Türkiye siyaseti insana iyimserlik konusunda temkinli olmayı öğreten bir alan. Kürt meselesi ise sanırım bunun en iyi örneği.
Bu ülkede yaklaşık kırk yıldır Kürt meselesi hakkında neredeyse her şeyi yaptık. Konuştuk, konuşmayı yasakladık. İnkâr ettik, kabul ettik. Savaştık, müzakere ettik, sonra yeniden savaştık. Bir dönem “Kürt sorunu yoktur” dedik, başka bir dönem devletin en üst makamından Kürt meselesinin varlığını kabul eden cümleler duyduk. Açılımlar yaptık, açılımların isimlerini değiştirdik. Habur’u gördük, Oslo’yu gördük, İmralı görüşmelerini gördük. 2013’te silahların susacağına gerçekten inanan milyonları da gördük, birkaç yıl sonra aynı ülkenin şehirlerinde hendeklerin kazıldığını ve çatışmanın bu defa şehirlerin içine taşındığını da. 2013-2015 arasındaki önceki çözüm girişiminin çöküşü, bugünkü sürecin üzerinde hâlâ duran en önemli siyasi hafızalardan biri.
Bu nedenle Kürt meselesi hakkında “bu defa olacak” demenin insanda hafif bir tedirginlik yaratmasını anlayabiliyorum.
Ama “Bu defa olabilir.”
Bu defa yalnızca birkaç siyasi aktör arasında yürütülen, ne olduğu toplum tarafından tam bilinmeyen görüşmelerden söz etmiyoruz. Yalnızca iyi niyet açıklamaları da yok elimizde. Süreç Meclis’e taşındı, hukuki bir çerçeve kazandı ve çok farklı siyasi geleneklerden insanların aynı meselede yan yana gelebildiği bir noktaya ulaştı.
10 Ağustos 2026’da Türkiye Büyük Millet Meclisi, Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’u 7595 sayılı Kanun olarak kabul etti. Kamuoyunda “Çerçeve Yasa” olarak anılan düzenleme, PKK/KCK’nın ve bağlantılı oluşumların fiilî varlıklarına son vermeleri ve silahların tesliminin devlet kurumlarınca tespit edilmesinin ardından işletilecek hukuki mekanizmayı düzenliyor. Kanun 18 Ağustos 2026’da yayımlanarak yürürlüğe girdi.[1]
On iki maddelik bir kanunun kırk yılı aşkın bir meseleyi çözdüğünü elbette düşünmüyorum.
Zaten on iki maddelik hiçbir kanun bunu yapamaz.
Ama bazen hukuk bir toplumsal meseleyi tek başına çözmez; bir devletin ve toplumun o meseleyi artık başka bir yöntemle çözmeye karar verdiğini kayıt altına alır.
Ben Çerçeve Yasa’ya biraz da böyle bakıyorum.
467 milletvekilinin aynı kanuna kabul oyu vermesini de bu yüzden yalnızca Meclis aritmetiği olarak göremiyorum. 87 ret ve 7 çekimser oya karşı oluşan bu çoğunluk, Türkiye gibi siyaseten birbirinden son derece uzak kamplara ayrılmış bir ülkede başlı başına üzerinde durulması gereken bir şey.[2]
Hele konu Kürt meselesiyse.
Daha da çarpıcısı, kabul oylarının geldiği siyasi yelpaze.
Türkiye İşçi Partisi’nin üç milletvekili de bu kanuna evet dedi, HÜDA PAR’ın dört milletvekili de. DBP’den, Emek Partisi’nden, Saadet Partisi’nden, Yeni Yol’dan ve başka siyasi çevrelerden kabul oyları geldi. AK Parti, MHP ve DEM Parti’nin geniş desteğine farklı muhalefet geleneklerinden milletvekilleri de katıldı.
TİP’ten HÜDA PAR’a.
Bu iki ismi aynı cümlenin içerisinde yan yana yazmak bile Türkiye siyaseti bakımından yeterince ilginçken, kırk yıllık bir çatışmanın sona erdirilmesini amaçlayan bir kanunda aynı yönde oy kullanmış olmalarını kıymetli buluyorum.
TİP ile HÜDA PAR’ın Türkiye tasavvurlarının aynı olmadığını söylemek için siyaset bilimci olmaya gerek yok. Zaten olmaları da gerekmiyor.
Demokrasinin güzelliği biraz burada.
Birbirimizi birbirimize benzetmeden de ortak bir gelecek hakkında anlaşabilmekte.
Bu süreç başarıya ulaşırsa da bunun adı AK Parti’nin barışı, MHP’nin barışı, DEM Parti’nin barışı ya da herhangi bir başka siyasi hareketin barışı olmamalı.
Türkiye’nin barışı olmalı.
Ama burada kendi konumumu da açıkça söylemem gerekiyor. Ben bu ülkede yaşayan, Diyarbakır’da doğmuş bir Kürdüm.
Dolayısıyla Kürt meselesi benim için yalnızca okuduğum kitaplardan, incelediğim kanunlardan, Meclis tutanaklarından, mahkeme kararlarından ya da siyasi demeçlerden oluşan akademik bir araştırma konusu değil.
Kimliğinizin bazen sizden önce bir odaya girebildiği bir ülkede büyüdüğünüzde onu tamamen teorik bir mesele haline getirmek zaten pek mümkün olmuyor.
Ben kendi perspektifimden adil olmaya çalışacağım.
Devletin yanlışını devlet yaptığı için görmezden gelmemeye, PKK’nın yaptığını Kürt meselesinin tarihsel gerçekliği üzerinden mazur göstermemeye çalışacağım. Bir annenin acısını oğlunun hangi tarafta öldüğüne bakarak diğerinden daha az kıymetli saymayacağım.
Çünkü bana kalırsa bu ülkenin yıllarca yaptığı en büyük hatalardan biri tam olarak buydu.
Acılarımızı bile taraflara ayırdık.
Birinin yasını tutmak diğerine ihanetmiş gibi davrandık.
Oysa barış, biraz da birbirimizin hikâyesinin gerçekten yaşandığını kabul etmekle başlıyor.
Bu yüzden de Diyarbakır Cezaevi’ni hatırlamak PKK’nın sivillere yönelik saldırılarını görmezden gelmeyi gerektirmez. Faili meçhulleri konuşmak, dağa götürülen çocukları unutmayı gerektirmez.
Bunların hepsi aynı ülkenin hikâyesi.
Ve eğer bir gün gerçekten ortak bir gelecek kuracaksak hiçbirimizin geçmişi diğerinin geçmişini susturarak yazılamaz.
Tam da bu kişisel konumum nedeniyle bugün hakkını teslim etmem gerektiğini düşündüğüm siyasi iradeler de var.
Yıllar önce birisi bana Kürt meselesinde yeni ve belki de tarihi bir sürecin önünü Sayın Devlet Bahçeli’nin açacağını söyleseydi, yeni nesil sosyal medya jargonuyla “aynen üstad aynen” diyerek gülerdim. Sanırım yalnız da olmazdım.
Ama gelinen noktada anladım ki Türkiye siyaseti insanın ezberlerini bozmak konusunda gerçekten çok yaratıcı olabiliyor.
Sayın Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim 2024’te Abdullah Öcalan’ın örgütün sona erdiğini ve lağvedildiğini açıklamasına yönelik yaptığı beklenmedik çağrı, bugün geldiğimiz sürecin başlıca siyasi eşiklerinden biri oldu. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan da çok kısa süre içinde bu girişimi sahiplenerek “tarihi fırsat penceresi” olarak nitelendirdiği sürecin arkasında siyasi iradesini ortaya koydu. 27 Şubat 2025’te ise Abdullah Öcalan PKK’ya silah bırakma ve kendisini feshetme çağrısı yaptı; örgüt Mayıs 2025’te fesih ve silahlı mücadeleyi sona erdirme kararı açıkladı.[3] [4]Bu nedenle burada çok açık bir kişisel teşekkür de bırakmak istiyorum.
Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan bir Kürt olarak böylesine zor bir konuda kendi siyasi tabanının alışılmış reflekslerinin ötesine geçerek tarihi bir kapı açan Sayın Devlet Bahçeli’ye ve açılan bu kapının kapanmasına izin vermeyip sürece siyasi iradesiyle sahip çıkan Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’a şahsen teşekkür ederim.
Bir siyasetçinin hayatı boyunca söylediği her şeyi onaylamadan yaptığı doğru bir işin hakkını teslim edebilirsiniz.
Hatta belki bizim siyasette en fazla öğrenmemiz gereken şeylerden biri budur.
İnsanları ve siyasi hareketleri bütünüyle kahraman ya da bütünüyle düşman ilan etmeden, doğru bulduğumuz şey için “doğru”, yanlış bulduğumuz şey için “yanlış” diyebilmek.
Bu kadar basit bir şeyin Türkiye’de zaman zaman devrimci bir fikir gibi görünmesi de ayrıca trajikomik.
Diğer yandan Abdullah Öcalan’ın silah bırakma çağrısı olmadan bugünkü tabloyu anlatamayız. DEM Parti’nin üstlendiği siyasi rolü yok sayamayız. Meclis’te sürece destek veren muhalefet partilerini, devlet kurumlarını, yıllardır barışı savunan insanları, şehit ve gazi ailelerinin seslerini, Kürt toplumunun beklentilerini görmeden de anlatamayız. Bu yüzden de aslında bir barış umudunun doğmasına vesile olan herkese şahsi olarak teşekkürlerimi sunuyorum.
Tarihin küçük ironilerini de gözden kaçırmamak lazım. Bahçeli’nin kökleri Siverek’e, Öcalan’ınki Halfeti’ye uzanıyor. Ben de Siverekliyim tabii. Bu barış hikâyesinde Urfa’nın temsil oranının beklenmedik ölçüde yüksek olduğunu söylemeden geçemeyeceğim. Üstelik insanlık tarihinin “sıfır noktası” diye anılan Göbeklitepenin de Urfa’da olduğunu düşünürsek… Belki de kökleri her şeyin başladığı yere uzanan insanların, bu coğrafyanın en büyük sorunlarından birini bitirmeye çalışmasında tarihin kendine özgü bir mizah anlayışı vardır.
Ve bütün bunları yalnızca Türkiye’nin iç siyaseti üzerinden okumak da artık mümkün değil.
Kürt meselesi hiçbir zaman yalnızca Türkiye sınırlarının içerisinde yaşayan bir mesele olmadı. Türkiye, Irak, Suriye ve İran’daki Kürtlerin tarihleri birbirinden farklı olsa da bölgesel gelişmeler bu alanları sürekli olarak birbirine bağladı. Suriye savaşı bunun belki de en açık örneğini yarattı. 2026’da Şam yönetimi ile Kürtlerin öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri arasında ateşkes ve devlet yapısına entegrasyon için anlaşmalar yapılırken, Türkiye’deki silahsızlanma sürecinin Suriye ve Irak’taki Kürt aktörlerle ilişkilerden bütünüyle bağımsız düşünülemeyeceği bir kez daha ortaya çıktı.[5]
Bana kalırsa burada daha büyük bir şey oluyor.
Belki de artık Türklerin, Kürtlerin ve Arapların birbirlerinin kaybından kendilerine bir gelecek çıkarmaya çalıştığı dönemin sonuna gelmemiz gerekiyor.
Bu coğrafyada yüz yıllardır başımıza yeterince şey geldi.
Sınırlar çizildi. Rejimler kuruldu ve yıkıldı. Darbeler oldu. Savaşlar çıktı. Devletler çöktü. İnsanlar yerlerinden edildi. Bir halkın güvenlik arayışı başka bir halkın tehdidi olarak okundu. Birinin kazancı diğerinin kaybı sayıldı.
Sonuç ise pek parlak olmadı.
Belki artık başka bir ihtimali konuşmanın zamanı.
Türklerin güvenliğinin Kürtlerin güvensizliği üzerine kurulmadığı, Kürtlerin geleceğinin Arapların kaybını gerektirmediği, Arapların siyasi istikrarının başka bir halkın kimliğini bastırmasına bağlı olmadığı bir bölge.
Başta Türkler, Kürtler, Araplar olmak üzere bu coğrafyada yaşayan bütün halkların kendi kaderlerini birbirlerine rağmen değil, birbirleriyle birlikte tayin edebildiği bir dönem.
“Kendi kaderini tayin” fikrini artık alışılmış şekliyle yani ayrılmanın diliyle okumak zorunda olduğumuzu düşünmüyorum.
Birbirimizden kopmak değil, nasıl birlikte yaşayacağımıza birlikte karar verebildiğimiz bir dönem.
Çünkü gerçek şu ki hepimizin kaderi birbirine bağlı.
Diyarbakır’ın huzurunu Şam’dan bağımsız düşünemiyoruz.
Erbil’in istikrarı Ankara’yı ilgilendiriyor. Kerkük’ün huzuru Kürtler, Türkmenler ve Arapların ortaklığından geçiyor.
Türkiye bir süredir zaten dış politikasında bu denkleme göre hareket ediyor, yalnızca kendi sınırlarının içerisine kapanarak bölgesel güç olunmayacağının farkında olarak.
Elbette kilometrelerce uzaktaki başka başkentlerin bu coğrafyaya ilişkin hesapları biz istediğimiz için ortadan kalkmayacak.
Ama belki artık bu topraklarda yaşayan insanların da kendi geleceklerinin seyircisi olmadığı bir dönem başlayabilir.
Savaş bize birbirimize ne kadar bağlı olduğumuzu yeterince uzun süre öğretti. Belki aynı şeyi bir kez de barıştan öğrenebiliriz.
Türkiye’nin kendi Kürt meselesini demokratik siyaset ve hukuk içerisinde çözebilmesinin bölgesel anlamını da bu nedenle önemsiyorum.
Kendi Kürtleriyle barışık bir Türkiye’nin Kürtlerle ilişkisini bir güvenlik zaafı olarak değil, bölgesel bir güç kaynağı olarak görebileceğine inanıyorum.
Aynı şekilde Arap dünyasıyla ilişkilerimizi yalnızca sınır güvenliği, savaş ve göç üzerinden değil, ekonomik ve siyasi ortaklıklar üzerinden konuşabileceğimiz başka bir bölgesel tahayyülün de mümkün olduğunu düşünüyorum.
Belki biraz büyük düşünüyorum.
Ama kırk yıllık bir çatışmayı bitirmeye çalışıyorsak zaten biraz büyük düşünmek zorundayız.
Çünkü benim için bu sürecin hedefi PKK’nın silahlarını bırakmasıyla tamamlanmıyor.
Orada başlıyor.
Silahlı bir örgütün ortadan kalkması elbette başlı başına tarihi bir kazanım olur. İnsanların artık bu çatışmada ölmemesi, ailelerin çocuklarını kaybetmemesi, Türkiye’nin bir neslinin daha aynı travmayla büyümemesi yeterince büyük bir sonuç.
Ama PKK silah bıraktığı sabah Türkiye’nin bütün meseleleri sihirli biçimde ortadan kalkmayacak.Bu ülkenin Kürt vatandaşlarının kimlik, temsil, aidiyet ve eşit vatandaşlığa ilişkin tartışmaları devam edecek.
Hukuk devleti, ifade özgürlüğü, demokratik temsil, yerel yönetimler ve devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağına ilişkin tartışmalar devam edecek.
Belki de gerçek siyaset tam o gün başlayacak.
Çünkü silahın olduğu yerde siyaset kaçınılmaz olarak güvenliğin gölgesinde kalıyor.
Silah ortadan kalkarsa o gölge de küçülür.
O zaman talepleri silahlı örgütlerin varlığı üzerinden tartışmak yerine doğrudan demokratik siyasetin konusu yapmak zorunda kalırız.
Ve işte tam burada bir hukukçu olarak benim için yeni anayasa meselesi başlıyor.
Ben bu sürecin sonunda yalnızca “terörsüz Türkiye” görmek istemiyorum.
Daha fazlasını istiyorum.
Türk’ün Türk olmaktan, Kürt’ün Kürt olmaktan, Alevi’nin Alevi olmaktan, Sünni’nin Sünni olmaktan vazgeçmek zorunda kalmadan aynı Cumhuriyetin eşit sahibi olduğu bir Türkiye istiyorum.
Hiçbir yurttaşın başka bir kimliğin hoşgörüsüne ihtiyaç duymadığı bir ülke.
Kimsenin aidiyetinin sorgulanmadığı bir ülke.
Bu yüzden barış sürecinin yeni bir anayasa ile taçlandırılmasının Türkiye için tarihi bir fırsat olduğuna inanıyorum.
Yalnızca Cumhurbaşkanının yetkilerini, Meclis’in yapısını ya da devlet organlarının birbirleriyle ilişkilerini düzenleyen teknik bir anayasa değişikliğinden söz etmiyorum.
Gerçek anlamda yeni bir toplumsal sözleşmeden söz ediyorum.
Bu ülkenin bütün yurttaşlarının kendisini başkasının misafiri değil, bu Cumhuriyetin eşit sahibi olarak görebileceği bir sözleşme.
Devletin vatandaşına kim olması gerektiğini söylemek yerine, vatandaşlarının farklılıklarını aynı demokratik sistem içerisinde koruyabileceği bir hukuk düzeni.
Belki o zaman Kürt meselesini de diğer majör siyasi meselelerimizi de gerçekten geride bırakabiliriz.
Üzerini örterek değil.
Yok sayarak değil.
Bir tarafın diğerini yenme obsesyonuyla hiç değil.
Çözerek ve uzlaşarak.
Ve bana kalırsa bir barışın başarı ölçüsü de budur.
Silahların kaç yıl sustuğu değil, insanların yeniden silaha ihtiyaç duyacaklarını asla düşünmeyecekleri bir düzen kurup kuramadığımız.
Bunun başarılacağını kimse garanti edemez.
Türkiye geçmişte de barışa yaklaştı ve sonra korkunç biçimde uzağına düştü. Bugünkü süreçte de siyasi hesaplar, bölgesel gelişmeler, güvensizlikler ve yanlış adımlar olacaktır.
Muhtemelen hata da yapacağız.
Fakat demokratik siyasetin üstünlüğü zaten hiç hata yapmamasında değil. Bu hatalarından geri adım atabilmesinde.
Hatasız kul olmaz. -Bu kısmı umarım Orhan Gencebay sesiyle okursunuz-
Hatasız siyaset de olmaz.
Önemli olan, yanlış yaptığında yeni bir cenaze beklemek yerine geri dönmenin siyasi ve hukuki yollarını açık tutabilmek.
Ben bugün ilk kez bu yolların geçmiştekinden çok çok daha güçlü biçimde açık tutulabileceğine inanıyorum.
Meclis’in sürecin içinde olması nedeniyle.
Hukukun işin içinde olması nedeniyle.
Bir zamanlar birbirleriyle aynı konuda yan yana gelmesi neredeyse imkânsız görünen siyasi hareketlerin ortaklaşabilmesi nedeniyle.
Ve belki en önemlisi, kırk yılı aşkın süredir bu meselenin bütün taraflarının savaşın bize neler kaybettirdiğini artık yeterince iyi bilmesi nedeniyle.
Bu yüzden bu mesele bir zaferin hikâyesi değil.
Bir umudun hikâyesi.
Ama saf bir umut da değil.
Ve belki de bir gün dönüp baktığımızda, bütün bu uzun hikâyenin bizi aslında çok basit bir yere getirdiğini de anlayacağız:
Birbirimize rağmen yaşayamayacağımıza.
Ama birlikte nasıl yaşayacağımıza kendimizin karar verebileceğine.
Bu hikâyenin başladığı yerde silah vardı. Bittiği yerde hiç değilse umut olsun. Çünkü bu defa olabilir.
[1] Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun, Kanun No. 7595, Kabul Tarihi 10 Ağustos 2026, Resmî Gazete, 18 Ağustos 2026, Sayı 33344; ayrıca TBMM, Kanun Teklifi Esas No. 2/3793.
[2] Türkiye Büyük Millet Meclisi, “TBMM Başkanı Kurtulmuş, AA Editör Masası’nda Soruları Yanıtladı,” 12 Ağustos 2026; Bianet, “TBMM’de ‘Çerçeve Yasa’ Oylaması: Kim ‘Evet’, Kim ‘Hayır’ Dedi?”, Ağustos 2026.
[3] Milliyetçi Hareket Partisi, Barış, Huzur, İstikrar: Grup Toplantıları, Ekim 2024; Adalet ve Kalkınma Partisi, “Cumhurbaşkanımız Erdoğan, Partimizin TBMM Grup Toplantısı’nda Konuştu,” 30 Ekim 2024. Bahçeli’nin 22 Ekim çağrısı ve Erdoğan’ın bunu “tarihi fırsat penceresi” olarak nitelendirerek sahiplenmesi için bkz. ilgili konuşmalar.
[4] DEM Parti, “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı,” 27 Şubat 2025; Daren Butler ve Ece Toksabay, “Kurdish PKK Ends 40-Year Turkey Insurgency, Bringing Hope of Regional Stability,” Reuters, 12 Mayıs 2025.
[5] Maya Gebeily ve Jana Choukeir, “Syrian Government, Kurds Agree Integration Deal, US Hails ‘Historic Milestone’,” Reuters, 30 Ocak 2026.
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.