Türkiye, kırk yılı aşan bir çatışmayı geride bırakma imkânıyla karşı karşıya. Bu ihtimali önemsiyorum ve sürecin başarıya ulaşmasını istiyorum. Türkiye’nin güvenlik politikası yalnızca tehdidi sürekli yönetmekle sınırlı kalamaz; vatandaşın hayatını koruyan, silahlı tehdidi ortadan kaldıran ve ülkenin geleceğe daha güvenle bakmasını sağlayan bir sonuç üretilmesi gerekiyor.
Bu nedenle süreci kenardan izleyen bir tutum doğru değil. Türkiye’nin bu meseleyi çözmesi için sorumluluk üstlenmek gerekiyor.
Geçmiş tecrübelerin öğrettiği ihtiyatı korumak da bu sorumluluğun bir parçası. Bu mesele Türkiye’nin ortak meselesidir. Acısını da maliyetini de toplumumuzun tamamı taşıdı. Çözümü de kendi Meclisimizde ve hukuk düzenimiz içinde bulmamız gerekiyor.
Meclis’e sunulan çerçeve yasa, sürecin hukuk alanındaki ilk ciddi adımını oluşturuyor. Örgütün fiili varlığına son verdiği ve silahlarını teslim ettiği güvenlik kurumlarınca tespit edilmeden kanunun uygulanmaması yerinde bir tercih. Bu tespitin Milli Güvenlik Kurulunca teyit edilmesi, sonraki kararların da savcılar ve hakimler tarafından verilmesi, devletin farklı kurumlarını birbirini tamamlayan bir sorumluluk içinde buluşturuyor. Siyaset ile güvenlik bürokrasisinin uyumlu çalışması ve yargının kendi görevini üstlenmesi, sürecin devlet ciddiyeti içinde yürütüleceğine dair güveni artırıyor.
Bu bağlamda, Kanun, bireysel başvuruyu esas alıyor ve kararları savcıya, mahkemeye veya infaz hakimine bırakıyor. Kasten öldürme suçlarının kapsam dışında tutulması, toplumun adalet duygusu bakımından önem taşıyor. Yeniden terör suçu işlenmesi halinde ertelemenin kaldırılması da sürecin tek taraflı ve karşılıksız ilerlemediğini gösteriyor.
Çerçeve yasa, silah bırakmanın ardından atılacak hukuki adımları düzenliyor. Gelgelelim, asıl siyasi sorumluluk terörün sona ermesinden sonra başlayacak. Bölgenin kalkınması ve yurttaşların devlete duyduğu güven için uzun soluklu bir çalışma gerekecek. Bu sürecin ufku on iki maddeden daha çok daha geniş biçimde ele alınmalı.
MECLİS NEDEN MERKEZDE KALMALI?
Terörün sona ermesi, iktidarın tek başına yürüteceği bir güvenlik süreci olamaz. Öyle ki, burada alınacak kararlar milyonlarca insanı etkiliyor ve gelecek hükümetleri de bağlıyor. Dolayısıyla siyasi sorumluluğun Meclis’te paylaşılması gerekiyor.
Çerçeve yasanın Meclis’e gelmesi bu bakımdan değerli. Birbirinden hayli uzak siyasi geleneklerin terörün sona ermesi hedefinde aynı metne imza atması, Meclis’te uzun zamandır görmediğimiz kapsamda bir ortak irade ortaya koyuyor. Toplumun farklı kesimlerini temsil eden partilerin bu konuda yan yana gelebilmesi, çözüm iradesini de güçlendiriyor. Herkesin tutumu kayda geçtiği için siyasi sorumluluk da görünür hale geliyor. Böylece sürecin geleceği kişilerden ve geçici ittifaklardan ziyade Meclis’in ortak iradesine dayanıyor.
Teklif, uygulamayı Cumhurbaşkanı Yardımcısının başkanlığındaki bir kurula veriyor; Meclis’te kurulacak komisyon ise gelişmeleri izliyor ve tavsiyelerde bulunuyor. Ancak Meclis’in rolünün bu noktada zayıflamaması gerekiyor.
