Christopher Nolan’ın Homeros’un destanından uyarladığı The Odyssey bu hafta vizyona giriyor. Çekimlerini dijital efekt yerine gerçek mekânlarda, 70 milimetrelik film üzerine yapan sinemanın son büyük zanaatkârının, yapay zekânın stüdyoları bastığı bir yazda üç bin yıllık bir insan hikâyesine sarılması tesadüf olmasa gerek.
Üstelik o destanın ders kitaplarına girmiş hilesi, bugünlerde Hollywood’da yeniden sahneleniyor: Truva’yı surlar değil, kapıdan içeri kendi elleriyle aldıkları at düşürdü. Hollywood da seksen küsur yıldır atı hep kendi eliyle içeri taşıdı.
İlk atı Walt Disney aldı. Mickey Mouse’u Sihirbazın Çırağı rolüne soktuğu 1940 yapımı Fantasia’da Mickey, ustasının şapkasını gizlice takar, süpürgeye hayat verir, işlerini ona gördürür. Süpürge önce itaatkârdır; sonra çoğalır, kontrolden çıkar ve evi basar. Kaderin cilvesine bakın ki o filmin ses sistemi, Palo Alto’da bir garajda kurulmuş iki kişilik minicik bir şirketin ürettiği ses osilatörleriyle test edilmişti. Şirketin adı Hewlett-Packard’dı ve Disney, HP’nin ilk büyük müşterisiydi. Şirket, Stanford Üniversitesi’nden iki öğrenci tarafından hocaları Frederick Terman’ın teşvikiyle kurulmuştu. Birçok kişiye göre bu olay Silikon Vadisi’nin başlangıcı sayılır.
Yani Hollywood, süpürgeye hayat veren eldi. Seksen küsur yıl sonra ise süpürgelerin evi bastığı süreci yaşıyoruz.
Bugün film endüstrisi için tablo net: Teknoloji artık hem stüdyo, hem dağıtımcı, hem de potansiyel ikame. Başlangıçta Hollywood vadinin ilk müşterisiydi; bugün vadi, Hollywood’un fiilen sahibi olma yolunda.
Tarih şeridi fim şeridi gibi. 1878’de demiryollarından zenginleşmiş eski Kaliforniya Valisi Leland Stanford, Palo Alto’daki çiftliğinde fotoğrafçı Eadweard Muybridge’e koşan bir atı ardışık karelerle çektirdi; hareketli görüntü, yani sinema fikri, Hollywood henüz portakal bahçesiyken vadinin kalbinde doğdu. Stanford 1884’te çıktığı seyahatte oğlunu kaybetti; akabinde 1885’te aynı çiftlikte, oğlunun adını taşıyan Stanford Üniversitesi’ni kurdu.
1900’lerin başında elektronik çağını açan vakum tüpünün mucidi Lee de Forest, icadını vadideki şirketiyle sesli filme koştu. 1939’da HP’nin ilk ürününü Disney satın aldı. 1947’de şovmen Bing Crosby, radyo programlarını banda almak için Ampex’in kayıt teknolojisine yatırım yaptı; o şirket 1956’da televizyonu değiştiren video kaydını icat etti; aynı laboratuvardan çıkan Ray Dolby, sinema sesinde devrim yapan Dolby’yi kurdu. Kısacası vadinin ilk yatırımcıları risk sermayedarları değil; bir çizgi film stüdyosu ile bir caz şarkıcısıydı.
Sonra denge döndü. 1970’lerde Lucasfilm görsel efekti bilgisayara taşıdı; 1993’te Silicon Graphics’in makineleri Jurassic Park’ın dinozorlarına can verdi, Toy Story ile film bir yazılım ürününe dönüştü.
Asıl kırılma 2000’lerde dağıtımda yaşandı. iTunes, YouTube ve Netflix sahneye çıktığında, Hollywood’un yüz yıllık iktidarının gerçek kaynağı olan vitrin el değiştirdi. Çünkü stüdyo sistemi gücünü hikâye anlatmaktan değil, dağıtım zincirini elinde tutmaktan alıyordu. Stüdyolar bir sabah kendilerini, rafları başkasına ait bir dükkâna mal yetiştiren tedarikçiler olarak buldular. Sonrası çorap söküğü: Netflix stüdyoların en büyüğü oldu, Amazon köklü MGM’i yuttu, Apple TV+ yapımı CODA 2022’de En İyi Film Oscar’ını kazanan ilk platform filmi oldu.
Şimdi sahnede yapay zekâ var ve bu kez mesele raf değil, mutfağın kendisi.
Üretim zincirinin her halkası dönüşüyor: Yapay zekâ senaryodaki mantık hatalarını ve tempo sorunlarını tarıyor; ön görselleştirme (pre-viz) ve sanal prodüksiyon (virtual production) kamerayı, ışığı, dekoru daha set kurulmadan gösteriyor. Sette sentetik karakterler ve dijital dublörler rol çalıyor. Respeecher, Mandalorian’da genç Luke Skywalker’ın sesini diriltti; Netflix, Happy Gilmore 2’de oyuncularını üretken yapay zekâyla gençleştirdi. Yapım sonrasında otomatik rotoskopi (karakter ve nesneleri arka plandan kare kare ayırma işlemi) efekt süresini eritiyor, akıllı kurgu montaj masasını yeniden tanımlıyor.
Rakamlar da hızı anlatıyor. Yapay zekâ-video şirketlerine yatırım bir yılda neredeyse ikiye katlanıp 3 milyar doları aştı. Asıl manşet ise Critterz: OpenAI destekli ilk ana akım yapay zekâ animasyonu, 30 milyon doların altında bütçeyle dokuz ayda tamamlandı. Tipik stüdyo animasyonu 100-200 milyon dolara üç yılda çıkar. Yani onda bir maliyet, üçte bir süre.
Stüdyolar başına gelecekler için artık seyirci değil, oyuncu olmak istiyor. Disney geçen aralıkta OpenAI’a 1 milyar dolar yatırıp Marvel, Pixar ve Star Wars’tan 200’ü aşkın karakteri Sora platformuna lisansladı. Lionsgate, 20 bin başlıklı arşivini Runway’in özel modeline eğitim verisi olarak açan ilk stüdyo oldu. Google DeepMind, bağımsız sinemanın kalesi A24 ile 75 milyon dolarlık ortaklık kurdu; Amazon MGM ise yapay zekâyla üretilecek dizileri şimdiden sipariş etti.
Lakin burada ince bir nokta var: Hollywood yüz yıl önce vadinin müşterisiydi; önce tedarikçisine, şimdi ise eğitim verisine, yani hammaddeye dönüşüyor. Lionsgate anlaşması bu dönüşümün resmî tescili gibidir. Arşiv artık katalog değil, yem.
Madalyonun karanlık yüzü de ağır. Xicoia stüdyosunun yarattığı yapay “oyuncu” Tilly Norwood, Hollywood’u ayağa kaldırdı; oyuncu sendikası SAG-AFTRA, sentetik oyuncuların maliyetini gerçek oyuncuya eşitleyecek bir “Tilly vergisi” için masada. Figürasyondan seslendirmeye binlerce iş buharlaşma tehdidi altında; telif davaları yığılıyor; deepfake, sanatçının yüzünü ve sesini, yani sermayesinin ta kendisini kamulaştırıyor.
Geriye tek kale kalıyor: insan yaratıcılığı. Seyirciyi koltuğa mıhlayan şey hiçbir zaman kusursuz kare olmadı; duygusal çekirdekti. Makine sahneyi kusursuz aydınlatır, kusursuz keser, hatta kusursuz bir yüz üretir; ama neden ağladığımızı bilmez. Oscar Akademisi de bu yıl çizgiyi tam oraya çekti: Yapay zekâ araç olarak serbest; ödüle ancak insan yazarlığındaki senaryolar ve insanların rızasıyla sergilediği performanslar aday olabiliyor. Nitekim bu sezon üretken yapay zekâ kullanan filmler ilk kez adaylık koşullarını sağladı; yaratıcı otorite insanda kaldığı sürece kapı açık.
Dünyanın en büyük dizi ihracatçılarından biriyiz; hikâye anlatma kasımız güçlü, lakin bütçelerimiz Hollywood’un kırıntısı. Yapay zekâ prodüksiyon maliyetini onda bire indiriyorsa, bu makas ilk kez bizim lehimize kapanıyor demektir. Critterz’i 30 milyon dolara Hollywood yaptıysa, İstanbul’daki bir mikro stüdyo benzerini çok daha ucuza yapabilir. Yetenek burada, hikâye burada, seyirci hazır; eksik olan tek şey bu araçları üretim hattına cesaretle sokacak stüdyolar ve onları fonlayacak sermaye.
Mickey Mouse’a dönelim. Sihirbazın Çırağı’nda çırağı kurtaran, son anda dönen ustadır; süpürgeleri tek hareketle durdurur. Odysseus da yirmi yıl sonra evine dönmüş, evi işgal eden talipleri kovmuştu. Hollywood’un evi de bugün taliplerle dolu; ama ne son anda dönecek bir ustası var ne kıyıda görünen bir Odysseus’u, çünkü sihirli şapka artık başka bir kafada. Bir asır önce Palo Alto’da koşan o atın fotoğraflarında, dört ayağın yerden kesildiği meşhur bir kare vardır: havada asılı kalma ânı. Hollywood bugün tam o karede duruyor. Ayakları yerden kesilmiş, koşmaya devam ettiğini sanıyor.
Fotoğrafı çekense, her zamanki gibi, vadinin ta kendisi.

Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.