Anasayfa / GÜNÜN YAZILARI / 5) Savaşın Adı ve Örgütün Adı

5) Savaşın Adı ve Örgütün Adı

Sömürgelik koşullarından türemezken “mış” gibi yapıp bu yolla meşruiyet arama cereyanı, 1960’ler ve 70’lerde Türkiye’ye de dayandı. Önce Türk, sonra Kürt aşırı-solunu etkiledi. THKO ve THKP-C gibi köksüz, temelsiz, dolayısıyla küçücük; öte yandan, geniş bir etnik tabana dayandığı için PKK gibi (nötr anlamda) çok daha ciddî örgütler, dünya çapındaki trendlerin Türkiye tezahürleri oldu. “Bak, Çin, Vietnam, Küba nasıl yaptı ve yapıyor? Biz de yapabiliriz.” 
  1. yüzyıl tarihine, içinde düşünce tarihine, içinde solun tarihine dair genişçe bir gezintiden sonra, neresindeyiz bu kavram ve terim tartışmasının? 1800-1945 arasında, kabaca iki formül var karşımızda: Bağımsızlık Savaşı ve Ulusal Kurtuluş Savaşı. İlki daha geniş, zaman içinde daha eski ve daha uzun süreli. Kabaca 19. yüzyılı ve 20. yüzyılın ilk yarısını kapsıyor. (a) Avrupa-içi imparatorluklara (Rusya’ya, Avustırya’ya ve Osmanlılara) karşı ayaklanma ve egemen devletler kurma mücadeleleriyle birlikte, (b) Atlantik ötesindeki Yeni Dünya’da, önce ABD ve sonra Güney (Latin) Amerika’da criollo elitler önderliğinde baş gösteren ayrılma savaşlarını ve (c) Mao’nun “ulusal devrimci savaş” dediği, kolonyal olmayan bağımlılık, yoksulluk ve azgelişmişlik hallerinde fışkıran ihtilâlleri (derin transformasyonları, sosyo-politik düzen değişikliklerini kucaklıyor.[1] Bunun içinde bir alt kategori, ikincisi, yani ulusal kurtuluş savaşları. Bunlar herhangi bir bağımsızlık savaşı değil. Spesifik olarak sömürgelikten kurtulmak için verilen silâhlı mücadeleler. Felsefî açıdan, genelin özeli. 1945’ten sonra başlıyor ve 1990’lara kadar uzanıyorlar.
  2. Bağımsızlık savaşı
ve ulusal kurtuluş savaşı 
  3. Bunlar sırf benim kendi kafamdan icat ettiğim yorum ve tanımlar değil. Akademik ve yarı-akademik kültürde yerleşmişliklerinin çok basit bir göstergesi, Wikipedia. İngilizcesini açıp bakın. War of national liberation yazın, yani ulusal kurtuluş savaşı. Önce sizi War of independence’a gönderiyor (Bağımsızlık savaşı). Doğru, çünkü o genel kategori. Açıklama tarzı bakımından, genelden özele gidecek. Nitekim hemen ilk paragrafta (bu satırları kaleme aldığım 3 Ağustos 2026 itibariyle) şunlar yazıyor (bir sözlük veya ansiklopedi maddesi formatına uygun olarak çevirdim): 
  4. Bağımsızlık savaşı: ulusal kurtuluş savaşı veya kurtuluş savaşı olarak da bilinir. Bir ulusun, bağımsızlığına kavuşmak için verdiği çatışmaya denir. Ayaklanan milliyet tarafından, ayrı bir egemen devlet kurmak amacıyla yabancı devletlere (ya da yabancı olarak algılanan en az birine) karşı girilen savaşlar için kullanılır. Bu tür savaşlar, farklı bir bakış açısından başkaldırı veya isyan olarak adlandırılır. Gerilla savaşı ve terör, ulusal kurtuluş hareketleri diye etiketlenen grupların sıkça kullandığı yöntemlerdendir. “Ulusal kurtuluş savaşı” terimi, en çok, dekolonizasyon hareketi sırasında verilen savaşlar için kullanılır.[2]
  5. Alıntının özellikle son cümlesi her şeyi yerli yerine oturtuyor. Yemin ederim ki ben yazmadım ve yazdırmadım; kimin kaleminden çıktığını bilmiyorum; dördüncü yazımı (“Yan Pist: Sol ve Maksimalizm”) bitirinceye kadar da bakmamıştım bu wiki maddesine. Bir de şunu kontrol edeyim derken, son anda açıp buldum. Bundan sonra birileri müdahale edip kendince (sömürgelik halini ve ulusal kurtuluş savaşlarını istisnasız her yerde yaşanmış gösterecek ve dolayısıyla Türkiye’ye uygulanabilir sayacak şekilde) değiştirmeye kalkar mı, bilemiyorum. 
    Geçelim. Bu terkibe daha yakından bakalım. Üç kilit kelime içeriyor: savaş, kurtuluş ve ulusal. İlki âşikâr; silâhlı mücadele. İkincisini açıklamaya çalıştık; herhangi bir baskı, bağımlılık, tehdit, müdahale, işgal ve istilâdan değil, spesifik olarak sömürgelikten kurtuluş. Üçüncüsü, sömürgelikten kurtuluş savaşının (savaşlarının) öznesini ulus (millet) diye tanımlıyor. Milliyetçilik açısından normal gelebilir, çünkü zaten topluma yekpare bir millet olarak bakıyor (öyle görüyor ve öyle olmasını istiyor). Ama aslında millet veya ulus öyle homojen bir bütün değil; kendi içinde farklı sınıf, grup, sosyal katman ve etnik-dinî toplulukları kapsıyor. (Zaten milliyetçilik de bundan hoşlanmıyor ve limitte düzlemeye çalışıyor). 
  6. Üretim tarzı soyutlamasından,
toplumun ve siyasetin karmaşıklığına
  7. Öyle veya böyle; bu da bizi tekrar, “Avrupa’da doğup gelişen orijinal haliyle Marksist ve Marksizan soldan kolonyal ve post-kolonyal âleme akan irili ufaklı dereler” diye tarif ettiğim gelişmeye getiriyor.[3] Bu çerçevede önümüze, “birleşik cephe” kavramı ve terminolojisi diye bir mesele çıkıyor. Ulus, yukarıda da belirttiğim gibi, kendiliğinden çelişkisiz bir organizma değil. Hele Marksizmde, hiç değil. Herhangi bir şeye önderlik ediyorsa, o amaçla birleştiği (birleştirildiği) için ediyor. Bilinçli bilinçsiz bir koalisyonu temsil ediyor.
  8. Gerek iç, gerek dış siyasette ittifaklar, her çağda devletli toplumlarca biliniyor ve fiilen, adı konmaksızın kullanılıyor. Ama modern çağda teorisi daha çok Marksizmden geliyor. Buna da Marksizmin kendi sıkışması ve iç çelişkileri yol açıyor. Marksizm ilk başta, 1848’de, diyelim Komünist Manifesto’yla, son derece maksimalist bir “tek yol devrim” (hemen devrim, derhal devrim, varsa yoksa devrim) yanılsamasıyla yola çıkıyor. Buna, aşırı basit, aşırı çizgisel bir toplum modeli karşılık geliyor. Sadece iki sınıf var: burjuvazi ve proletarya. Aslında bu, soyut üretim tarzı kertesinde böyle.
  9. Fabrika sahipleri ve fabrika işçileri, kapitalist üretim tarzının varlığı için gerekli ve yeterli iki sınıf. Kapitalist üretim tarzını da içeren bir toplumun, gerçek dünyada varolan somut bir sosyo-ekonomik formasyonun tamamı değil. 19. yüzyıl Avrupa toplumuna (toplumlarına) baktığımızda, kısmen geçmiş üretim tarzlarının kalıntısı, kısmen kapitalizmin türevleri diyebileceğimiz daha bir yığın sınıf ve sınıf parçacığı, grup, kesim ve katman var: (hâlâ) monarşi ve aristokrasi, soylu olsun olmasın büyük toprak sahipleri, tüccar, esnaf, zanaatkârlar, aydınlar, belki en önemlisi geniş köylü kitleleri. Ama Marx, Kapital’in birinci cildini yazıp yayınlayıncaya kadar çıkamıyor, iki sınıflı kapitalist üretim tarzını doğrudan reel topluma eşitlemek yanılgısından. En azından, sanayileşmenin (hızla) buraya varacağını düşünüyor: soyluların toprakları burjuvaziye geçecek; yelpazenin diğer ucunda, köylüler mülksüzleşecek ve şehirlere göçüp işçileşecek; küçük dükkân ve atölye sahipleri de aynı yolu izleyecek ve sonuçta, gerçekten sadece iki sınıf kalacak.
