Yarım asır önce… Üniversite sınavında Hacettepe Sosyoloji/Sosyal Çalışma bölümünü kazanıyorum. Liseyi beş yılda bitiren, edebiyat derslerimize gelen Sabahat Dökmen ve Mustafa Gürpınar’dan öğrendiklerim hariç, “müfredat”la geçimsiz, bıkkın bir talebe olarak mutluyum…
(Çıkma 1: Edebiyatta “söz hırsızlığı”na değinirken Nâzım’ın “Ben ki halkın ne alınterinden on para çalmışım /ne de bir şairin cebinden bir satır…” dizesini okuyan hocamız Mustafa Gürpınar 12 Mart darbesiyle anında mesleğinden oluyor.)
Akademik liyâkat uyarısı
Kayda gidince tercih yapmamız isteniyor. Sosyoloji ya da Sosyal Çalışma bölümlerinden birini seçeceğiz. Niyetim en baştan Sosyoloji, Hacettepe de ODTÜ Sosyoloji’den sonraki ikinci tercihim.
Lâkin bölümlerin kadrolarından pek haberim yok. Mahallemizden yakın dostluğuna da çok değer verdiğim sevgili Güven Hocam (Etkin) Sosyal Çalışma Bölümü’nde… Uyarıyor beni: “Hacettepe’nin Sosyoloji Bölümü kuruluşundan yönetimine akademik liyâkatten uzak!..” (Çıkma 2: Öyle eleştirileri, o duruşu nedeniyle 12 Eylül darbesiyle anında üniversiteden atılacak.)
Anlattıklarıyla “sosyoloji”de liyâkatsizliğin vahâmetini de idrak ediyorum. Muhtemelen edebiyat derslerimden vakıf olduğum liyâkatin mânâsına, sosyolojik kavramlar da ekleniyor. Toplumsal statülerin, koltukların, sandalyelerin ailevi, yandaş, devletlû ayrıcalıklara, kayırmacılığa değil bilgiye, eğitime, ehliyete, başarıya dayanması… Yokluğu vahim.
“En civcivli”si TRT’de…
O sohbetimizde verdiği örneklerden o dönemin “kitapsız profesör” kavramını da öğreniyorum. Akademik özgeçmişinde bilimsel makale, “eser” kıymetinde tez, kitap filan olmadan cübbesini giyenler…
12 Mart darbesinin, ardından Milliyetçi Cephe (MC) hükümetlerinin göreve lâyık olmayı “düzen”e bağlılıkla tayin eden seri atamaları da geliyor. En hicivli-civcivlisi 1976’da TRT Genel Müdürlüğü’ne getirilen “tavukçuluk profesörü” Şaban Karataş herhalde.
TRT deyince belleğimde radyodan okunan 12 Mart Muhtırası’ndan üç yıl sonra televizyondan fon müziği misali yayınlanan, tüm ülkeye dokunan bir türkünün dizesi de var: “Kâtip arzuhalim yaz yâre böyle”… Ve TRT Genel Müdürlüğü’ne 1974’de “TRT’nin görevi iktidarların sesi olmak değildir” diyerek gelen İsmail Cem’in arzusu ve MC Hükümeti’nden sonraki hali.
Cem’den sonra o koltuğa bir yıl oturan eski FP, AKP Milletvekili Nevzat Yalçıntaş’ın halefi Karataş’ın siyasi özgeçmişindeki çatılar da anlamlı tabii: AP, RP, MHP… Milliyetçi-muhâfazakâr operasyonun devamı.
Bir günde “profesörlük”
Neyse (ki)… Nihayetinde “kürsü”lerine lâyık kadrosuyla Hacettepe’de “paralel -gizli- sosyoloji” bölümü olarak da anılan “Sosyal Çalışma”yı seçiyorum. Seçimimdeki isabeti 12 Eylül darbesi de tescilliyor maalesef. Bölümü anında kapatıyorlar, kadrosunu “tasfiye” ediyorlar.
O darbeyle benim de bölümdeki akademisyenlik yaşamım doktora tez aşamasında sonlanıyor. Bunca yıl sonra ne diyeyim… O sevdiğim nağmesiyle bir iç çekiş belki; “Olsun, bana öğrenme aşkıyla dolu geçen yıllarım yeter”.
Askeri darbeyle birlikte cuma günü asistan olarak yatıp, pazartesi günü profesör rütbesiyle uyananları da görüyoruz sonra. Akademik “terfi”nin bile “liyâkat”e göre değil devlete, üniversite yönetimine “sadâkat”e, “dava”ya göre işleyişinin uç örnekleri artık sıradan.
Devletlû olmak ya da olmamak
Darbeden sonraki yıllar bir süre “Ne olacak bu liyâkatin hâli?” muhabbetini pek masaya sermeden geçiyor. Torpil, sadâkate sadaka filan elbette var da cirmi-cürmü biraz kendi çapında gibi. En azından bazı mesleklerde nispeten bir tür edep dâhilinde sanki. Her şeye rağmen akademik camianın aydınlık adresleri, yıldızları var mesela.
Üniversiteden atılan “1402’ler”in çoğu açtıkları davaları sonunda kazanarak 1990’lara doğru gecikmiş haklarını geri alıyorlar. Yükü pahasından ağır birçok örnekte. Yokluğu bir yana, geciken adaletle de mağdur nesillerin ahfadıyız (torunlarıyız) zira. Torunların çocukları dâhil, hâlâ…
Ardından “liyâkat”in önüne eğitim sürecinden itibaren üzeri dikenli telli duvar ören “başörtüsü” meselesinin fiilen katı bir yasağa dönüşmesiyle sarsılıyor mevzu. Sadâkat-liyâkat ikileminde asıl mesele, “Devletlû olmak ya da olmamak”.
En büyük akademik tasfiye
Sonra “AK Parti dönemi”… “Liyâkat”ın kapsadığı fırsat eşitliğini de çağrıştıran “Âkil İnsanlar Heyeti”. Ortak bir dilek bile tutamadan kayan yıldız… Sonra yine “AKP dönemi”, dönemi, dönem… Devridâim. 12 Eylül darbesinden yıllar sonra bu kez KHK’larla Akademik Tasfiye Dönemi gündemde.
Medyada “Akademide 12 Eylül’e dönüş” başlıkları atılsa da birçok değerlendirmeye göre “Cumhuriyet tarihinin en büyük akademik kıyımı”. Çeşitli kaynaklarda 2016-17 arasında KHK’lar ile mesleğinden olan akademisyenlerin sayısı binlerle ifade ediliyor. Tasfiye yelpazesi her türlü bahane, kabahat, “suç”la geniş. Hiçbir adli kovuşturma vb. olmadan kapının önüne koyulanlarla da…
“TRT 6 Haber”in başına başçavuş
Liyâkat dersen… Seyri, hısım akraba, eş dost, yandaş atamalarıyla “nepotizm”in gündelik lisana girmesi, çalınan sınav soruları, sadâkat mülakatları… “Mülakat Tiyatrosu”nda yazılı sınavlarda birinci ve ikinci olan, uluslararası dereceler yapan gençlerin birkaç dakikalık “görüşme”yle elenmesi bile mevsim normalleri arasında.
Medyada gündelik haberlerle biriken liyakâtsizlik külliyatı, en uç örnekleriyle bazen kara mizah. Yazsan kitap, “roman” olacak örneklerine giremeyeceğim için yine TRT’ye 2014’de yapılan bir atamayla yetineceğim.
Okuduğum haberlere göre TRT 6’nın (Şeş, sonradan Kurdî) Haber Müdürlüğü’ne Genelkurmay’ın Muhabere Başçavuşu getiriliyor. Google’a şöyle bir baktığımda karşıma çıkan haberlerin, belgeli iddiaların ya da cezaya, yaptırıma uğrama endişesiyle artık hep “iddia” olarak telaffuz edilen sağlam istihbaratların yalancısıyım. Zaten ve artık tekzip eden de yok pek. Sessiz ve derinden…
Londra’dan liyâkat geldi!..
Liyâkatin zihinlerdeki “butik işi” modası da geçiyor zamanla. Demode, haber değeri bile yok. Öyle ki ekonominin başına ekonomiden anlayan birisinin, Mehmet Şimşek’in gelmesi medyada hayret ve umut esintili başlıklarla, ünlemlerle karşılanıyor.
De ki “Londra’dan abim gelmiş /Evde bir bayram havası”… Velâkin o bayram tatili “medyanın, iktidarın mesaisi”yle birleştirilip uzatılsa da kısa sürüyor. Tam deyimiyle, “Arifeyi gösterip bayramı göstermemek”.
Anması bile lafügüzaf; liyâkat “nisyan-ı ebedîye mahkûm olmuş yad-ı cemil (Sonsuz bir unutuluşa mahkûm edilmiş güzel hatıra)”… Arkasına gelen yoksunluk ekiyle, “siz”le yeni normal: liyâkatsiz. “Lik”ini de eklersen bir tür kurumsal kültür neredeyse. Uluslararası mikrobiyoloji terminolojisindeki “kültür”ün anlamını da getiriyor aklıma.
Koltuklarda “iştigal kültürü”
“İşgal”le kafiyeli bir tür “iştigal kültürü” de… Gerçekten “iş yapan” ile “o işle iştigal eden, oyalanan/oyalayan, iş yapar görünen” arasındaki hayati nüansı, “abesle iştigal”i yok sayan, hatta “arzu ve isteğe göre” mubah gören bir “kültür”.
“Biat”a dayalı “iştigal” inisiyatifsizlikle birlikte nispeten “uzun ömür”ün, bir tür “Lazy Boy, ‘baba’ koltuğu konforunun da imkânı. Yüksek yüksek yerlerde “orada olmak”tan, “iştigalden emeklilik” bile harika. Getirisi bir yana başka iştigal olanakları da sonsuz üstelik.
Bir film: “Orada olmak”
Bütün bunları düşünürken Hal Asbhy’nin Jerzy Kosinski’nin aynı adlı romanından uyarlanan 1979 yapımı “Being There” filmini hatırlıyorum. “Bir yerde” adıyla Türkçe yayınlanan romanın düz çevirisi “Orada olmak, bulunmak”. Ama romandaki-filmdeki mesajı derin, ufku geniş.
“Doğru (uygun) zamanda, doğru (uygun) yerde, orada ol”. Hatta orada bulun, öyle görün… Bu bile yükselmene, hayalini bile kuramayacağın yerlere gelmene yetebilir. “Being there”in “yanında olmak” anlamında kullanılması da mevzumuz için bire bir.
Bahçıvanın derin metaforları
Filmde hayatı boyunca bahçıvanlık yaptığı malikâneden dışarı çıkmayan başkahramanımız işvereni ölünce bir anda sokakta, gerçek dünyada… Ne yapacağını bilmez hâlde.
Ama “isminle yaşa Chance-Chauncey” misali o ortamda şans, talih yanında. Hayatı boyunca okula gitmeyen Chance, “uygun yer-zaman” formülüyle kısa sürede sosyetenin, iş dünyasının, iktidarın en makbul simalarından.
Fazla konuşmayan, konuştuğunda da sadece -yaşadığı evin bahçesiyle sınırlı- bahçıvanlığından edindiği bilgisiyle cümleler kuran Chance’in sözleri, dinleyenlerde “derin, bilgece metafor” algısı yaratıyor. Filmde “algı yönetimi”nin aslında her zaman planlı bir stratejiyle değil bazen alıcıların kendi beklenti ve arzularıyla şekillenişini de izliyoruz.
Doğa kanununa uygun başkanlık
Popülerliği bendini aşınca ABD Başkanı’nın beyaz sarayında… Başkan soruyor Chance’a; “Borsada havaların kötü gitmesi hakkında ne düşünüyorsunuz?”. Bahçıvan “sadâkat”e uygun bir tavırla “büzülüyor” önce. Sonra o da havadan-sudan yanıtlıyor usulca:
“Bir bahçede bitkilerin filizlendiği bir mevsim vardır. İlkbahar ve yaz vardır, ama sonbahar da kış da vardır. Ardından ilkbaharla yaz geri gelir. Kökler koparılmadığı sü¬rece, her şey yolundadır, iyi olacak demektir.”
Başkan “çok hoşnut”, bayılıyor düzenini doğa kanuna (da) dayandıran bu “yorum”a elbette. “Chance” da ondan yana: “En iç rahatlatıcı ve iyimser açıklamalardan birisi, sağlam bir sağduyu…” Devam ediyor keyifle: “Doğa gibi ekonomik sistemimiz de uzun vadede dengeli ve mantıklı¬dır, bu nedenle de onun kölesi olmaktan korkmamamız ge¬rekir.”
“Bahçe”nin “yorumcu”su…
Ardından bahçıvanımız televizyon programında “yorumcu”… “Başkan’ın eko¬nomimizle ilgili görüşlerini paylaşıyor musunuz?” sorusunu yöneltiyor sunucu. Chance önce “Hangi görüşleri” dese de, programı sunan “Başkan ülke ekonomisini bir bahçeyle karşılaştırdı ve bir düşüş döneminden sonra, doğal olarak yeni bir yükselişin geleceğini savundu” deyince rahatlıyor:
“Bahçeyi çok iyi bilirim, Başkan’ın görüşünü paylaşıyorum: Bahçede bulu¬nan her şey zamanı geldiğinde güçlenecektir.”
Seyirciler alkışlarken yandaş televizyonun sadık sunucusu araya giriyor: “Çok iyi konuştu¬nuz. Bu açıklama içimizdeki yakınmaktan hoşlanmakta ayak direyenler ve korkunç kehanetlerde bulunanlar üze¬rinde kırbaç etkisi yapacak!”
O gazla devam ediyor bahçıvan: “Bir bahçede, her şey büyür… Ama önce hepsi solar; bazı ağaçlar kurur ama yeni sürgünler onların yerini alır. Ama bahçenizi sevdiniz mi ne üzerinde çalışmaktan, ne de beklemekten yakınırsınız.” Alkışların arasına “Yaşa” nidaları, orkestranın coşkulu müziği karışıyor.
“Algı liyâkati”nin süper gücü
Dünyadan haberi, “küçük bahçe”sinden başka bilgisi olmayan Chance artık “ülkenin en güçlü siyasi figürlerinden biri”. Öyle ki adı başkanlık adayları arasında… Bu filmden yıllar sonra böyle şaka gibi gelen, her ortamda şakası yapılan bir başkanlık seçimini Başkan Trump’la yaşıyor dünya. Talk-showlar, komedi programları, internetteki “meme kültürü”, uzun süre bu espri fırtınasıyla besleniyor. Sonrası şaka gibi gerçekler…
Değinmeye çalıştığım film liyâkate önem veren bir sisteminin aslında ne kadar kırılgan, değişken olduğunun da hikâyesi. Bugün medya, sosyal medya desteğiyle üretilen, devşirilen bir tür itibarla “algı liyâkati”ni de hatırlatıyor. Takipçi sayısıyla, her yolla, kolayca artırılan “tıklanma” gücüyle, yaygın Network ağıyla “orada olmak, görünmek”le alınan destek, alkış, kazanılan statü…
“Akan bant”ta yazı yazmak
Final yerine epeydir yaşadığım bir “durum”u paylaşmak istiyorum. Yazmaya başladığım bir yazının finaline giderken aniden karşıma çıkan “yeni” ya da “yine” sıkıntılı bir durumu… “Akan bant” sendromu mu demeli? Her cumartesi yazımı yolluyorum, pazar yayınlanıyor. Bir bakıyorum saatler içinde gündem bir anda değişmiş veya değindiğim mevzuya çok daha vahim başlıklar eklenmiş.
Bu kez de yine bir anda yeni ve/veya yeniden patlayan bir gündemle karşı karşıyayım. Elde var “mutlak butlan” kararı, hemen ardından Bilgi Üniversitesi’nin kapatılması… Selahattin Demirtaş’ın “Bu kadarını yapamazlar dediğiniz her şeyi yapacaklar” sözleri anılıyor şu an hatırlayamadığım bir TV kanalında.
Liyakâtin adının anılmadığı bir düzende adalet anlayışı, duygusu da sarsılıyor, adalete duyulan güven etkileniyor. Liyâkat “hak ediş” ise adalet de “hakkı teslim ediş” nihayetinde… Tahribi adaletin anlamına öyle ağır bir duygu yükü ekliyor ki, hukuksal tanımı da o yükün altında eziliyor bazen.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.