Anasayfa / Çeviriler / ÇEVİRİ | Robert Kagan: İran’da şah mat olduk

ÇEVİRİ | Robert Kagan: İran’da şah mat olduk

Ünlü Neocon düşünür Robert Kagan The Atlantic’e yazdı: Washington bu savaşı kaybetmenin sonuçlarını ne tersine çevirebilir ne de kontrol edebilir. Bu şah mat değilse bile çok yakını.

ABD’nin bir çatışmada tam bir yenilgiye uğradığı, stratejik kaybın ne telafi edilebildiği ne de görmezden gelinebildiği bir dönemi hatırlamak güçtür. Pearl Harbor’da, Filipinler’de ve İkinci Dünya Savaşı’nın ilk aylarında Batı Pasifik genelinde yaşanan feci kayıplar sonunda telafi edildi. Vietnam ve Afganistan’daki yenilgiler maliyetli oldu; ancak küresel rekabetin ana sahnelerinden uzakta yaşandıkları için Amerika’nın dünyadaki genel konumuna kalıcı zarar vermediler. Irak’taki ilk başarısızlık ise nihayetinde Irak’ı görece istikrarlı, komşularına tehdit oluşturmayan bir konumda bırakan ve ABD’nin bölgedeki hâkimiyetini koruyan bir strateji değişikliğiyle hafifletildi.
 
İran ile yaşanan mevcut çatışmada yenilgi, tamamen farklı bir nitelik taşıyacak. Ne telafi edilebilir ne de görmezden gelinebilir. Eski statükoya dönüş olmayacak, yapılan zararı silecek ya da aşacak nihai bir Amerikan zaferi de olmayacak. Hürmüz Boğazı bir zamanlar olduğu gibi “açık” olmayacak. Boğaz üzerindeki kontrolüyle İran, bölgenin kilit aktörü ve dünyanın kilit oyuncularından biri olarak öne çıkıyor. İran’ın müttefikleri olan Çin ve Rusya’nın rolü güçleniyor; Amerika Birleşik Devletleri’nin rolü ise önemli ölçüde zayıflıyor. Savaşın destekçilerinin defalarca ileri sürdüğünün aksine, bu çatışma Amerika’nın üstünlüğünü kanıtlamak bir yana, güvenilmez ve başladığı işi bitiremez bir Amerika tablosu ortaya koydu. Bu durum, dostlar ve düşmanlar Amerika’nın başarısızlığına göre konumlarını ayarlarken dünya genelinde bir zincirleme reaksiyonu tetikleyecek.
 
Cumhurbaşkanı Trump “kimin elinde koz olduğundan” söz etmeyi sever; ancak elinde oynamaya değer iyi bir kozun kalmayıp kalmadığı belirsiz. ABD ve İsrail, İran’ı 37 gün boyunca yıkıcı bir etkinlikle dövdü, ülke liderliğinin büyük bölümünü öldürdü ve ordusunun büyük kısmını tahrip etti; yine de rejimi çökertemediler ya da ondan en küçük bir taviz bile alamadılar. Şimdi Trump yönetimi, büyük ölçekli askeri gücün başaramadığını İran limanlarını abluka altına alarak gerçekleştirmeyi umuyor. Tabii bu mümkün; ancak beş haftalık aralıksız askeri saldırıyla dize getirilemeyen bir rejimin yalnızca ekonomik baskıya boyun eğmesi pek olası değil. Üstelik rejim, kendi halkının öfkesinden de korkmuyor. İran uzmanı Suzanne Maloney’nin yakın zamanda belirttiği üzere, “Ocak ayında protestoları bastırmak için kendi vatandaşlarını katleden bir rejim, şimdi onlara ekonomik sıkıntı yaşatmaya da tamamen hazır.”
 
Bu nedenle savaşın bazı destekçileri askeri saldırıların yeniden başlatılması çağrısında bulunuyor; ancak bir sonraki bombalama turunun 37 günlük bombardımanın başaramadığını nasıl başaracağını açıklayamıyorlar. Daha fazla askeri eylem, İran’ın komşu Körfez ülkelerine misilleme yapmasına kaçınılmaz biçimde yol açacak; savaş savunucularının buna da bir yanıtı yok. Trump, İran saldırılarını sıkılıp durdurmadı; İran, bölgenin hayati petrol ve gaz tesislerine saldırıyor diye durdurdu. Dönüm noktası 18 Mart’ta geldi: İsrail’in İran’ın South Pars gaz sahasını bombalamasının ardından İran, dünyanın en büyük doğal gaz ihracat tesisi olan Katar’ın Ras Laffan Sanayi Kenti’ne saldırarak yıllarca sürecek üretim kapasitesi hasarına yol açtı. Trump, İran’ın enerji tesislerine yönelik saldırılara moratoryum ilan ederek ve ardından — İran tek bir taviz vermemiş olmasına rağmen — ateşkes ilan ederek yanıt verdi.
 
Trump’ı bir ay önce geri adım atmaya zorlayan risk hesabı hâlâ geçerliliğini koruyor. Trump, İran’ın “medeniyetini” daha fazla bombardımanla yok etme tehdidini gerçekleştirmiş olsaydı bile, İran rejimi çöküyor olsaydı bile — ki bu varsayımsal — önce çok sayıda füze ve insansız hava aracı fırlatabilirdi. Yalnızca birkaç başarılı saldırı bile bölgenin petrol ve gaz altyapısını yıllarca, hatta on yıllarca felç edebilir; dünyayı ve ABD’yi uzun soluklu bir ekonomik krize sürükleyebilirdi. Trump, bir çıkış stratejisinin parçası olarak — geri çekilişini maskeleyecek güçlü bir görüntü yaratmak amacıyla — İran’ı bombalamak istese bile, bu felaketi göze alamaz.
 
Bu mat değilse, çok yakını. Son günlerde Trump’ın ABD istihbarat topluluğundan yalnızca “zaferi ilan edip çekilmenin” sonuçlarını değerlendirmesini istediği bildiriliyor. Bunu kınamak mümkün değil. Özellikle rejim tekrarlayan askeri ve ekonomik baskılardan sağ çıkmışken, rejimin çökmesini ummak pek de strateji sayılmaz. Yarın çökebilir, altı ay sonra çökebilir ya da hiç çökmeyebilir. Trump, petrol varil başına 150 hatta 200 dolara tırmanırken, enflasyon yükselirken ve küresel gıda ile diğer emtia sıkıntıları baş gösterirken bekleyecek zamanı yok. Daha hızlı bir çözüme ihtiyacı var.
 
Ancak ABD’nin fiilî teslimiyeti dışında herhangi bir çözüm, Trump’ın şimdiye dek göze almaya yanaşmadığı büyük riskler barındırıyor. “İşi bitirin” diye kolayca çağrıda bulunanlar bedelleri nadiren kabul ediyor. ABD, mevcut İran rejimini devirmek için tam ölçekli bir kara ve deniz savaşına girişmeye ve yeni bir hükümet kurulana dek İran’ı işgal altında tutmaya hazır değilse; tartışmalı bir boğazda tanker konvoy yapan savaş gemilerinin kaybını göze almaya hazır değilse; İran’ın misilleme eylemlerinden kaynaklanacak olası yıkıcı uzun vadeli bölgesel üretim kayıplarını kabul etmeye hazır değilse — şimdi çekilmek en az kötü seçenek olarak görünebilir. Siyasi açıdan Trump, çok daha büyük, daha uzun ve daha maliyetli, üstelik yine başarısızlıkla sonuçlanabilecek bir savaşı göğüslemekten çok yenilgiyle baş etmenin daha kolay olduğunu düşünüyor olabilir.
 
Dolayısıyla ABD’nin yenilgisi yalnızca mümkün değil, olası. İşte yenilginin neye benzediği.
 
İran, Hürmüz Boğazı Üzerindeki Denetimini Koruyor

Kriz sona erdiğinde boğazın er ya da geç açılacağına dair yaygın kanı, temelsizdir. İran, eski statükoya dönmek istemiyor. Tahran’da şahinler ve ılımlılar arasında bir ayrışmadan söz edilse de ılımlıların bile ne kadar iyi bir anlaşma yapılırsa yapılsın İran’ın boğazdan vazgeçemeyeceğini anlaması gerekiyor. Bir kere, Trump ile yapılan herhangi bir anlaşma ne kadar güvenilir? Trump, İran liderliğinin öldürülmesini müzakereler sırasında onaylayarak Japonya’nın Pearl Harbor baskınını neredeyse övünerek kopyaladığını ima etti. İranlılar, Trump’ın bir anlaşma yaptıktan birkaç ay sonra yeniden saldırmayacağından emin olamaz. İsraillilerin de saldırabileceğini biliyorlar; zira İsrail, çıkarlarının tehdit altında olduğunu hissettiğinde harekete geçmekten hiçbir zaman geri durmaz.
 
İsrail’in çıkarları tehdit altında olacak. Pek çok İran uzmanının dikkat çektiği üzere Tahran yönetimi, savaşın potansiyel nükleer kapasitesini elinde tutmakla kalmayıp küresel enerji piyasasını rehin alma kapasitesi gibi çok daha etkili bir silah kazanarak krizi başlamadan öncekinden çok daha güçlü biçimde atlatma yolunda. İranlılar boğazı “açmaktan” söz ederken, boğazı kendi denetiminde tutmaya devam etmeyi kastediyorlar. İran yalnızca geçiş ücreti talep etmekle kalmayacak; boğazdan geçişi kendisiyle iyi ilişkileri olan ülkelerle sınırlandırabilecek. İran yöneticileri hoşlanmadıkları bir davranışta bulunan ülkelere, o ülkeye ait kargo gemilerinin boğazdaki akışını yavaşlatarak ya da yavaşlatma tehdidiyle bulunarak ceza verebilecek.
 
Boğazdaki gemilerin akışını kapatma ya da kısma gücü, İran’ın nükleer programının teorik gücünden çok daha büyük ve anlık. Bu kaldıraç, Tahran’daki liderlerin ülkeleri yaptırımları kaldırmaya ve ilişkileri normalleştirmeye ya da cezalandırılmaya zorlamasına imkân tanıyacak. İran zenginleştikçe, yeniden silahlandıkça ve gelecekte nükleer seçeneğini canlı tutarken İsrail daha da yalnızlaşacak. İsrail’in İran’ın vekillerine bile müdahale edemez hale gelmesi mümkün: İran’ın bu kadar çok ülkenin enerji arzı üzerinde nüfuz kurduğu bir dünyada İsrail, Lübnan’da, Gazze’de ya da başka bir yerde Tahran’ı kışkırtmaması yönünde muazzam bir uluslararası baskıyla karşı karşıya kalabilir.
 
Bölgesel ve Küresel Güç Dengesi Değişiyor

Boğazdaki yeni statüko, hem bölgesel hem de küresel güç ve nüfuz dengesinde köklü bir dönüşümü de beraberinde getirecek. Bölgede ABD, kendini kâğıttan kaplan olarak kanıtlayacak; Körfez ve diğer Arap devletleri İran’a uyum sağlamak zorunda kalacak. İran uzmanları Reuel Gerecht ve Ray Takeyh’in yakın zamanda yazdığı gibi, “Körfez Arap ekonomileri, Amerikan hegemonyası şemsiyesi altında inşa edildi. Bunu ortadan kaldırın — ve beraberinde denizde serbest dolaşımı — Körfez devletleri kaçınılmaz olarak Tahran’a yalvarmaya gidecek.”
 
Onlar yalnız olmayacak. Körfez’den enerji temin eden tüm ülkeler İran’la kendi düzenlemelerini yapmak zorunda kalacak. Başka ne seçenekleri var ki? Güçlü donanmasıyla ABD boğazı açamıyor ya da açmak istemiyorsa, Amerikalıların kapasitesinin yalnızca küçük bir bölümüne sahip herhangi bir koalisyon da bunu yapamaz. Ateşkesin ardından boğazı denetlemek için önerilen Anglo-Fransız girişimi biraz gülünç. Fransız Cumhurbaşkanı Macron, bu “koalisyonun” boğazda yalnızca barışçıl koşullarda faaliyet göstereceğini açıkça ortaya koydu: Gemilere refakat edecekler, ama yalnızca refakate ihtiyaç duymadıklarında. Oysa İran’ın denetiminde boğaz, uzun süre güvenli olmayacak. Çin’in Tahran üzerinde bir miktar nüfuzu olduğu varsayılabilir; ancak Çin bile boğazı tek başına zorlayarak açamaz.
 
Bu dönüşümün bir sonucu, büyüyen bir deniz kuvvetleri yarışı olabilir. Geçmişte dünyanın çoğu ülkesi, Çin dahil, bu tür acil durumları hem önlemek hem de çözmek için ABD’ye güveniyordu. Şimdi Avrupa ve Asya’daki, ekonomik ve siyasi istikrarları için Körfez kaynaklarına erişime muhtaç devletler, enerji arzının yitirilmesine karşı çaresiz. Her ülkenin kendi başına olduğu, düzenin ve öngörülebilirliğin çöktüğü bir dünyada nüfuz aracı olarak kendi filolarını inşa etmeye başlamadan önce bunu ne kadar daha tolere edebilirler?
 
Küresel Yansımalar ve Post-Amerikan Dünya

Körfez’deki Amerikan yenilgisinin daha geniş küresel yansımaları da olacak. Tüm dünya, ikinci sınıf bir güçle yapılan yalnızca birkaç haftalık savaşın Amerikan silah stoklarını tehlikeli ölçüde düşürdüğünü ve kısa vadede çare olmadığını görebiliyor. Bu durumun Xi Jinping’i Tayvan’a saldırmaya ya da Vladimir Putin’i Avrupa’ya karşı saldırganlığını tırmandırmaya sevk edip etmeyeceği belirsiz. Ancak en azından Doğu Asya ve Avrupa’daki Amerikan müttefikleri, gelecekteki çatışmalarda Amerikan tutarlılığını sorgulamak zorunda kalacak.
 
Post-Amerikan dünyaya küresel uyum süreci hızlanıyor. Körfez’deki bir zamanlar tartışmasız Amerikan üstünlüğü, pek çok gelecek kaybın yalnızca ilki.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın