Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / Uluslararası Hukukun kalan değeri hâlâ var mı?

Uluslararası Hukukun kalan değeri hâlâ var mı?

Avrupa güçleri kendi aralarında bile Trump'a karşı kolektif bir "hayır" diyecek diplomatik ve siyasi kapasiteden yoksunlar. Sanchez onurlu bir aykırı ses olmakla kaldı.

Mustafa Yeneroğlu

Modern uluslararası hukuk, hiçbir zaman iyi bir adalet dağıtıcısı olmadı. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın harabelerinden inşa edilen sistem en azından şunu iddia ediyordu: Güçlünün iştahını kâğıt üzerinde de olsa sınırlamayı, devasa şiddet aygıtlarını “prosedür ve meşruiyet” parantezine almayı. Günümüzde ise o parantezin bizzat sistemin kurucu aktörü tarafından parçalandığına şahitlik ediyoruz.

Elbette bir anda olan bir şey değil, uzun süredir biriken bir aşınmanın sonucu. Trump’ın ikinci defa başkan seçilmesiyle birlikte geçmişte en azından retorik düzeyde korunmaya çalışılan dil de ortadan kalktı. Uluslararası hukuku hiçe sayan bir söylem ve kaba güce yapılan açık atıflar artık herkesin kanıksadığı sıradan bir durum.

Gazze’deki soykırıma verilen açık destek ve Batı’nın büyük çoğunluğunun en iyi ihtimalle sessizliğe sığınması bunun ilk halkasıydı. Ardından Venezuela’ya yönelik müdahaleci hamleler, İran’a dönük saldırılar; Grönland konusunda Danimarka’ya yönelen, sömürgeci bir üslubu hatırlatan tehditler ve son olarak müttefik İspanya’ya açıkça gözdağı verilmesi geldi. Bunlar uzun zamandır istisna değil, yeni normalin katmanları. Dahası, bu normalin bir parçası da hukuksuzlukların sıradanlaşmasının, dünyanın büyük çoğunluğunun zımni onayından beslenmesi.

Hukuki Tabloda Kaçınılmaz Bir Netlik

Son derece işlevsiz ve artık tekrar edilmesi bile anlamsız gelse bile tekrar edelim. İran’a yönelik saldırıların hukuki tablosu çok açık. BM Şartı’nın kuvvet kullanma yasağı yalnızca iki koşulda istisnaya izin verir: BM Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesi ya da 51. madde kapsamında meşru müdafaa hakkı. Bu saldırıda her iki koşulun da karşılanmadığı açık.

Meşru müdafaa hakkı yakın ve somut bir silahlı saldırı tehdidini; ayrıca kuvvet kullanımının zorunlu ve son çare olmasını gerektirir. Trump ve Rubio, İran’ın “hazırlandığı” saldırılara ön alındığını ileri sürse de bu gerekçe temellendirilebilmiş değildir. ABD, saldırı anında İran ile müzakere masasındaydı, diplomatik seçenek henüz tükenmemişti. Üstelik bu harekât, ABD iç hukuku açısından da meşru değil, çünkü Kongre’nin bir yetkilendirmesi yoktu.

Bu hukuki netlik karşısında Almanya Dışişleri Bakanı Wadephul’un tutumu ise ibretliktir, Wadephul, “İran savaşını şimdi değerlendirmek için erken, önce iyi incelemek gerekiyor” diyerek sadece kaçamak bir yaklaşımla yetinmedi, Almanya’nın menfaatlerini uluslararası hukukun önünde tutmak gerektiğine dair imalarda da bulundu. Eskiden de devletler elbette menfaatlerini öncelerlerdi ama Almanya gibi ülkeler bu durumu bu kadar ayağa düşürmezdi.

Almanya, Fransa ve İngiltere’nin ortak açıklaması ise daha da çarpıcı. ABD ve İsrail’in ilk saldırıda bulunan taraf olmasına hiç değinmiyor, yalnızca İran’ın misillemesini kınamakla yetiniyor. Aynı kendi üyesinin en asgari hakkını yok sayan İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreterliğinin açıklaması gibi. Sanki savaşı İran başlatmış gibi vakıayı tersyüz eden bir çerçeve kuruyorlar.

Suç Ortaklığı

Bu kaçamak yaklaşımlar, somut sonuçlar doğuruyor. Ramstein Hava Üssü’nün ABD’nin İran operasyonu için lojistik destek amacıyla kullanılıp kullanılmadığı sorusu, Almanya’yı doğrudan bu savaşın potansiyel ortağı konumuna taşıyor. Alman Anayasası’nın 26. maddesi saldırı savaşlarını açıkça yasaklıyor. Eğer Ramstein bu operasyonda kullanılmışsa, Almanya’nın en azından bu faaliyeti sorgulaması ve biçimde parlamento denetimine taşıması gerekirdi.

Geçtiğimiz günlerde Oval Office’de yaşanan sahne de ibretlikti. Trump, yanında oturan Almanya Başbakanı Merz’in önünde İspanya’yı tehdit etti: Egemenlik alanlarını istediği zaman kullanabileceğini, kimsenin bunu engelleyemeyeceğini söyledi. Merz dinledi. Arayı bozmamak, ticari ilişkileri korumak ve ABD’nin kırılgan NATO taahhütlerini tehlikeye atmamak için oralı olmadı. Merz bu saldırı karşısındaki tutumunu bir “ikilem” olarak tanımlıyor: Uluslararası hukuk ihlali ile İran rejiminin sona ermesi arzusu arasındaki gerilim. Ama bu yaklaşımın hiçbir tutarlılığı olmadığı da ortada. İran rejiminin sona ermesini istemek, saldırı savaşının hukukiliğini etkilemez. Bir tarafın kendi halkına yönelik ağır insan hakları ihlallerini kabul etmek, ona yönelik BM kararı dışında saldırıyı meşrulaştırmaz.

İspanya Başbakanı Sanchez bu tabloda yalnız bir figür olarak duruyor. Trump’ın ticari tehditlerini göze alarak “İspanya bu savaşa katılmayacak, dolaylı destek de vermeyecek” derken AB’nin yapısal zafiyetini de tekrar ortaya koydu. Avrupa güçleri kendi aralarında bile Trump’a karşı kolektif bir “hayır” diyecek diplomatik ve siyasi kapasiteden yoksunlar. Sanchez onurlu bir aykırı ses olmakla kaldı.

Savaşın Yeni Olağanlığı

Şu an dünyada 100’ün üzerinde silahlı çatışma yaşanıyor, bu sayı son on beş yılda iki katına çıkmış. Ama asıl tehlikeli olan savaşın yeniden olağan bir araç olarak görülmeye başlanmasıdır. Bir zamanlar istisnai kabul edilen kuvvet kullanımı, giderek daha fazla devlet için sıradan bir politika seçeneğine dönüşmektedir.

ABD’nin başını çektiği bu gidişat, aynı zamanda Çin ve Rusya gibi büyük güçlere de geniş bir alan açıyor. Rusya ve Çin bu savaşta İran’ın yanında durmak yerine kendi hesaplarını yaptılar. Çin, Tayvan üzerindeki baskı kozunu ve ABD’nin füze stoğunun hızla erimesini izliyor; Rusya ise Ukrayna’da yeterince meşgul ve İsrail’le kurduğu kırılgan dengeyi bozmak istemiyor. İki büyük güç de artık, daha önce “istisnai” sayılan keyfi davranışlarını olağan jeopolitik araçlar gibi kullanıyor; üstelik bunu, Batı’nın değer retoriğinin artık itibarsızlaştığı bir ortamda yapıyorlar.

Bu gelişmelerden en fazla etkilenenler ise orta büyüklükteki devletler; küçükler açısından tablo çok daha kırılgan. Bu devletler giderek daha öngörülemez bir tehdit ikliminde var olmak zorunda. Güvenlik planlamaları, ittifak tercihleri, ekonomik bağlar artık sabit parametreler üzerine kurulamıyor. Hukuki çerçeveler bu öngörülemezliği dizginleme kapasitesini yitirdiğinde, geriye yalnızca güç dengesi kalıyor. Güç dengesi ise tanımı gereği güçlüye hizmet ediyor.

Yarım Yamalak Bile Olsa Hukukun Değeri

Uluslararası hukuk bu denli işlevsizleşmiş, bu denli seçici uygulanıyor ve büyük güçlerin çiğnemesine bu denli göz yumuluyorsa, onu hâlâ savunmaya değer mi?

Evet. Ve bu yanıtı iyimserlikten değil, kötümserliğin içinden çıkan bir gerçekçilikle veriyorum. Uluslararası hukuk hiçbir zaman tarafsız bir hakem olmadı. Büyük güçler her dönemde veto hakkını, ekonomik hegemonya araçlarını ve askeri gücü bu çerçeveleri şekillendirmek için kullandı. Bu anlamda her zaman “yarım yamalak” işledi. Ama yarım yamalak işlemesi bile, hiç işlememesinden çok daha iyidir.

Çünkü normlar bir kez oluşturulduğunda, büyük güçlerin bile onlara meşruiyet maliyeti ödemeden aykırı davranması güçleşiyor. Trump yönetimi bu saldırıyı savunmak için hukuki argümanlar üretmek zorunda hissetti; uyduruk, tutarsız, kolayca çürütülen argümanlar olsa da. Ama o çabanın kendisi normun varlığını kanıtlıyor. Çünkü norm yoksa mazeret üretmeye de gerek kalmaz.

Uluslararası hukuk ayrıca küçük ve orta büyüklükteki devletler için en temel koruma mekanizmasıdır. Büyükler bu hukukun üzerinden atlayabildiğinde bile bu yapıların var olması, başka devletlerin dayanışma zemini kurmasına, diplomatik koalisyonlar oluşturmasına, birbirlerinin egemenliğini karşılıklı tanımasına olanak sağlıyor.

Büyük ihlallerin normalleşme süreci ise neredeyse her zaman benzer bir şekilde işliyor. Önce bir “şok” yaşanıyor, ardından olay “olağandışı” bir istisna olarak tanımlanıyor. Sonra aylar içinde sindirilip yeni bir “gerçeklik” olarak kabul ediliyor. Grönland tehdidi ilk dile getirildiğinde çoğumuz bunun ciddiye alınır bir tarafı olmadığını düşündü. Şimdi Danimarka’nın savunma bütçesini artırması, Grönland’a daha geniş özerklik tartışmaları açması, ABD ile ilişkisini baştan tanımlaması gündemin olağan bir parçası haline gelmiş durumda. Yani hukuksuzluğun normalleşmesi, tüm devletler için kurumsal, hukuki ve psikolojik bir dönüşümdür.

Böyle bir süreç karşısında en güçlü tutum, olan biteni her seferinde doğru tanımlamaktır. Bir saldırı savaşı, saldırı savaşıdır. Bir uluslararası hukuk ihlali, ihlaldir. Almanya Başbakanı’nın Oval Office’te sessiz oturması bir pragmatizm örneği olabilir, ancak aynı zamanda hukuksuzluğu meşrulaştıran bir tercihtir. Bu tür sözleri söylemenin elbette siyasi bir maliyeti vardır. Ama söylememek de bir tercihtir ve o tercihin maliyeti çoğu zaman çok daha ağır olur.

Uluslararası düzeni savunmak için sisteme güven duymak gerekmez. Tam tersine, sistemin ne kadar kırılgan ne kadar seçici ve ne kadar büyük güç tahakkümüne açık olduğunu bilerek onu savunmak, daha dürüst ve daha gerçekçi bir tutumdur. Uluslararası hukuk bugünkü haliyle bile, yani yarım yamalak, seçici, tahakküme açık haliyle bile tamamen ortadan kalkmasından daha değerlidir. Çünkü yerine geçecek olan “daha adil bir düzen” değil; daha kaba, daha sert, daha acımasız bir güç ilişkisi olacaktır.

Sonuç olarak açık olanın adını koyabilmek, ihlal diyebilmek, saldırı savaşı diyebilmek, suç ortaklığı diyebilmek salt bir dürüstlük meselesi değildir. Bu kelimelerin kullanılmadığı yerde büyük bir boşluk oluşur. Ve o boşluğu dolduran şey hiçbir zaman daha iyi bir düzen olmamıştır.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın