Anasayfa / Haberler / Burhan Sönmez: Önce vermeyi öğreten bir dilin çocukları olarak barışta ısrar ediyoruz

Burhan Sönmez: Önce vermeyi öğreten bir dilin çocukları olarak barışta ısrar ediyoruz

İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’na mesaj gönderen yazar Burhan Sönmez, “Kürtçe’de alışveriş demek olan “danûstandin” “önce veriş sonra alış” anlamına gelir. Barışı küçümsememeliyiz. Kürtçede pencere “beşinci yol” anlamına gelir, o yol barıştır
3

“İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”, 13-14 Haziran tarihlerinde İstanbul Cem Karaca Kültür Merkezi’nde başladı.

Çağrıcıları arasında Ahmet Türk, Ali Bayramoğlu, Mesut Yeğen, Vahap Coşkun, Levent Köker, Akın Birdal, Gültan Kışanak, Rıza Türmen, Şebnem Korur Fincancı ve İhsan Eliaçık’ın bulunduğu konferansa farklı siyasi çevrelerden, sivil toplumdan ve akademiden çok sayıda isim katıldı.

İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’na mesaj gönderen yazar Burhan Sönmez, “Kürtçe’de alışveriş demek olan “danûstandin” “önce veriş sonra alış” anlamına gelir. Barışı küçümsememeliyiz. Kürtçede pencere “beşinci yol” anlamına gelir, o yol barıştır

İki günlük konferansın sonunda “Yeni Yüzyıla Demokratik Çağrı” başlıklı sonuç metni paylaşılacak.

Açılış konuşmasını yapan hukukçu Rıza Türmen, AKP’nin yeni bir tek adam rejimi kurmaya yöneldiğini, Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinde demokrasiden en çok uzaklaştığı dönemden geçtiğini söyledi. Türkiye’nin ya “karanlık bir tek adam rejimine” sürükleneceğini ya da yeni bir demokrasi hareketiyle bu durumu aşacağını belirten Türmen, Kürt sorununun çözümünün ancak demokrasiyle mümkün olduğunu, Kürtlerin yeni cumhuriyetin kurucu iradesinin parçası olması gerektiğini vurguladı. Bölünmüş ve kuşatılmış muhalefete destek vermenin önemine de dikkat çekti.

Gültan Kışanak ise Türkiye’nin içinden geçtiği dönemi dört temel özellikle özetledi: çoklu krizlerin (hukuk, adalet, ekonomi, ekoloji) yaşanması; demokratik dönüşüm sürecinin derin ve sancılı olması; Kürt meselesinin artık ayrılık değil tanınma ve hukuk içine alınma meselesine dönüşmesi; ve barış için fırsat doğarken demokrasi krizinin derinleşmesi paradoksu. Kışanak, demokratik dönüşümün “ekmek ve su kadar yaşamsal” bir ihtiyaç olduğunu söyledi.

Açılışın ardından “Cumhuriyetin kurucu hikâyesi, imkânlar ve dışarıda bırakılanlar” başlıklı oturum yapıldı.

Tarihçi Erdoğan Aydın cumhuriyetin “çalınmış haklar üzerinden” kurulduğunu, i, Namık Kemal Dinç Kürt meselesinin başlangıcının 1923’e dayandığını, Pakrat Estukyan ise ülkede yoğun bir asimilasyon politikası uygulandığını anlattı.​​​​​​​​​​​​​​​​

İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı’na mesaj gönderen Burhan Sönmez’in konuşması ise dikkat çekti.

Kürtçede müzakere anlamına gelen “danûstandin” kelimesinin “önce veriş sonra alış” anlamına geldiğini belirten Sönmez, “Kürtler tarih boyunca hep bir şeyler vermiş, sonra karşılığını almayı beklemiş” dedi.

Kürt meselesinin çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesinin önemine dikkat çeken Sönmez, “Bunlar özellikle engelleniyor diye, barışın gerçekleşmesini önemsiz görmüyoruz” ifadelerini kullandı.

Kürtçede pencere anlamına gelen kelimenin aynı zamanda “beşinci yol” anlamına geldiğini anlatan Sönmez, “Bugün, kalın çizgilerle etrafımıza çizilen çerçevelerin içindeki bu ufuk, barıştır, barışa açılan yoldur” dedi.

Sönmez konuşmasını, “İnsanları mutlu bir geleceğe götürecek ve herkese özgürlük ve eşitlik içinde yaşama imkânı verecek en sağlıklı yol oradan geçer. Bu yüzden barışta ısrar ediyoruz” sözleriyle tamamladı.

Burhan Sönmez’in konuşmasının tam metni şöyle:

 
Değerli arkadaşlar, merhaba! Dembaş!
Gönül isterdi ki bu önemli toplantıda, bugün orada, aranızda olabileyim. Maalesef İngiltere’deyim ve buradaki prog-ramım nedeniyle İstanbul’a gelme olanağı bulamadım.

Antik Yunan düşünce-sinden beri dile getirilen ve felsefenin olduğu kadar edebiyatın da ilgi alanına giren bir söz var: “Kendini Bil”, eski Yunancasıyla gnōthi seauton.

Siyaset genelde bunun karşı tarafına odaklanır ve “Rakibini bil, karşındakini tanı” strate-jisine ağırlık verir.

Kürtler açısından bu “kendini bilme” süreci, özgün koşulları ve tarihi gereği, farklı süreçlerden geçerekgeldi bugüne.

Bundan altı yüz yıl önce yaşamış İranlı sufi şair Molla Cami’nin güzel bir eseri var, adı Salaman ve Absal. Bir aşk hikayesi. Genç bir prensin imkansız ve yasak aşkını anlatan bu eserin giriş bölümünde, kısa bir anekdot anlatılır: Çölden gelen Kürd’ün hikâyesi.
“Kendini bil” meselesini burada şiirsel bir dile döker Molla Cami. İnsanın hayat karşısındaki tuhaf konumunu irdeler ve “Ben neyim?” diye sorduktan sonra, çölden şehre gelince şaşkınlığa düşen birKürd’ün örneğini verir.

Hikaye şöyle, Molla Cami’nin şiirinin ham bir çevirisi bu:

“Ey Tanrım, benim içimdeki bu ben miyim, yoksa sen misin? Eğer bensem, bu asalet ve bilgelik nereden geliyor? Eğer bu sensen, bendeki bu acizlik neden? Ben kendimi, çölden gelen o Kürt gibi şaşkın hissediyorum.

Kürdün biri çölünü terk edip şehre gider. Gürültü ve patırtıyla dolu, telaşlı insanlarla, sağdan sola, soldan sağa, bir o yana bir bu yana koşan insanlarla ve her yanda yaşam kaygısıyla dolu bir şehirle karşılaşır!
Kürt, bu kargaşayı uzun süre izledikten sonra bir kenara çekilir ve yol yorgunluğuyla uyumaya niyetlenir. ‘Ama,’ der kendi kendine, ‘bütün bu kaosun, bu kalabalığın içinde benuyanınca kendimi nasıl tanıyacağım?’

Bu yüzden, kendini tanımak için ayağına bir kabak bağlar ve uzanıp uykuya dalar.
O sırada muzip bir adam onu gizlice izlemektedir. Ona bir oyun oynamaya karar veren adam, usulca yaklaşır, uykudaki Kürd’ün ayak bileğinden kabağı çözer ve kendi ayağına bağlar, sonra o da yan tarafa uzanıp yatar.

Sabahleyin uyanan Kürt, kendisini tanımayı sağlayacak işareti arar, ama diğer tarafa bakıp da o işareti başkasının ayak bileğinde görünce, yüksek sesle bağırır: ‘Hey, söyle bana, der, sen kimsin, ben kimim? Eğer bu bensem, neden kabak senin ayağında? Eğer bu sensen, ben kendim kimim?’ ”
 
Bizim şairimiz Cegerxwin de bu soruyu “Kîme Ez” diyerek, önce tekil sordu, sonra bu soru “Kîne em”(Kimiz biz) haliyle çoğul hale geldi ve bugüneriştiğimiz noktada, Kürtler bu soruya artık tek, ortak bir cevap verebiliyor ve “Em, em in” (Biz biziz) diyebiliyor.

Bu ortak kimlik ve ulus bilincine ulaşmak hiç kolay olmadı. Yüz yıldır, ayak bileğimizdeki kabağı alıp bize “Siz siz değilsiniz, siz Dağ Türküsünüz, Dağ Arabısınız, Dağ Persisiniz” diyen ideolojiler, yakılan köyler, dağılan aileler ve çekilen acıların sonunda varıldı buraya.

Artık kendimizi bilmek için ayak bileğimizde kabak olmasına veya başka bir işarete gerek yok. Sosyalist teorinin söylediği, işçilerin “kendinde sınıf olma”halinden “kendi için sınıf olma” bilincine ulaşmasıgibi veya Simon de Beauvoir’ın ünlü ifadesinde “kadın doğulmaz, ancak kadın olunabilir, yani bilinçle kadın olma gerçeğinin farkına varılabilir” demesi gibi, biz de ortak Kürt benliğine ulaşmanın mücadelesini verdik.
Ve, Simurg’u bulmak üzere Kaf Dağı’na doğru uçankuşların, en sonunda kendi birliklerinden bir Simurgyaratması gibi, şimdi Kürtler de Kaf Dağı yolculuğundan kendilerini var ederek dönüyor vebarış süreciyle, yeni bir döneme adım atıyor.

Barış söz konusu olduğunda, sadece barışın yetmeyeceğini, bunun özgürlükle, demokrasiyle örülmesi gerektiğini hayatımızda yaşayarak biliyoruz.

Eğer barış süreci tamama ererse, iki başka sorun kalıyor önümüzde: biri Kürt meselesinin çözümü yani Kürtlerin kültürel ve siyasi haklarının tanınması; diğeri ise Türkiye’nin bir bütün olarak demokratikleşmesi. Bunların birbiriyle ilintili olduğunu biliyoruz, ama görüyoruz ki iktidar yani devlet, bunları birbirinden ayırıyor ve barış sürecini,demokrasi ve özgürlükle tamamlama anlayışından uzak duruyor. Buna şaşırmıyoruz elbet, tahmin edilebilir bir şey.

O zaman, şu somut gündemde, önümüze üç ayaklı bir program çıkıyor: Bir, barışın kalıcı biçimde gerçekleşmesi. İki, Kürt meselesinin çözülmesi. Üç,bütün Türkiye’nin demokratik bir yapıya kavuşması.

Kürt meselesinin çözümü ve ülkenin demokratikleşmesi özellikle engelleniyor diye, barışın gerçekleşmesini önemsiz görmüyoruz. Barışın, onunla bağlantılı temel sorunların çözüldüğü anlamına değil, mücadelenin yeni bir zeminde yani barışçıl temelde sürdürülmesi anlamına geldiğini biliyoruz.

Kürtçede “danûstandin” diye bir kelime var.Türkçedeki diyalog, müzakere veya alış-verişin karşılığı olarak kullanılıyor. Danûstandin, iki kelimenin bir araya gelmesiyle oluşmuş: Danvermek anlamına gelir, Stan ise almak. Türkçedeki tam karşılığı “alış – veriş” olsa da, bu iki kelimeninsıralaması farklı.

Türkçede, önce alış sonra veriş varken, Kürtçede bunun tersidir, önce veriş sonra alış gelir. Bu dildeki anlayışa benzer biçimde, Kürtler tarih boyunca hepbir şeyler vermiş, sonra karşılığını almayı beklemiş, devletse alacağını alınca, karşılığında bir şey verme derdine düşmemiş. Acaba diye düşünüyorum, biz Kürtler bu kelimemizi değiştirip, Türkçedeki gibi önce alışı sonra verişi vurgulasak, yani “danûstandin” kelimesini ters çevirip “stan-û-danin” mı desek?

Ama sonra bir yazar olarak, kelimelerin ruhundaki çoklu anlamı düşünüyor ve fikrimi değiştiriyorum. O zaman “danûstandin” kelimesinin, insan ilişkilerindeki güven duygusunu yücelttiğini; fedakarlık ve adanmışlık duygusunu beslediğini fark ediyorum. Bunu en iyi biçimde sevgi duygusunda anlayabiliriz. Birini sevdiğimizde, önce kendi kalbimizi veririz. Güven de böyledir, bir insan bir insana güvendiğini, nezaketiyle gösterir. O zaman, Kürtçedeki bu kelimenin güzel olduğunu fark eder ve onu, bazı insanların veya devletlerin kötülüğüne feda etme-me-miz gerektiğini anlarım. Danûstandin, iyi bir barışın ve insanlar arasındaki güvenin ruhuna en uygun kelimedir.

Bu aralar -farklı vesilelerle- üzerine düşündüğüm bir başka kelime daha var: “pencere.”

Geçen ay, Slovenya’da altmış yazarın katıldığı “Barış Toplantsı”nda bu konu hakkında konuştum ve herkese, kendi dillerindeki pencere kelimesinin anlamını sordum.

Mesela İngilizcedeki pencere kelimesi yani window, İskandinavların Viking köklerine dayanıyor ve “rüzgarın gözü” anlamına geliyor.

Bizdeki “pencere” kelimesi Asya ve Avrupa’daki en yaygın kelimelerden biri, pek çok dilde kullanılıyor:Türkçe, Kürtçe, Farsça, Ermenice, Gürcüce, Sırpça,Hinduca.. bu devam edip gidiyor..

Kökü, tahminlere göre, Sans-kritçeye dayanan ve İrani diller aracılığıyla yayılan “pencere”kelimesinin her dildeki etimolojik anlamı farklı. Farsçada, Türkçede ve Osmanlıcada, kafes anlamına geliyor. Pencere açıldığında, pencere önündekiparmaklık veya örgüleri kastediyor. Sans-kritçedeki anlamı da öyleymiş.
Ama Kürtçede kullanılan “pencere” kelimesininetimolojik anlamı farklı. Bizde, “beş-yol” veya “beşinci-yol” anlamına geliyor: pênc-rê.

Bir pencere çizdiğimizde, dört yanı vardır, çizgilerilerler, birleşerek bir kafes yaratır ve bizi bir kafes gibi içine alır. Bu dört çizginin tam ortasına baktığımızdaysa, aslında beşinci yolu, Kürtlerin pênc-rê dediği imkanı görürüz. Orada yeni bir ufuk vardır bizim için.

Bugün, kalın çizgilerle etrafımıza çizilençerçevelerin içindeki bu ufuk, barıştır, barışa açılan yoldur.

Ve bugün, barış ihtimali, bir belirsizlik süreci içinde eritilmeye, ötelenmeye çalışılırken, biz ısrarla bakışımızı o ufka dikiyoruz.
Gerçeğin ne olduğunu biliyoruz. İnsanları mutlu bir geleceğe götürecek ve herkese özgürlük ve eşitlik içinde yaşama imkanı verecek en sağlıklı yol, oradan geçer. Bu yüzden barışta ısrar ediyoruz.

Bu, zorlu ve güzel bir yol, o yolda hepinize başarılar diliyorum.”

“Kürt sorunu hukuktan ve demokrasiden vazgeçmemiş bir cumhuriyetle çözülebilir”

“Kürt sorunu hukuktan ve demokrasiden vazgeçmemiş bir cumhuriyetle çözülebilir”
“Kürt Meselesi: Yüz Yıllık Meselenin Yeni Yüzyılı” başlıklı üçüncü oturumda Doğu Ergil moderatörlüğünde Ali Bayramoğlu, Abbas Vali, Mesut Yeğen ve Veysi Aktaş konuştu.

Bayramoğlu: “Kürtler bölge açısından kurucu unsudur”

Ali Bayramoğlu, “Kürt Sorunu, Yeni Devir, Yeni Dengeler” başlıklı sunumunda Kürt meselesinin yalnızca Türkiye ile sınırlı değil, Ortadoğu’nun geleceği açısından da belirleyici bir konu olduğunu söyledi.

Zorlukların karşısında her zaman bir umut bulunduğunu belirten Bayramoğlu, “Gelecek dediğimizde tüm Ortadoğu’yu anlatıyoruz. Kürt sorununun hangi coğrafyalarda nasıl yaşandığını bilmemiz gerekiyor” dedi.

Bölgede tekçi yapılarla yol alınamayacağını vurgulayan Bayramoğlu, Kürtlerin yaşadıkları ülkelerde yalnızca bir toplumsal grup değil, aynı zamanda kurucu unsurlar olduğunu ifade etti. Bayramoğlu, “Kürtler sadece Kürt değildir; bulundukları yerlerin kurucu unsurlarıdır” diye konuştu.

“Kürt sorunu nasıl bir geleceğe sahip olabilir?” diyen soran Bayramoğlu, Kürt meselesinin geleceğine ilişkin üç ihtimalden söz ederek, “kurtuluş ve kuruluş” ile farklı coğrafyalardaki Kürtlerin bir araya gelmesi seçeneklerinin önümüzdeki yüzyılda gerçekleşmesinin zor olduğunu belirtti.

Bayramoğlu sözlerini şöyle sürdürdü:
Üçüncüsü ise sadece silahın değil, Kürtlerin sosyal, kültürel haklarının geliştirilmesidir. Üçüncü ufuk bizim için Kürtlerin bulundukları her ülkede siyaset yapmalarıdır. Kürt hareketinin bu istikametten gitmesi çok önemlidir. Kürtler hem kendileri hem bölge açısından kurucu unsurdur. Bulundukları ülkeleri dönüştürmek ve bunu yaparken kimliklerini siyaset değil diğer gereklilikler üzerinden yapması çok önemlidir. İmralı da aynı şeyi yapıyor. Bu önümüzdeki yüzyıl için çok önemlidir.

Mesut Yeğen ise “Hakiki Bir Çözüm İçin: Herkesin Cumhuriyeti, Herkese Demokrasi” başlıklı sunumunda, Kürt sorununun nasıl çözülebileceği sorusuna yanıt aradı.

Cumhuriyetin artık tekçi anlayıştan vazgeçmesi gerektiğini belirten Yeğen, tarih, kültür ve kimliklerin toplumları zaten birbirine bağladığını söyledi. Yeğen, “Cumhuriyet artık tekçilikten vazgeçmelidir” dedi.

Eşit vatandaşlığın ve hakların doğrudan yurttaşa tanınmasının önemine dikkat çeken Yeğen, yerindenlik siyasetini de çözümün temel başlıklarından biri olarak değerlendirdi. Yeğen, bu kapsamda valiliklerin ve yerel yöneticilerin halk tarafından seçilmesi gerektiğini ifade etti.

Türkiye’nin, diğer parçalardaki Kürtlerin özgürlük taleplerini beka tehdidi olarak görme yaklaşımından vazgeçmesi gerektiğini söyleyen Yeğen, sözlerinin devamında şunları kaydetti:
Bizim herkes için bir demokrasiye ihtiyacımız var. Hukuktan ve demokrasiden vazgeçmemiş bir cumhuriyetle ancak Kürt sorunu çözülebilir. Eğer her Kürt meselesi olmasaydı bu ülke bugünden çok daha güçlü olurdu. Kürt sorununun çözümü dediğimizde Kürtlerin buharlaşmasından söz edemeyiz. Kürtlerin taleplerinin demokratik müzakerenin konusu haline gelmesinden söz etmeliyiz.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın