Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Hamaney’den sonra İran’ın savaşmaktan başka seçeneği yok

Hamaney’den sonra İran’ın savaşmaktan başka seçeneği yok

“Mehdi’den Önce Devrimden Sonra İran” kitabının yazarı Dr. Muhammed Berdibek, Serbestiyet için yazdı: “İran’ın Körfez’e ve İsrail’e saldırıları salt maliyet ve fayda hesabı üzerinden okunamaz.”

ABD yönetimi son yıllarda küresel angajmanı azaltma, doğrudan Amerikan ulusal çıkarına hizmet etmeyen kriz alanlarından uzak durma, maliyeti yüksek ve süresi belirsiz savaşlara girmeme yönünde bir stratejik çerçeve inşa ettiğini vurguluyordu. Bu yaklaşım, hızlı sonuç alma, diplomatik kanalları açık tutma ve dosyaları mümkün olduğunca kontrollü biçimde kapatma iddiasına dayanıyordu. Uzun süreli askeri bataklıklardan kaçınma söylemi, bu stratejik anlatının temelini oluşturuyordu.

Buna rağmen 1 Mart’ta İran’a yönelik gerçekleştirilen geniş kapsamlı operasyon, ilan edilen bu çerçeveyle tam anlamıyla örtüşmedi. Aksine, bölgesel dengeyi doğrudan sarsan ve çatışma eşiğini yukarı taşıyan bir adım olarak kayda geçti. Üstelik bu hamle, Tahran ile Vaşington arasında dolaylı temasların sürdüğü bir dönemde atıldı.

Umman uzun yıllardır iki taraf arasında güvenilir bir arka kapı diplomasisi kanalı işlevi görüyordu. Böyle bir zeminde koordineli ve geniş ölçekli bir askeri müdahalenin devreye alınması, yalnızca İran’ı hedef almakla kalmadı; bölgesel arabuluculuk mekanizmasının güvenilirliğini de zedeledi. Bu kırılma, İran-ABD hattının ötesine geçerek bölgede yürütülen diğer dolaylı diplomatik girişimleri de gölgeleyen bir etki yaratacağı aşikar. 

Dahası, bu müdahalenin zamanlaması ve kapsamı, Vaşington’un kendi ilan ettiği maliyet-hesaplı stratejiyle çelişir nitelikteydi. İran’dan ABD ana karasına yönelmiş doğrudan bir saldırı söz konusu değilken, operasyonun genişliği ve tonu, savunma refleksinden ziyade ön alıcı ve genişletici bir tercih izlenimi veriyordu. Bu noktada bölgesel güvenlik algıları ve özellikle İsrail’in tehdit değerlendirmelerinin Vaşington üzerindeki etkisi açıktı. Yani, ABD, Amerika’nın çıkarlarını öncelemekten ziyade İsrail’in güvenlik öncelikleri doğrultusunda çatışma eşiğini yükseltti.

Sonuçta ortaya çıkan tablo, “sınırlı angajman” söylemi ile fiili askeri müdahale arasındaki uyumsuzluğu görünür kılarken, hele hele Ali Laricani’nin ifadesiyle “İran’ın kalbini yakan” bir gelişme olarak görülen Hamaney’in öldürülmesi, bu stratejik gerilimi yalnızca bölgesel bir kriz olmaktan çıkarıp varoluşsal bir kırılma düzeyine taşıdı.

Hamaney’in ölümü ne ifade eder?

Hamaney’in ölümü, İran siyasal sistemi açısından yalnızca bir lider değişimi değildir; velâyet-i fakih merkezli kurumsal düzenin en üst temsil makamında ortaya çıkan bir boşluk anlamına gelir. İran’da rehberlik makamı, sıradan bir devlet başkanlığı pozisyonu değildir; anayasal çerçevenin korunmasından, genel siyasal yönelimin belirlenmesine, ekonomi ve dış politikada hangi sınırlar içinde hareket edileceğinin tayinine kadar uzanan nihai otoriteyi temsil eder. Bu nedenle bir rehberin ölümü, sistemin ideolojik temele dayanan realist eksenini ortadan kaldırmaz; ancak o eksenin kim tarafından, hangi tonla ve hangi önceliklerle temsil edileceği sorusunu gündeme taşır. 

Öncelikle İran siyasal yapısı kişisel karizma üzerine değil, kurumsal hiyerarşi üzerine kuruludur. Rehberlik makamı, Şiî-Fars bütünleşik kimliğini ve velâyet ilkesini taşıyan merkezî düğüm noktasıdır. Bu nedenle liderin ölümü, rejimin çöküşü anlamına gelmez; aksine sistemin kendi iç mekanizmaları aracılığıyla yeni bir denge üretme sürecini başlatır. Rehberi seçme yetkisine sahip olan kurumsal yapı, dinî ve cumhuriyetçi erkler arasındaki güç dağılımını gözeterek bir isim üzerinde uzlaşır ve böylece hiyerarşik süreklilik korunur.

Dolayısıyla Hamaney’in ölümü, İran’da paradigmatik bir kırılma değil; kurumsal süreklilik içinde bir temsil değişimidir. Devrim sonrası inşa edilen dinî otoritenin cumhuriyetçi kurumlar üzerindeki üstünlüğüne dayalı ikili devlet yapısı varlığını sürdürür. Değişen kişi olur; fakat velâyet merkezli siyasal düzen ve onun ürettiği güç dağılımı mantığı devam eder.

Hamaney sonrası ne oldu?

Hamaney’in ölümüyle birlikte İran’da liderlik makamı fiilen boşaldı; ancak sistem dağılmadı. İlk saatlerde dış basında rejimin çözülme ihtimali tartışılsa da, Tahran’da devlet mekanizması kesintisiz çalışmaya devam etti. Anayasa’nın 111. maddesinde öngörülen süreç devreye girdi. Rehberlik yetkileri geçici olarak üçlü mekanizmaya aktarıldı ve devletin tepesindeki boşluk teknik bir geçiş süreci olarak yönetilmeye başlandı. Böylece lider kaybı bir sistem krizine dönüşmeden kontrol altına alındı.

Geçici dönemde yetkileri devralan yapı şunlardan oluştu: Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Yargı Erki Başkanı Muhsin Eceyi ve Anayasayı Koruma Konseyi fakihlerinden biri olan Ali Rıza Arafi. Bu yapı kalıcı bir kolektif liderlik modeli kurmadı; yalnızca sürekliliği sağladı. Süreç boyunca devletin ideolojik ve anayasal ekseni değişmedi; İran sistemi, liderini kaybettiği anda dağılmadı; kendini kapatarak ve prosedürlerini işleterek yeni bir denge üretme sürecine girdi.

Hamaney sonrası ne olacak?

Belirleyici aşama, Uzmanlar Meclisi’nin yeni rehberi seçme süreci olacaktır. İran’da rehberlik makamı yalnızca siyasal değil, aynı zamanda teolojik meşruiyet taşır; bu nedenle seçilecek kişinin Ayetullah düzeyinde dinî otoriteye sahip olması beklenir. Mevcut Uzmanlar Meclisi kompozisyonu dikkate alındığında radikal bir ideolojik kopuş ihtimali zayıftır. Süreç bir paradigma değişimi değil, velâyet ekseni içinde bir temsil devri olarak işleyecektir.

1989’da Ali Hamaney seçildiğinde başlangıçta güçlü bir karizma figürü değildi. Ancak zaman içinde devrim muhafızları ile kurduğu stratejik ilişki sayesinde otoritesini merkezileştirdi. Dolayısıyla yeni seçilecek isim de başlangıçta hizipler arası denge gözetmek zorunda kalacaktır; fakat süreç içinde kurumsal tahakküm inşa etmesi muhtemeldir. Bu, yapısal mantığın doğal sonucudur. Bu çerçevede seçilecek ismin muhafazakâr çizgide olması ve Hamaney döneminde şekillenen stratejik yönelimi sürdürmesi kuvvetle muhtemeldir. Dış politika ekseninde vekil aktörler üzerinden yürütülen bölgesel stratejinin terk edilmesi beklenmez; zira bu yaklaşım kişisel tercihten ziyade güvenlik doktrininin parçasıdır.

Muhtemel isimlerden biri olarak öne çıkan Ali Rıza Arafî’nin Kum merkezli El-Mustafa Uluslararası Üniversitesi rektörlüğü geçmişi, onun Şiî entelektüel ağlarla ve uluslararası dinî eğitim kanallarıyla güçlü bağlara sahip olduğunu gösterir. Böyle bir figürün geçici konsey içinde yer alması, sistemin ideolojik sürekliliği koruma eğilimini yansıtır. Bu durum, İran’ın bölgesel nüfuz stratejisinin -vekil yapılar dahil olmak üzere- yapısal bir çerçevede sürdürülebileceğine işaret eder.

Sonuç olarak Hamaney sonrası dönem, ani bir yön değişimi değil; velâyet merkezli düzen içinde kontrollü bir temsil değişimi ve zamanla yeniden merkezileşme süreci olacaktır. Kişi değişir; fakat sistemin ürettiği güç mantığı ve stratejik yönelim devam eder.

Neden iç çözülme gerçekleşmedi?

ABD-İsrail ortak operasyonun arkasındaki temel beklenti, askeri müdahalenin içeride kitlesel bir mobilizasyonu tetiklemesi ve güvenlik aygıtını hem dış baskı hem de iç sokak hareketleriyle eş zamanlı biçimde sıkıştırarak sistemi iki cephede zorlamasıydı. Ama sahada bu senaryo işlemedi. Dış şok, iç isyanı tetiklemedi; iki basınç hattı birleşmedi. Bunun temel nedeni, İran siyasal kültüründe dış saldırının çoğu zaman rejim karşıtı bir çözülme değil, geçici bir ulusal konsolidasyon üretmesidir. Rejime mesafeli kesimler dahi dış müdahale anlarında öncelik sıralamasını değiştirir. “Sisteme itiraz” geri plana itilir, “ülkeye yönelik tehdit” öne çıkar. Bu nedenle askeri şok, beklenen zincirleme devrilme dalgasına dönüşmedi.

Sonuçta, İç mobilizasyon ile dış askeri baskı arasında zamanlama ve yoğunluk bakımından eşleşme gerçekleşmedi. Beklenen “çifte basınç” üretilemedi. Dış darbe, içeride senkronize bir kırılma yaratamayınca sistem eş zamanlı çöküş eşiğine sürüklenmedi. Sonuçta yaşanan şey bir çözülme değil, hayatta kalma refleksiydi.

İran’ın savaşmaktan başka seçeneği yok

Bu noktadan sonra dış politika düzleminde İran’ın önünde gerçek anlamda daralan bir manevra alanı bulunmaktadır ve bu daralma, Tahran’ı pasif bir geri çekilmeye değil, kontrollü fakat sert bir karşılık üretmeye zorlayabilir. Çünkü liderlik makamının doğrudan hedef alınması, yalnızca askeri bir müdahale değil, rejimin varoluşsal meşruiyetine dönük bir meydan okumadır; böyle bir durumda hiçbir devlet, özellikle de devrimci ideolojik temeller üzerine kurulu bir sistem, sessiz kalarak caydırıcılığını koruyamaz.

İran’ın güvenlik doktrini uzun süredir asimetrik ve yayılmış caydırıcılık üzerine kuruludur; doğrudan ABD ile geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa girmek yerine maliyeti bölgesel düzleme yayma yaklaşımı benimsenmiştir. Ancak mevcut eşik, sıradan bir bölgesel gerilimden farklıdır. Rejim değişikliğini ima eden ya da liderlik makamını hedef alan bir müdahale, Tahran açısından “karşılık verilmezse tekrar eder” kategorisinde algılanır.

Bu nedenle İran’ın tamamen geri çekilmesi, sadece askeri değil psikolojik ve siyasal bir çözülme riski doğurur. İçeride güç konsolidasyonu sürerken dışarıda sertlik üretmemek, sistemin tabanına zayıflık mesajı verebilir. Bu yüzden Tahran’ın doğrudan topyekûn savaşı tercih etmesi beklenmese bile, bölgesel vekil hatlar üzerinden yoğun ve maliyetli bir tırmanma üretmesi olasıdır.

İran açısından mesele savaşın kendisi değil, caydırıcılığın yeniden tesis edilmesidir. Ancak mevcut eşik, sembolik bir yanıtla geçiştirilebilecek düzeyde değildir. Bu nedenle önümüzdeki dönemde sınırlı ama etkili askeri hamleler, bölgesel hedeflere yönelik baskı artışı ve maliyet üretme stratejisi daha görünür hale gelebilir.

Başka bir ifadeyle, İran’ın tamamen susması veya geri çekilmesi ihtimali düşüktür; çünkü rejim açısından varoluşsal bir tehdide karşılık vermemek, uzun vadede çok daha büyük bir kırılganlık üretir.

İran’ın insan dalgaları saldırılarından füze saldırılarına  

Bugün İran’ın kriz anlarında sergilediği sert ve yüksek riskli hamleleri anlamak için İran-Irak Savaşı’nın ilk safhasına dönmek gerekir. İran, İran-Irak Savaşı’nın ilk safhasında askerî koordinasyon eksikliği ve Devrim Muhafızları ile düzenli ordu arasındaki çift başlılık nedeniyle ciddi bir kırılganlık yaşarken, bu atmosferi dağıtmak amacıyla onbinlerce Besic üyesinin cepheye sevk edilmesi rejim açısından kritik bir mobilizasyon hamlesi oldu. Gerçekten de onbinlerce Besic üyesinin savaşa gönderilmesi, İran’daki kırılgan havayı dağıttı. Batı literatüründe “insan dalgası saldırıları” olarak tanımlanan bu mobilizasyon kapsamında mayın tarlalarının temizlenmesinde genç gönüllüler kullanıldı; hafif silahlı ve zayıf korumalı birlikler yoğun cephe hücumlarına gönderildi ve bunun sonucunda yüksek kayıp oranları ortaya çıktı. Şehadet kültürü, askerî zafiyetin ideolojik mobilizasyonla telafi edilmesinin merkezî unsuru hâline getirildi. Bu durum, Batı’yı ve pek çok uluslararası gözlemciyi kavramakta zorlanacakları ölçüde hayrete düşürmüştü; zira rasyonel-maliyet hesabına dayalı klasik askerî doktrinle açıklanması güç bir fedakârlık düzeyi söz konusuydu.

Bu tarihsel örneğin götürdüğü sonuç şudur: İran’ın kriz anlarında başvurduğu strateji yalnızca konvansiyonel askerî kapasite hesabıyla açıklanamaz. İran-Irak Savaşı’nda Besic mobilizasyonunda görülen fedakârlık temelli yaklaşım nasıl klasik askerî rasyonaliteyle tam olarak kavranamadıysa, bugün İran’ın Körfez’de geniş çaplı bombardıman kapasitesi kullanması ya da İsrail’e doğrudan saldırı gerçekleştirmesi de salt maliyet ve fayda hesabı üzerinden okunamaz. Bu tür adımlar, sistemin varoluşsal tehdit algısı devreye girdiğinde ideolojik direnç, caydırıcılık ve psikolojik üstünlük üretme mantığıyla şekillenir. Nitekim bu yaklaşım, rasyonel-maliyet hesabına dayalı klasik askerî doktrinle açıklanması güç bir fedakârlık ve risk alma eşiğine işaret ettiği için Batı’daki birçok karar alıcı gibi Trump’ı da kavramakta zorlanacağı ölçüde hayrete düşürebilecek bir stratejik zihniyeti yansıtır; çünkü burada mesele yalnızca askeri kazanım değil, rejimin bekasını ve caydırıcılık imajını her şartta koruma iradesidir.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın