Futbol Milli Takımımız, 5 günde kritik iki maçı aynı skorla kazanarak Dünya Kupası’na gidiyor. Dünya Kupası’na katılmanın a’sı ve b’si yoktur. Fakatı yoktur. Bu bakımdan ne kadar sevinilse yeridir. Sevinildiği kadar kutlamak da gerekir. Burayı uzatmıyoruz.
Genel olarak milli takım futbolcuları çok formda sayılmazlar. Liverpool yenilgisi sonrası bir moral düşmesi yaşanması da normaldi. Montella’nın aday ve maç kadrosu yine büyük bir iştahla ve aynı ezberlerle eleştirildi. Dolayısıyla burayı futbol oynayarak geçmek başlı başına bir teknik direktörlük beceresi de gerektiriyordu. Bu bakımdan Montella’ya ayrı bir sayfa ayrılması gerekir.
Montella, Türkiye’de teknik direktörlük yaptı-kısa süre de olsa. Burada milli takımı sahanın içinde ve dışında yönetmenin hangi güçlükleri yaratacağını biliyordu. Bu bakımdan çoğu kez oldukça rasyonel davrandığını söyleyebiliriz. Şimdi övgü yarışına giren futbol medyasının en ufak bir tökezlemede saldırıya geçeceğinin de bilincindeydi. Yine de İspanya hezimetinden sonra bile kendi çizgisini savundu. Kaldı ki o maçı kazanabileceğimizi sandığı açıktı. Yanıldı.
Montella’nın esas başarısı, hepsi kendi takımlarında iyi olan ve yıldızlaşan ama milli takımda bir türlü bekleneni veremeyen bir yetenekler toplamını, “takım” yapmaktı. Bugün milli takım için herşey söylenebilir ama her futbolcu, kendi yetenek düzeyinde oynamayı başarabiliyor, hatta bazıları milli maçlarda bunun üzerine de çıkabiliyor. Bu bir teknik direktör için önemli bir ölçüttür. Çünkü, bunu sağlıyacak bir oyun planı geliştirmeden sözkonusu verimi almak mümkün değildir.
Nitekim aslına bakılırsa, futbol olarak çok üst düzeye çıkamadığımız ama taşıdıkları gerilim yükü nedeniyle bunun pek de imkânı bulunmayan iki maçı da tartışmasız bir şekilde kazanabilmemiz bu oyun planına bağlı. Bu oyun planınde maç boyunca sakin ve rahat kalabilmekti esas olan. Sakin kalabildiğimiz anlarda Romanya ve Kosova maçlarında belirleyici olan bizdik.
Eski milli takımlar genel olarak maç içinde fiziksel güce ve yüksek gerilime bağlı bir kaos yaratırlar ve o kaosun sunduğu “gündelik verime” bağımlı kalırlardı. Bu her zaman sonuç verecek bir usûl değildi. Nitekim başarılar kadar hezimetler ve hayal kırıklıkları da yaşadık. Oysa artık bir futbol kimliği kazandık. Kaosdan değil, akıldan besleniyoruz.
Şimdi medyaya ve topluma düşen yine sakin bir biçimde Dünya Kupası’nı beklemek ve oraya kadar milli takımı ve futbolcuları zihnen rahat bırakmaktır. Burada Futbol Federasyonu’na büyük bir görev düşüyor. İhtiyacı olan varsa bilemem –olması zor gözüküyor- ama bu çocukları jiple, villayla, primle sevimsiz duruma düşürmemek gerekiyor. Bu Türk işi ağalıkları yapanlar kendi cebinden yapmıyor bunu üstelik, hayat kavgasından bıkmış, yaşamaktan gına gelmiş bir halktan esirgenen parayla yapıyor. Federasyon illa bir şey yapmak istiyorsa, bu iş için ayrılan bütçenin deprem bölgesindeki konut yapım çalışmalarına katkıda bulunmak üzere korunacağını ilân edebilir. Bunu yapmalı da.
Bir not da futbolculara. Özellikle, Kerem, Orkun, Barış Alper ve Yunus gibi gelişme potansiyellerini Türkiye Ligi’ne bırakan futbolculara. Dünya Kupası, başınıza gelebilecek en güzel şey. Bundan daha fazlasını yapmak istiyorsanız, kendi oyununuzu eleştirmek ve iyileştirmek için başkalarına kulaklarınıza kapatıp, kendi kendinizin hocası olmanız gerekiyor.
Bosna je moja ljubav
Bosna bağımsızlığını kazandıktan sonra oldukça yenetekli kadrolarla oynamasına rağmen, takım içi huzursuzluklar, ahbab işi teknik direktör atamaları, menejer dalavereleri, şansızlıklar vs. nedeniyle uzun bir süredir uluslar arası bir turnuvaya katılamıyordu. Nihayet şeytanın bacağını kırdılar. Bu hiç tesadüf değil; başta 40 yaşındaki büyük kahraman Edin’imiz (Dzeko) olmak üzere, ellerinden geleni yaptılar. Özellikle kendi sahalarında oynadıkları maçlarda olmadık skorlara imza atan bir takımın İtalya karşısında ne kadar sakin kaldığını (tamam, İtalya bir kişi eksik oynadı uzun müddet), nasıl oyunu kontrol ettiğine bir baksın lütfen. Dünya Kupası’nda 2 takımımız var. Bunu bilmek bile insanı şimdiden heyecanlandırıyor.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.