Kurulun Meclis’i düzenli biçimde bilgilendirmesi Kanunda yer alıyor. Öte yandan bu bilgilendirmenin hangi aralıklarla yapılacağı açıkça belirlenebilir. Kurulun hazırladığı raporlar Meclis’te görüşülebilir ve devlet güvenliği bakımından açıklanması sakıncalı bilgiler kapalı oturumda ele alınabilir. Böylece Meclis, yasayı çıkardıktan sonra sürecin dışında kalan bir kurum haline gelmez.
Elbette güvenlik ve istihbarat alanındaki görüşmelerin saklı tutulacak yönleri bulunuyor. Buna rağmen sürecin hangi aşamada olduğu ve atılan hukuki adımların neye dayandığı kamuoyuyla paylaşılmalı. Belirsizlik uzadığında söylentiler gerçeğin önüne geçiyor. Geçmişte yaşanan güvensizliğin önemli bir bölümü buradan kaynaklanıyordu.
Teklifte üzerinde yeniden düşünülmesi gereken hükümler de var. Milli Güvenlik Kurulu kararından önce işlenmiş suçlar hakkında daha sonra soruşturma açılması, yürütme ağırlıklı kurulun iznine bağlanıyor. Bir soruşturmanın başlayıp başlamayacağı konusunda yargı dışındaki bir kuruma bu kadar geniş bir alan tanınması, ileride gereksiz tartışmalar doğurabilir. Bu yetkinin sınırı Meclis görüşmelerinde daha açık çizilebilir. Kurulun kararına karşı başvurulabilecek bir yargı yolu da ayrıca düzenlenebilir.
Kanun kapsamında görev alan kişilere tanınan hukuki korumayı da aynı dikkatle ele almak gerekiyor. Kamu görevlileri, siyasi şartlar değiştiğinde geçmişte aldıkları meşru kararlar nedeniyle sahipsiz bırakılmamalı. Bununla beraber, korumanın kanunun verdiği görev ve yetki içinde kalan işlemlerle sınırlı olduğu açıkça yazılmalı. Hukuka aykırı bir davranışın bu hükme dayanarak korunması, sürecin meşruiyetine zarar verecektir.
Kuşkusuz, bunlar kanuna karşı çıkmak için ileri sürülen itirazlar değil. Öyle ki, süreci desteklemek, Meclis’in önüne gelen her hükmü değiştirmeden kabul etmeyi gerektirmiyor. Kanunu daha sağlam hale getirecek şerhlerde bulunmak bir yurttaşlık sorumluluğu.
TÜRKİYE BÜYÜMEZSE KÜÇÜLÜR MÜ?
Güvenlik mefhumu uzun yıllar terörle mücadele üzerinden ele alındı. Bunun zorunlu olduğu dönemler de yaşandı. Vatandaşlarımız çok ağır bedeller ödedi. Bugün ise silahlı tehdidin sona erme ihtimali, güvenliği daha geniş bir çerçevede ele alma fırsatı veriyor.
Üniter devlet yapısının korunması vazgeçilmezimiz. Egemenliğin ve kamu otoritesinin ülkenin tamamında aynı anayasal düzene dayanması, Türkiye’nin birliğinin temelini oluşturuyor. Önümüzdeki kanun teklifinde bu yapıyı değiştiren bir hüküm bulunmuyor; sürecin sonraki aşamalarında da aynı hassasiyetin korunması gerekiyor.
Öte yandan üniter devlet, vatandaşları birbirine benzetmeye çalışan bir anlayışla güçlenemez. Aksine, devletin bütün yurttaşlarına eşit davranması, farklı kimliklerin ortak ülkeye duyduğu aidiyeti artırıyor. Kürt vatandaşlarımızın kendilerini Türkiye’nin eşit, saygın ve güvenli bir parçası olarak hissetmesi devletin gücünü azaltmak yerine ortak geleceğe duyulan güveni büyütüyor.
Silahın siyasetten çekilmesiyle hak ve kimlik talepleri üzerindeki baskı da azalıyor. Demokratik siyaset kendi alanına kavuşuyor. İnsanlar düşüncelerini silahlı yapıların gölgesi altında kalmadan savunabiliyor. Devlet de bütün vatandaşlarıyla doğrudan ilişki kurabiliyor.
Bu bağlamda, içinde bulunduğumuz süreçte şehit ailelerinin, gazilerin ve terör saldırılarından zarar gören insanların adalet beklentisi gözden uzak tutulmamalı. Kasten öldürme suçlarının kapsam dışında bırakılması burada önemli bir hassasiyeti karşılıyor. Meclis görüşmeleri sırasında kanunun kapsamı ve tercih edilen ayrımlar topluma açıkça anlatılmalı. Vicdanı yaralayan herhangi bir uygulama, sürece verilen desteği zaman içinde aşındıracaktır.
Türkiye’ye dönecek kişilerin çalışabileceği, ailesiyle hayat kurabileceği ve yasal siyasete katılabileceği bir ortam oluşmadan kalıcı sonuç almak da hayli güç. Devletin burada hem güvenliği hem toplumsal uyumu gözeten bir yol izlemesi gerekiyor.
2024 yılının sonunda Suriye’de yaşanan gelişmeleri değerlendirirken, Ecevit’in İnönü’den aktardığı, Musul’a dair sözleri üzerinde durmuştum. O tartışmanın bugün taşıdığı anlam, sınır değiştirme düşüncesinden çok, çevremizde oluşan siyasi boşlukların Türkiye’ye nasıl yöneldiğini hatırlatmasında yatıyor.
Irak ve Suriye’de devlet otoritesinin zayıflaması, silahlı yapıların geniş bir hareket alanı kazanmasına yol açtı. Türkiye, bunun sonuçlarını göçten teröre kadar birçok alanda tecrübe etti. Bu nedenle hükümetin Irak ve Suriye politikası, Türkiye’de yürüyen sürecin hedefleriyle uyumlu ilerlemeli. Sınırlarımızın çevresinde devlet dışı silahlı yapıların kalıcılaşmasına izin vermeyen bir bölgesel düzen, Türkiye’nin de komşularının da yararına olacaktır.
Türkiye’nin güvenliği ile bölgedeki Kürtlerin güvenliğini aynı istikrar içinde tasavvur etmek mümkün. Türkiye, kendi Kürt vatandaşlarıyla bağını kuvvetlendirdikçe Irak ve Suriye’de yaşayan Kürtlerle de daha güçlü bir ilişki kuruyor. Ticaretin, diplomasinin ve toplumsal bağların gelişmesi silahlı yapıların etkisini azaltıyor.
Türkiye bu meseleyi çözmeden bölgesinde güçlü ve kalıcı bir aktör haline gelmekte zorlanacaktır. “Türkiye büyümezse küçülür” sözünü bu nedenle önemsiyorum. Ekonomisi güçlenen, devletine güven duyulan ve toplumuyla barışık bir ülkenin bölgesindeki sözü de ağırlık kazanıyor.
Çatışmaların sona ermesi sınır illerimizin de önünü açıyor. Türkiye’nin Irak ve Suriye ile ekonomik bağları gelişiyor. Ankara, enerjisini kendi içindeki bir çatışmayı yönetmeye harcamak yerine bölgesindeki gelişmelere yön verebiliyor. Böylece Türkiye ‘büyüyebiliyor.’Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “yurtta sulh, cihanda sulh” derken edilgen bir dış politika çağrısı yapmıyordu. İçeride huzur sağlayan, kurumlarına güven duyulan ve vatandaşlarıyla bağını güçlendiren bir devlet, dışarıda daha rahat hareket ediyor. Barış, Türkiye’nin bölgesel etkisini azaltmanın aksine, onu daha sağlam bir zemine oturtuyor.
Ben bu sürecin başarıya ulaşmasını istiyorum. Meclis’in uygulama boyunca konunun merkezinde kalması, yargının görev alanının korunması ve mağdurların sesinin duyulması, toplumun sürece güvenmesini kolaylaştıracak.
Çerçeve yasa önemli bir eşik teşkil ediyor. Bundan sonraki mesele, bu tarihi imkanı günlük siyasi kazançlara sıkıştırmadan Türkiye’nin ortak geleceğine dönüştürebilmektir.
Silahların susması büyük bir başarı olacak. Kalıcı başarı ise çocuklarımızın bu meseleyi yeniden konuşmak zorunda kalmadığı gün başlayacak.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.