu yaklaşım, ana akımın büyük bölümünde görülen “güvenlik merkezli” çerçeveden belirgin biçimde ayrıştı.
Bu tablo, Avustralya medyasında yaşananların iki ayrı çizgide anlatıldığını gösterdi: Bir tarafta Gazze’de süren soykırımı görünmezleştirip eylemleri “düzen sorunu” olarak çerçeveleyen yayınlar; diğer tarafta ise protestoların nedenini ve polis şiddetini görünür kılmaya çalışan daha sınırlı sayıda mecra vardı.
Sosyal medyada ise ana akım medyanın dili yoğun biçimde eleştirildi; “olayın bağlamını silen bir güvenlik haberciliği” yapıldığı yönünde tepkiler yükseldi.
Siyasi Tepkiler
Başbakan Anthony Albanese, Herzog’un ziyaretine dair açıklamalarında olayların “birlik ve dayanışma” ile yönetilmesi gerektiğini söyleyerek tansiyonu düşürmeye çalıştı. Ancak bu açıklamalar, siyasi tutumun ne kadar savunmacı olduğunu ve Gazze’de yaşanan soykırım üzerinden yükselen eleştirilere ne kadar yanıt veremediğini örtmeye yetmedi. Albanese hükümeti, zaten 2025 Eylül ayında Filistin Devleti’ni resmen tanıdığını açıklamıştı; bu karar, iki devletli çözüm talebini güçlendirmek ve Gazze’deki krize uluslararası desteği artırmak amacıyla alınmıştı.
Bu tanıma kararı, Labor Hükümeti’nin geçmişte Filistin’e desteğini ve İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşim genişlemesini eleştiren tutumunu yansıtıyordu, ancak ziyaretteki güvenlik ve protesto politikası bağlamında Albanese’nin söylemleri toplumun daha büyük vicdani taleplerine yanıt veremedi.
NSW Başbakanı Chris Minns, polisin “imkânsız bir durumda” kamu güvenliğini sağlamak zorunda olduğunu savundu. Minns’in bu açıklaması, hükümetin polis müdahalesini büyük ölçüde sahiplendiğini ve barışçıl protesto hakkına yeterince saygı göstermediğini düşündürecek bir duruş sergiledi.
Muhalefet içinde ise daha eleştirel sesler yükseldi. Bazı milletvekilleri, sahadaki görüntüler üzerinden orantısız güç kullanımına işaret ederek bağımsız bir soruşturma çağrısı yaptı. Bu eleştiriler, sadece polis müdahalesiyle sınırlı kalmayıp, hükümetin protesto hakkına yaklaşımının ve güvenlikçi çizgisinin sorgulanmasını da içerdi.
Bu tartışmaların içinde en net ve tutarlı eleştirel çerçeveyi ortaya koyan kişi Yeşiller Partisi Senatörü David Shoebridge oldu.

Shoebridge, protesto hakkını daha baştan daraltan güvenlik rejiminin kaçınılmaz olarak şiddet ürettiğinisavundu. Polis müdahalesine dair görüntülerin bağımsız biçimde soruşturulması gerektiğini sürekli vurguladı. Shoebridge, bu ziyaretteki güvenlikçi yaklaşımın Afganistan’dan bu yana gelen “güvenlik dili” ile heterojen bir karışım yarattığını ve bu dilin Gazze’deki soykırım gerçeğini örtme eğilimini güçlendirdiğini belirtti.
Shoebridge ayrıca şöyle dedi: Herzog’un ziyaretinin “yalnızca anma” olarak sunulmasının politik bir tercih olduğunu; Gazze’de yaşanan soykırımın bu ziyaretle birlikte göz ardı edilmeye çalışıldığını ve sokaktaki tepkilerin bu siyasi mesaja verilen meşru ve haklı bir yanıt olduğunu ifade etti. Onun bu eleştirisi, hem protestocuların hissiyatını hem de eleştirel kamuoyunun itirazlarını somut bir siyasi çerçeveye oturttu.
Yeşiller’in bu tutumu, Gazze’deki soykırımın tanınması ve Avustralya’nın Filistin’i tanıma kararının bile yeterince güçlü ve anlamlı bir adım olmadığı eleştirisiyle birleşti. Bu bakış açısı, hükümetin dış politikasının pratikte İsrail ile sürdürülen bağları korurken Filistin halkının yaşadığı trajediyi nasıl “görüntü dışı” bırakabildiğini açıkça gösterdi ve eleştiri hattını kuvvetlendirdi.
Yahudi Muhalif Sesler
Herzog’un ziyareti sürerken güvenlik önlemleri gevşetilmedi. Gözaltılar ve polis şiddeti iddiaları, eylem ağlarını yeni çağrılara yöneltti. Organizasyonlar, getirilen kısıtlamaların protesto hakkını fiilen ortadan kaldırdığını savunarak geri adım atmayacaklarını açıkladı. Sydney ve Melbourne’deki gruplar, ilk müdahaleden sonra da sokakta kalma kararlılığını sürdürdü; eylemlerin yalnızca Herzog’un ziyaretiyle sınırlı kalmayacağını, Gazze’de süren soykırım karşısında Avustralya’nın siyasi tutumu değişene kadar protestoların devam edeceğini duyurdu.
Bu süreçte, Avustralya’daki Yahudi toplumunun da tek sesli olmadığı daha görünür hale geldi. Bazı Yahudi gruplar ve inisiyatifler, Herzog’un İsrail devletini temsil etme biçimine açıkça mesafe koydu. Bu gruplar, Yahudi kimliğinin İsrail hükümetinin politikalarıyla özdeşleştirilmesine itiraz ettiklerini, Gazze’de yaşanan soykırım karşısında sessiz kalmanın ahlaki bir sorumluluktan kaçmak anlamına geldiğini vurguladı.
Öne çıkan yapılardan biri, Avustralya’da da şubeleri ve destekçileri bulunan Avustralya Yahudi Konseyi oldu. Konsey, yayımladığı açıklamalarda İsrail hükümetinin Gazze’de yürüttüğü politikaların Yahudi toplumu adına konuşamayacağını, soykırıma varan şiddetin hiçbir biçimde meşrulaştırılamayacağını ifade etti. Herzog’un ziyaretinin, İsrail devletinin eylemlerini “normalleştiren” bir siyasi vitrin olarak kullanılmasına itiraz eden bu çevreler, Yahudi kimliği ile İsrail devletinin askeri ve siyasi kararlarının bilinçli biçimde ayrılması gerektiğini savundu.
Benzer şekilde, uluslararası ölçekte faaliyet gösteren ve Avustralya’da da destek bulan Yahudilerin Barış İçin Sesi çizgisine yakın Yahudi aktivistler, Herzog’un ziyareti sırasında yaptıkları açıklamalarda Gazze’de yaşananları açıkça “soykırım” olarak tanımladı. Bu çevreler, “Yahudi güvenliği” söylemiyle Filistinlilere yönelik kitlesel şiddetin meşrulaştırılmasına karşı çıktı. İsrail devletinin politikalarına yöneltilen eleştirilerin antisemitizmle eşitlenmesine itiraz ederek, bu eşitlemenin hem Filistinlilerin yaşadığı felaketi görünmez kıldığını hem de antisemitizmin gerçek anlamını sulandırdığını dile getirdiler.
Bazı Yahudi akademisyenler, sanatçılar ve toplum önderleri de bireysel açıklamalarla bu itiraza katıldı. Herzog’un Avustralya’da resmi törenlerle karşılanmasının, Gazze’de öldürülen çocuklar ve siviller açısından derin bir adaletsizlik hissi yarattığını söyleyen bu isimler, “Bizim adımıza konuştuğunu iddia eden bir devlet başkanının, soykırım karşısında hesap vermesi gerekir” vurgusu yaptı. Bu açıklamalar, Avustralya’daki Yahudi toplumunun homojen bir blok olmadığını ve İsrail devletinin politikalarına karşı güçlü bir iç muhalefetin de var olduğunu görünür kıldı.
Bu tablo, yaşananların basit bir “iki taraf” gerilimi olmadığını daha da netleştirdi. Sokakta yükselen tepki, yalnızca “Filistin meselesi” olarak değil; Avustralya toplumunun kendi içinde adalet, insan hakları ve devlet şiddeti karşısında nerede duracağına dair derin bir vicdani ve siyasi tartışma olarak şekillenmeye başladı. Gazze’deki soykırım karşısında İsrail devletine koşulsuz destek veren çizgi ile buna itiraz eden Yahudi grupların yan yana görünür hale gelmesi, bu tartışmanın önümüzdeki dönemde daha da büyüyeceğine işaret etti.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.