  10. Marx (ve Engels) yaklaşık yirmi yıl boyunca hesaplarını bu basitleşme üzerine kuruyor. Çok ekonomik-indirgemeci, kestirmeci ve toptancı bir devrim teorileri var: ezici bir kalabalıklığa ulaşan sanayi proletaryası, (Fransız Devrimi’nin artçı sarsıntıları diyebileceğimiz 1830 ve 1848 devrimlerinde olduğu gibi) sonunda Avrupa çapında tek bir kentsel dalga halinde ayaklanacak ve doğrudan sosyalizmi kuracak.
    Pek de öyle olmuyor; bu çizgisel determinizm bir türlü hayata geçmiyor, geçemiyor. Araya, 1960’larda Louis Althusser’in “çoklu belirlenim” veya “üstün belirlenim” diye özetleyeceği karmaşıklık giriyor.[4] Öyle gözüküyor ki Marx, Hegel’in idealizminin yerine materyalizmi geçirmiş[5], ama Hegel diyalektiğinin monist (tekçi) yapısından sandığı kadar kurtarabilmiş değil kendini.
  11. Tarih tek bir temel çelişkinin kendi kendini açımlayıp her şeye yön vermesiyle oluşmuyor. Diyelim ki, burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişki, kapitalizmin temel çelişkisi ve anti-kapitalist bir sınıf mücadelesini doğuruyor. Ama bu, tek vektör değil; binbir başka vektörle kesişiyor ve tam hangi yönde, hangi hızda gelişeceğini kestirmek imkânsız hale gelebiliyor. Nitekim bir, kapitalizm 1800’den günümüze hiçbir yerde sadece iki sınıftan oluşan bir topluma dönüşmedi (hattâ 20. yüzyılın seyri içinde görece azalan ve eski ağırlığını yitiren, mavi yakalı sanayi işçileri oldu). İki, 1848’de hemen köşebaşında beklediği sanılan devrim, en azından Batı Avrupa’da bir türlü gelmedi; giderek doğuya ve sonra Avrupa dışına kaydı. Dolayısıyla devrim, ekonomik bir kaçınılmazlıktan çıktı; kültüre, ideolojinin gücüne, baskı ve zulmün yoğunluğuna, etnik-dinî sorunlara, nihayet insan iradesi ve eylemine göre, olabilir de olmayabilir de diye düşünülmesi gereken bir noktaya geldi.
  12. Bu kadarını, yani sosyalist devrimin genel bir kanuniyet olmayabileceğini, klasik Marksizm de kabullenemedi (bırakın, 20. yüzyıl Leninizmi veya komünizmini). 19. yüzyılın sosyalist ve işçi partileri teorik açıdan çok doktriner değildi; Marksistler ve Marksist olmayanlar yan yana, bir aradaydı. Bilimci mutlaklığa yönelik eleştiriler daha çok Marksist olmayanlardan, ya da (Eduard Bernstein gibi) kendilerini Marksist saymakla birlikte Marksizmi de sorgulamayı göze alabilenlerden geldi. Fakat sonuçta, 19. yüzyılın ikinci yarısı boyunca Marksizm toplumun karmaşıklığına, eşitsiz gelişimin (unequal veya uneven development) her alandaki sonuçlarına, fikir ve tavır çoğulculuğuna toslamış oldu. Kendini (ve tabanını) adım adım, tâviz ve uzlaşmaların kaçınılmazlığına ikna etmek zorunda kaldı. Siyasetin “hâkim sınıflar” veya “burjuvazi” tarafından zaten bilinen gerçeklerini a-b-c diye tane tane keşfetmesi ve meşruiyet açısından, tabanının gözünde haram değil helâl kılması gerekti. 
  13. Asgarî ve azamî programlar,
ulus ve sınıf, geniş birleşik cephe 
  14. Bu da, Marksizmin genişleyen kültürel, düşünsel nüfuz alanını derinden etkiledi; değişmiyorum, değişmiyoruz dense bile, usul usul, içten içe değişmek anlamına geldi. Daha 1848 devrimlerinin çalkantıları içinde Marx, Manifesto’daki kadar kapsamlı bir kapitalizm ve burjuvazi karşıtlığı için şartların (en azından henüz) olgunlaşmadığını (gelişmiş kapitalizm bazında homojenleşmediğini) anlamış; yazı ve konuşmalarında, belki önce (daha geniş ittifaklar temelinde) monarşi ve aristokrasileri, sonra burjuvaziyi devirmek lâzım görüşünü dile getirmişti. Çünkü, bırakalım Avrupa dışını, Avrupa içindeki birçok ülkede, sanayileşme, kentleşme, işçileşme ve burjuvalaşma henüz çok geriydi. Özellikle taşrada hâlâ Ortaçağ tarzı bir düzen hüküm sürüyordu. Büyük toprak sahipleri ile köylüler arasındaki ilişki, feodal veya yarı-feodal bir karakterdeydi. Bu ekonomik temel, siyasette monarşik-aristokratik rejimlerle elele gidiyordu. Kamusal alan çok sınırlıydı; demokrasi çoğu zaman sadece bir talep olarak mevcuttu. Bu koşullarda sosyalist devrim bayrağı açmanın âlemi yoktu. Gerçekçi olan demokratik devrimdi; cumhuriyet. Anayasa, hak ve özgürlük devrimleriydi. 
  15. Bunu görmek önemli bir adımdı, Marksizmin kurucuları açısından. Daha birkaç ay önce, Komünist Manifesto’nun giriş satırlarında “Avrupa’da komünizm hayaletinin dolaştığını” ilân etmişken, şimdi, her yerde tek ve evrensel bir devrim değil, iki aşamalı bir devrim tasavvuruna geliyorlardı. Ne ki, sonraki elli yıl boyunca Marx ve Engels hep Avrupa-içi siyaset üzerinde yoğunlaştı. Başta Alman sosyalist hareketi olmak üzere[6], Batı ve Orta Avrupa’da uç veren sol partileri Marksist ya da Marksizme olabildiğince yakın zeminlerde birleştirmeye çalıştılar. Daha sonra yerleşecek adıyla “aşamalı ve sürekli devrim” hipotezi, kaldırıldığı rafta kaldı. Derken, devrim potansiyeli ve ihtimalinin Avrupa içinde batıdan doğuya (ve oradan da Avrupa dışına, Asya ve Afrika’ya) kayması sürecinde bu fikri alan, daha da geliştiren ve sistematik bir doktrine dönüştüren, Lenin oldu. Çarlık Rusyası, iki büyük şehirde: St Petersburg ve Moskova’da yoğunlaşan sanayisi, fabrikaları ve işçileri dışında, geniş kırsal alanları ve nüfusunun büyük çoğunluğu itibariyle tam yukarıda tarif ettiğimiz türden bir Ortaçağ veya yarı-Ortaçağ düzeniydi. 
  16. Lenin bu koşullarda ve ilkin 1905 Devrimi’nin, sonra 1917 yılının çalkantıları içinde, önce Çarlığı ve sonra burjuvaziyi devirme stratejisini hem keskinleştirdi, hem yeniden yorumladı.[7] İki aşama arasındaki temel ayırımı korudu. Ama aynı zamanda, bir önderlik devamlılığı (iddiası) getirdi. Marx’ta demokratik devrim (veya burjuva devrimi, veya burjuva demokratik devrimi), sosyalist devrimin koşulları mevcut olmadığından, adı üstünde, (kendi örgütleri aracılığıyla) burjuvazinin başını çekeceği bir dönüşümdü. Marksistler, işçi sınıfı, zayıf da olsa sosyalizmin varlığını temsil eden yayın organları, örgütler ve çevreler, bu aşamada (bütün eleştirel bakışları ve düzeltme, iyileştirme çabalarıyla birlikte) demokratik devrimi ve burjuvaziyi desteklemeliydi.
  17. Lenin ise hem Rus burjuvazisinde Çarlığa karşı herhangi bir devrimci potansiyel görmüyordu, hem de Marx’a kıyasla daha volontaristti (iradeciydi), objektif koşulları çok daha fazla zorlamaktan yanaydı. Her iki faktörün etkisiyle, demokratik devrimi (burjuva devrimini) burjuvazinin yapmasını beklemekten, burjuva devrimini de işçi sınıfının (yani partisinin) yapmasına kaydı. Bundan böyle, her iki aşama Marksist partinin (1917’den sonraki adıyla komünist partisinin) önderliğinde olabilirdi — ve ideal olarak, olmalıydı.
  18. Parti, önderliği daha demokratik aşamada burjuvaziden çekip alabiliyorsa almalı ve sonra kurduğu bu hâkimiyeti sosyalizm aşamasına doğru kesintisiz sürdürmeli; başka bir deyişle, sosyalizme yürüyüşü durmaksızın dayatmak için kullanmalıydı. Bir bakıma bu, Leninizmin bir eliyle verdiğini diğer eliyle geri alması demekti. Çünkü sosyalist devrim önce daraltılıp geleceğe bırakılmış, sonra kapsamı genişletilerek tekrar güncelliğe çekilmiş gibi oluyordu. Muhteva (her büyük adımda gerçekleştirilecek sosyo-ekonomik dönüşümlerin niteliği) bakımından devrim hâlâ iki aşamalı gözükürken, siyasî bakımdan, baştan sona devrimci partinin hegemonyası altında geçecek tek bir aşama söz konusuydu. Sadece şeklen (ne zaman biteceği belli olmayan) bir demokratik devrim ve sonra (ne zaman başlayacağı/başladığı belli olmayan) bir sosyalist devrim söz konusuydu.
  19. Faşizme karşı birleşik cepheden, 
kolonyalizme karşı birleşik cepheye
  20. İşin özü, (mealen) “devrimci parti iktidarı bir ucundan yakaladı mı bir daha asla bırakmaz” noktasına gelip dayandı. Zaman içinde bu, gerek komünist partileri açısından, gerekse milliyetçi-devrimci kurtuluş örgütleri açısından, tekrar tekrar doğrulandı. Devrimci diktatörlüklerin sonu gelmedi.[8] Fakat madalyonun diğer yüzünde, ilk başta aşamalı devrim teorisi üzerinden (ve gücüne göre, belirli bir ikiyüzlülük boyutuyla birlikte) de olsa, birleşik cephe konsepti Marksizmin anamecrasına ve geniş entellektüel nüfuz alanına girip yerleşti. Fikrin kapsamı genişledi; azamî-asgarî program ayırımına uzandı.
  21. Geleneksel düzen partileri için çok önemli değildi bu ayırım. Çünkü çoğu zaman “nihaî amaç” diye tarif edilebilecek bir ütopyaları yoktu. Marksizmin ise tabii vardı ve onun için, devrim-ve-sosyalizm hedefini tekrarlamanın ötesinde, herhangi bir ülkede, o günün somut koşullarına neleri savunabileceğini, nasıl bir söylem ve eylem tutturabileceğini kestirmesi, beklenen devrimin bir türlü gelmediği (ve gelmeyeceğinin de içten içe kabullenilmeye başladığı) uzun onyıllar boyunca, siyaset sahnesinde esneklik kazanmak bakımından önem taşıyordu. 
  22. Rus İç Savaşı’nın 1922’de sona ermesinin ve SSCB’nin resmen kurulmasının ardından, bu yaklaşımın ilk büyük uygulaması, Komintern’in (Komünist Enternasyonal’in) 1935’teki Yedinci Dünya Kongresi’nde benimsenen Faşizme Karşı Birleşik Cephe çizgisi oldu. Öncesinde, 1928-1934 arasında Komintern, Hobsbawm’ın “çılgınlık” diye nitelediği bir dönemden geçti.[9] Dünya devrimi ha başladı, ha başlayacak sanıldı. Faşizm ve Nazizm ise küçümsendi; kapitalizmin görece önemsiz türevleri gibi görüldü. Bu korkunç saldırıya karşı (zaten “burjuva demokrasisi” diye küçümsenen) mevcut demokrasiyi ve hukuk devletini savunmak gerektiği düşünüimedi, telâffuz edilmedi. Tersine; örneğin Sosyal Demokrasi veya Demokratik Sosyalizm, işçileri reform hayalleriyle aldatıp (kapıda farzedilen) devrimin önünü kesiyor diye baş düşman sayıldı, Faşizm ve Nazizmden bile daha tehlikeli kabul edildi. 
  23. Bu son derece sekter politikalar pek çok ülkede aşırı sağın yükselişini kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramadı. Komintern ancak Hitler 1933^te iktidara geldikten ve Almanya Komünist Partisi (KPD) dahil bütün muhalefetin üzerinden silindir gibi geçtikten, gerek komünistler gerek sosyal demokratlar geri dönmemecesine toplama kamplarına atıldıktan sonra uyandı. 1934’te en büyük tehlikenin Faşizm ve Nazizm olduğu kabul edildi. Aynı yıl Komintern Genel Sekreteri Dimitrov, bu büyük stratejik virajı açıklayıp savunduğu “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” metni üzerinde çalışmaya başladı. Komintern’in 1935’te toplanan Yedinci Dünya Kongresi’ne rapor olarak sundu.
  24. İş işten geçtikten sonra, zevahiri kurtarmak kabilinden de olsa uluslararası komünist hareketin resmî çizgisi haline geldi. 1936’da İspanya ve Fransa’da Halk Cephesi adıyla anılan sol koalisyonların seçim başarıları bu sayede mümkün oldu. Stalin 1939 Ağustos’unda Almanya ile Molotov-Ribbentrop Saldırmazlık Paktı’nı imzalamak suretiyle, ansızın terkediverdi bu görece doğru çizgiyi. Yatıştırmacılık (appeasement) hayallerinin faturası genellikle sadece Batı’ya kesilir. Oysa Molotov-Ribbentrop Paktı da Stalin’in yatıştırmacılığı demekti. Doğu Avrupa’da iki bitişik nüfuz alanı yaratılması noktasında Hitler’e fazla güvendi.[10] Sonra başına taş düştü. 22 Ağustos 1941’de Nazi orduları Barbarossa Harekâtı’yla Sovyetlere saldırdığında, Faşizme Karşı Birleşik Cephe’ye geri dönüldü.[11] Churchill’in “Büyük İttifak” dediği geçici blok tamamlandı ve 1945’e kadar sürdü.[12] Soğuk Savaş’la çatladı ve sona erdi.
  25. Yeni dönemde hızla çoğalan
ulusal kurtuluş cepheleri/örgütleri
  26. Bütün iniş çıkışları, artıları ve eksileriyle birlikte 1935-1945 arasında Faşizme Karşı Birleşik Cephe, Fransız Devrimi’nden türeyen üç büyük ideolojik cereyandan biri[13] sayılan Marksizmin (veya Marksist sosyalizmin) ilk kapsamlı ittifak ve birleşik cephe uygulaması oldu. Daha küçük, ulusal ölçeklerde böyle denemeler hep sürdü kuşkusuz. Fakat uluslararası politika alanında  ağırlık artık Avrupa dışına kaydı ve (o ân için, o ilk 1922-1945 şahlanışıyla tarih sahnesinden çekilmişe benzeyen) faşizme karşı birleşik cephelerin yerini, sömürgecilikten kurtulma amaçlı örgütler almaya başladı. Arka planda hep, Marksizmin tarihin yönü, dünya devrimi ve buna göre düzenlenmiş ilericilik-gericilik varsayımları duruyor; Batı dışını, bugünkü adıyla “Küresel Güney”i (Asya, Afrika ve Latin Amerika’yı) kuvvetle etkilemeye devam ediyordu. Lenin’den beri, iki ana düşünce hep ön plandaydı: “aşamalı devrim” teorisi ve “kapitalizmin en yüksek aşaması olarak emperyalizm” teorisi. 
  27. İkinci Dünya Savaşı öncesinden başlayarak bu ikisi birleştirildi ve 1945’ten itibaren (mealen) şöyle bir mantık oluştu: (a) yeryüzünde tek en büyük gericilik, karşı-devrimcilik emperyalizm olduğuna göre; (b) dolayısıyla emperyalizmi geriletecek bütün girişimler (ve ittifaklar) iyi ve ilerici olduğuna göre; (c) hem dünya çapında (uluslararası alanda), hem tek tek ülkelerin kendi içlerinde öncelik, anti-emperyalizme verilmeli; (d) Batı dışı (tipik olarak sömürge) ülkelerde, devrimin ilk aşamasını artık 19. yüzyılın Avrupa-içi anlamı ve ölçüleriyle “demokratik” bir devrim değil, kolonyal egemenliği devirmek anlamında “millî” (belki “millî” ve “demokratik”) bir devrim oluşturmalıdır.14 Bağımsızlık şu veya bu sınıfın değil bütün milletin yararınadır. Bu anlamda, ulusal bir amaçtır. Dolayısıyla bu millî (veya millî-demokratik) devrimin enstrümanı, ulusal bir ittifak, vereceği mücadele de bir ulusal kurtuluş mücadelesi (tercihan savaşı) olmalıdır.
  28. Nitekim isimlerinde ulusal, kurtuluş ve cephe sözcüklerini birleştiren örgütler, bu noktadan (bu zihinsel momentten) itibaren peşpeşe kurulmaya başladı. Kronolojik açıdan, ilk birkaç örneği daha İkinci Dünya Savaşı yıllarında, Alman veya İtalyan işgaline karşı direniş bağlamında ve komünist önderlikler altında (yani “faşizme karşı birleşik cephe”nin uzantıları gibi) ortaya çıktı: Arnavutluk Ulusal Kurtuluş Cephesi, Sloven Milleti Kurtuluş Cephesi, (Yugoslavya) Birleşik Ulusal Kurtuluş Cephesi veya Halk Kurtuluş Cephesi, (Yunanistan) Ulusal Kurtuluş Cephesi (EAM).
  29. Devamında, Soğuk Savaşın ilk yıllarında bu kavramın artık Faşizm ve Nazizmi değil ABD ve müttefiklerini hedef almasına da tek tük rastlandı, örneğin Yunan İç Savaşı’nda (1946-1949) sol cephede yer alan (Makedonya) Ulusal Kurtuluş Cephesi gibi.
    Ancak Faşizme Karşı Birleşik Cephe döneminin bu lokal serpintileri kısa sürdü ve 1950’lerden itibaren dekolonizasyon çağının anamecrası (bazı ülkelerde birden fazla rakip örgüt örnekleri de dahil olmak üzere) net biçimde öne çıktı: (Cezayir) Ulusal Kurtuluş Cephesi (Fransızcasının kısaltmasıyla FLN). (Vietnam) 1941’den itibaren Viet Minh ya da Viet Minh Cephesi, tam adıyla Vietnam’ın Bağımsızlığı Birliği. 1960’tan itibaren Güney Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi. (Bahreyn) Ulusal Kurtuluş Cephesi (1955’te bölgede İngiliz sömürgeciliğine karşı kurulan ilk Marksist parti). (Angola 1) Angola’nın Kurtuluşu için Halk Hareketi (Portekizcesinin kısaltmasıyla MPLA). (Angola 2)Angola Ulusal Kurtuluş Cephesi (Portekizcesinin kısaltmasıyla FNLA). (Mozambik) Mozambik Kurtuluş Cephesi (Portekizce kısaltmasıyla FRELIMO). (Güney Yemen) Ulusal Kurtuluş Cephesi, daha sonra Ulusal Cephe. (Filistin 1) Filistin Kurtuluş Örgütü (İngilizce kısaltmasıyla PLO, Türkçede FKÖ; Yaser Arafat’ın kurduğu ana örgüt). (Filistin 2) Filistin’in Kurtuluşu Halk Cephesi (PFLP, George Habash). (Filistin 3) Filistin’in Kurtuluşu Demokratik Cephesi (DFLP, Nayef Hawatme). 
  30. Rekabet ve çoğalma: “Bizim de 
bir kurtuluş savaşımız olmalı”
  31. 1950’lerden 1970’lere, hattâ 80’lere, ulusal/halk kurtuluş cepheleri ve eylemleri deyince akla ilk bunlar geliyor ve gerçekten sömürgeciliğe karşı ulusal/halk kurtuluş savaşlarıyla kolayca irtibatlandırılabiliyordu. Lâkin bir dönem başarılı, popülerleşen her markanın başına gelen, ulusal kurtuluş cepheleri ve savaşlarının da başına geldi. İlgili ilgisiz herkesin ve her şeyin, itibarlı kabul edilen gruba ve etikete dahil olup kendine yontma,  onun üzerinden meşruiyet sağlama çabaları yüzünden, iş çığrından çıktı; büyük, anlamsız ve zamanla geri tepen bir çoğalma ve şişme yaşandı.
  32. En tipik olarak, (a) dekolonizasyonla vücut bulan bağımsız ülke ve rejimlere karşı, bazı durumlarda yeni yeni milliyetçilikler ve dolayısıyla mikro-parsellenmeler türedi. Şu veya bu bölgede çoğunluk olan etnik-dinî gruplar, bu sefer yerli, post-kolonyal iktidara karşı bağımsızlık mücadelesine girişti ve bunu anti-kolonyalizm terminolojisiyle süsledi. (b) Devrimci şiddet fetişizminin doruğa çıktığı 1960’ların Fanon-Guevara döneminde, Kolombiya, Venezuela ve Peru gibi bağımsız, egemen Latin Amerika ülkelerinin komünist partileri, Küba hayranlığını kendi silâhlı güçlerini (kurtuluş ordularını) oluşturup rejime karşı silâhlı mücadele başlatmaya vardırdı. 
  33. Her iki eğilim buluştu, örtüştü ve birkaçı hâlâ aktif, hattâ iktidarda olan, ama büyük çoğunluğunu artık kimsenin hatırlamadığı şu örgütleri ve benzerlerini besledi: Kolombiya Devrimci Silâhlı Güçleri (FARC veya FARC-EP), Venezuela Ulusal Kurtuluş Cephesi (NLFV), (Peru) Ulusal Kurtuluş Cephesi, (Nikaragua) Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi (FSLN), (El Salvador) Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi (FMLN), (1970’lerin sonlarında İdi Amin diktatörlüğüne karşı kurulan) Uganda Ulusal Kurtuluş Cephesi (UNLF), (Endonezya egemenliği ve işgaline karşı başarı kazanan) Doğu Timor’un Bağımsızlığı İçin Devrimci Cephe (FRETİLİN), (Batı Sahra) POLISARIO veya POLISARIO Cephesi (Sahravî milliyetçiliğinin, Fas işgali ve hak iddialarına karşı BM tarafından da Sahravîlerin meşru temsilcisi olarak tanınan direniş örgütü), (Etyopya egemenliğine karşı etnik Somalililere dayanan) Ogaden Ulusal Kurtuluş Cephesi (ONLF), (Filipinler) Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi, (Hindistan’ın çok-etnili alt-kıta boyutlarında kendilerine niş arayanlar) Birleşik Ulusal Kurtuluş Cephesi (UNLF), (Jammu Kashmir) Ulusal Kurtuluş Cephesi (NLF), Tripura Ulusal Kurtuluş Cephesi (NLFT), Gorkha [Gurkha] Ulusal Kurtuluş Cephesi, Karbi Longri Kuzey Kaçhar Tepeleri Kurtuluş Cephesi (KLNLF), (Kamboçya) Khmer Halkı Ulusal Kurtuluş Cephesi (KPNLF – Vietnam müdahalesi ve işgaline karşı), (Yeni Kaledonya) Kanak ve Sosyalist Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLNKS), (Fransa’ya karşı) Korsika Ulusal Kurtuluş Cephesi, (Suriye, 2018 sonrası) Kurtuluş için Ulusal Cephe, (Sri Lanka)Ulusal Kurtuluş Cephesi (Tamil karşıtı aşırı sağcı örgüt), (Burundi) Ulusal Kurtuluş Cephesi (FROLINA – Hutu’ların Tutsi karşıtı, ırkçı, soykırımcı partisi).
  34. Taklitlerinden sakınınız
  35. Bunlara, PKK’nın (resmî adıyla Kürdistan İşçi Partisi’nin) askerî kanadı olan ENRK’yı da ekleyebiliriz (resmî adıyla Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi). Çünkü yukarıda sözünü ettiğimiz, aslında sömürgelik koşullarından türemezken “mış” gibi yapıp bu yolla meşruiyet arama cereyanı, 1960’ler ve 70’lerde Türkiye’ye de dayandı. Önce Türk, sonra Kürt aşırı-solunu etkiledi. THKO ve THKP-C gibi köksüz, temelsiz, dolayısıyla küçücük; öte yandan, geniş bir etnik tabana dayandığı için PKK gibi (nötr anlamda) çok daha ciddî örgütler, dünya çapındaki trendlerin Türkiye tezahürleri oldu. “Bak, Çin, Vietnam, Küba nasıl yaptı ve yapıyor? Biz de yapabiliriz.” 

Bu son meseleye, bu yazı dizisinin en sonunda, 1960’lar, 70’ler ve 80’lerde Millî Mücadele’nin nasıl olup da Ulusal Kurtuluş Savaşı’na dönüştüğünü anlatırken döneceğim. Şimdilik şu saptamaların altını bir kere daha çizmek istiyorum: (1) Ulusal kurtuluş savaşları ve cepheleri, dünya tarihinde evrensel bir kategoridir. (2) Eylem olarak da, söylem olarak da, o çağda emperyalizme ve sömürgeciliğe karşıtlığın başını çeken Marksizmin tarih ve siyaset teorileştirmelerinin etkisini kuvvetle taşır. (3) Bu, sırf sol düşünce alanıyla sınır kalması demek değildir. Dekolonizasyon süreci bağlamında ve 60’lardan 80’lere uzanan dönemde, her alanda yaygınlaşır ve evrensel kabul gören bir kavram haine gelir. (4) Somut, spesifik bir anlamı vardır. Sömürgelikten kurtuluş için verilen silâhlı mücadeleleri (ve bu amaçla kurulan, bu mücadelelere önderlik eden örgütleri) kapsar. Çoğu örnekte, savaşı adı ile örgütün adı arasında bir tutarlılık, bir mütekabiliyet gözlenir.

(5) Bununla birlikte, 1960’lardan itibaren bu terimler tarihsel geçerlilik sınırları gözetilmeksizin hayli “modacı” biçimde habire çoğaltılmaya başlar. Kolonyalizmden çok daha sınırlı bağlamlarda, küçük küçük “cephe” ve “ordu”lar zuhur eder. Kendilerine göre ”haklı” savaşlara girişir. Hepsi ana “ulusal kurtuluş savaşı” kavramına yapıştırılmaya çalışılır. (6) Bu çoğalmanın olumlu değil sadece olumsuz etkileri olur. Kavram da, uygulama da sulandırıldığı ölçüde kanıksanır ve başlangıçta kazandığı saygınlığı yitirmeye yüz tutar. Bu mecrada yaşanan fraksiyonlaşma, silâhlı mücadele alanını haklı/haksız gibi bütün ahlâkî değer ve ayırımların yokolduğu feci bir bataklığa dönüştürmekten öteye geçemez. 

Tarihte kuruculardan çok belki epigon’larından (sonraki, silik takipçi ve taklitçilerinden); orijinallerden çok ersatz’larından (yapay, sahte ve kalitesiz ikamelerinden) korkmak gerekir. Marx’ı ve Marksizmi yer yer çok eleştirdim; ünlü bir gözleminin hakkını vererek bitireyim. “Hegel bir yerde, bütün büyük cihanşümul kişi ve olayların deyim yerindeyse iki kere zuhur ettiğinden söz eder. Ama eklemeyi unutur ki birincisi trajediyken ikincisi kaba bir güldürüden ibarettir.”[15]

Fars. Saçmalık, maskaralık. Kaba güldürü. Ağır ama gerçekçi bir yargı, çekilen onca acılarla birlikte, 1960 sonrası Türk Solu’nun, yeni bir Kemalist Devrim, yeni bir Kuvayı Milliye, yeni bir ulusal kurtuluş savaşı arayarak yola çıkan tarihsel serüveni için.

[1] Bu dizide, bkz “(2) 20. Yüzyılın İlk Yarısında, ‘Ulusal Kurtuluş Savaşı’ Olgusu ve Kavramı Mevcut Değildi” ve (3) 1945 Sonrasında Üçüncü Dünya, Marksizm ve Ulusal Kurtuluş Savaşları.” 

[2] İngilizce orijinali: “A war of independence, also called a war of national liberation or war of liberation, is a conflict fought by a nation to gain independence. The term is used in conjunction with a war against foreign powers (or at least one perceived as foreign) to establish a separate sovereign state for the rebelling nationality. From a different point of view, such a war is called an insurgency or a rebellion. Guerrilla warfare and terrorism is often utilized by groups labeled as national liberation movements, often with support from other states. The term ‘war of national liberation’ is most commonly used for those fought during the decolonization movement.”

[3] Bkz “(4) Yan Pist: Sol ve Maksimalizm.”

[4] Louis Althusser, “Contradiction et Surdetermination”; Althusser, Pour Marx (Maspero, 1965) içinde, Bölüm 3 (105-151).

[5] Kapital, cilt I, ilk 1867’de yayınlandı (cilt II ve III, Marx’ın ölümünden sonra, Marx’ın notları ve elyazmalarından, Engels tarafından derlenip yayınlandı). Marx’ın kendisi, Kapital’in 1873’te çıkan ikinci Almanca edisyonuna “Sonsöz”ünde, Hegel’in diyalektiğinin “başaşağı” durduğunu; “mistik kabuğu içindeki rasyonel çekirdeğe ulaşmak için, ters çevrilmesi gerektiğini” yazdı. Althusser, sorunun bundan ibaret olmadığını göstermiş kabul edilebilir.

[6] Tek bir parti adı vermek zor, çünkü gerek siyasî baskılar, gerek uzlaşma ve birleşmeler nedeniyle çeşitli örgütler birbirini izliyordu: 1863’te kurulan, Ferdinand Lassalle’in başını çektiği Alman İşçileri Genel Birliği (Lasalle’cılar olarak da bilinir); 1869’da Eisenach’ta kurulan, Wilhelm Liebknecht ve August Bebel’in başını çektiği Almanya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (Eisenach’çılar olarak da bilinir); 1875’te Gotha’da ikisinin birleşmesiyle kurulan Almanya Sosyalist İşçi Partisi.

[7] Bkz V. I. Lenin, Two Tactics of Social Democracy in the Democratic Revolution (1905). Buradaki “sosyal demokrasi” ifadesi, yerleşik 19. yüzyıl şemsiye terimi. Bir, siyasî anlamda demokrasi var (hukuk devleti, kanun önünde eşitlik, anayasa, hak ve özgürlükler, seçimler, parlamento). Bir de sosyal demokrasi var, asıl ekonominin ve toplumsal ilişkilerin değişmesi lâzım anlamında. Sosyalizmin diğer adı gibi. Henüz (reformcu) sosyalizm ve (ihtilalci) komünizm diye ayrışmamış sol alanın tamamı için kullanılıyor. 

[8] İkinci Dünya Savaşı sonunda, Nazizmden Sovyetlerin kurtardığı (ve yeni bir işgalin başladığı) Doğu Avrupa’da 1945-1950 arasında yaşanan iktidar değişiklikleri bunun tipik bir örneğidir. Polonya’da, Doğu Almanya’da, Çekoslovakya’da, Macaristan’da, Bulgaristan’da, Romanya’da, hep hayli küçük komünist partileri mevcuttu. Kızılordu’nun himayesinde, çok daha büyük sağ veya merkez partileriyle koalisyonlara dahil ettirildiler. İsterseniz buna demokratik devrim aşaması diyelim. Başbakanlık ve dışişleri gibi yaldızlı vitrin makamlarını bilerek bıraktılar. Mutlaka içişleri bakanlığını, istihbaratı ve gizli polisi  kendilerine alıkoydular. Adım adım bütün rakiplerini ezdiler, imha ettiler. Tek başlarına kaldılar. Sovyetlerden klonlanmış “halk demokrasileri”ni kurdular. Hemen birkaç yılda sosyalist devrim aşamasına ulaştılar. Bu konuda bkz Tony Judt, Postwar (Penguin, 2006) içinde şu dört bölüm (İngilizce başlıklarıyla):  IV. The impossible settlement; V. The coming of the cold war; VI. Into the whirlwind ; VII. Culture wars — Coda. — Benzer gelişmeler komünist olsun olmasın birçok ulusal kurtuluş örgütü ve mücadelesinde tekrar tekrar yaşandı. Post-kolonyal âlemde, iktidarın seçimlerle, barışçı biçimde el değiştirdiği olağan demokrasi örnekleri genellikle Kaf Dağı’nın ardında kaldı.

[9] Tekrar bkz. E. J. (Eric) Hobsbawm, Revolutionaries: contemporary essays (New York: Pantheon, 1973) içinde, “Communists” başlıklı Bölüm I’de yer alan altı deneme, özellikle “The Dark Years of Italian Communism” (31-42).

[10] Öncesi ve sonrası dahil, bu konuda belki en önemli kitap: Timothy Snyder, Bloodlands: Europe Between Hitler and Stalin (Basic Books, 2010). “Bloodlands” kan toprakları (diyarları) veya kanlı topraklar (diyarlar) diye çevrilebilir.

[11] İlginç ve anlamlıdır ki Sovyetlerde 1941-1945 mücadelesinin resmî adı, Büyük Yurtseverlik Savaşı oldu. Daha ilk günden itibaren, işin içine Sovyet düzeni, sosyalizm, sosyalist anavatan gibi kavramları karıştırmadılar. Doğrudan, Yurtseverlik Savaşı diye bilinen 1812 yılına, Çar I. Alekandr ve Mareşal Kutuzov önderliğinde Napolyon’a karşı direnişe atıfta bulundular. Bu da başlıbaşına, olabilecek en geniş ulusal birleşik cephe denemesi demekti.

[12] Winston Churchill’in altı ciltlik The Second World War tarihi içinde, cilt 3: The Grand Alliance (Houghton Mifflin, 1950).

[13] Diğerleri: liberalizm ve milliyetçilik (nasyonalizm). 

[14] Burada niyetim, Türkiye solunda 1960’lı ve 70’li yılların büyük düşünsel batağını oluşturan millî demokratik devrim – sosyalist devrim tartışmasına atıfta bulunmak değil. Komintern Marksizminin Lenin, Stalin ve Mao’yu içeren paradigmatik limitleri içinde, kağıt üzerinde tabii MDD’ciler “haklı”ydı (yani dedikleri, Komintern şablonuna uyuyordu). Sorun şu ki, bu aslında şiddet mi, barışçı demokratik mücadele mi tartışmasıydı. Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) kurucu lideri olarak Mehmet Ali Aybar, öncelik sosyalizmde dediğinde, kastettiği silâhlı devrim ve aşamaları perspektifinin tamamen dışındaydı. TİP’in parlamenter demokrasi çerçevesinde halkın oylarını alarak iktidara gelmesiydi. Buna karşı Mihri Belli, diğer Eski Tüfekçiler ve giderek çoğalan sol fraksiyonlar ise, açıkça telâffuz edilemeyen bir silâhlı mücadele (veya icabında askerî darbe) taraftarlığını, millî demokratik devrim adı ve sloganı altında savunuyordu.

[15] Karl Marx, The Eighteenth Brumaire of Louis Bonaparte (1852), açış cümleleri. İngilizcesi: “Hegel remarks somewhere that all great world-historic facts and personages appear, so to speak, twice. He forgot to add: the first time as tragedy, the second time as farce.” Brumaire (Sisler Ayı), Fransız Devrimi’nde Birinci Cumhuriyet’in getirdiği yeni takvimin ikinci ayıydı. Napolyon, 18 Brumaire [9 Kasım] 1799’da Direktuar yönetimini devirerek Konsüllüğü getirdi ve kendisini Birinci Konsül ilân etti. Dolayısıyla “18 Brumaire” darbe veya hükümet darbesi anlamını kazandı. Bu yüzden kitap Türkçeye Louis Bonaparte’ın Hükümet Darbesi diye çevrildi.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?

Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.

Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.

Bu Sayfayı Paylaşın