Ailecek en sevdiğimiz şeylerden biri türk kahvesi. Bunun sayısı bizim evde günde üçü bulabiliyor. Her seferinde fincanlar kapanır, biri “bak burada bir yol var” der, öteki “yol değil o, kuş” der ve fincan elden ele gezer.
Geçtiğimiz hafta ailemi ziyarete gittiğimde bu rutin normalden biraz farklı işledi. Fincanın fotoğrafı çekildi, telefona yüklendi, yapay zekâya soruldu, cevap sesli okundu. Gelen cevap aile grubuna atıldı.
Ben su tüketimini önemseyen, iklim adaleti üzerine kafa yoran biri olan ben; bunda bir sakınca görmedim. Maliyeti olduğunu biliyordum, hesabını merak edecek kadar da ilgiliydim. Yine de yaptığımız şeyin bana ait bir vebal olduğunu bir an bile düşünmedim.
Bu yazı o rahatlığı savunmak ya da onun için özür dilemek üzere yazılmadı. Rahatlığın kendisi bir bulgu çünkü: farkında olan biri bile bu ölçeğin karşısında hiçbir şey hissetmiyorsa, sorun yalnızca bilinçte değil; asıl mesele, sorumluluğun nerede ve kimin üzerinde tanımlandığında.
Tam bu sorgulamaların içerisindeyken 18 Ağustos 2026’da Resmî Gazete’de Türkiye Yapay Zekâ Eylem Planı (2026-2030) yayımlandı: kırk dört sayfa, dört eksen, on altı eylem. Hedefler arasında 2030’a kadar en az 1 gigavat yapay zekâ ve veri merkezi kurulu gücü, 10 milyar dolarlık özel sektör yatırımı, bir de 5 milyon vatandaşa yapay zekâ okuryazarlığı eğitimi var.
Belgenin kendi mimarisinde enerji birinci katman; yani en altta, her şeyin üzerine kurulduğu yerde duruyor. Yıllık en az 10 teravatsaatlik düşük karbonlu elektrik satın alma anlaşması öngörülüyor, sözleşmelerde en az yüzde 60 düşük karbonlu elektrik şartı aranacağı yazıyor, izleme çerçevesinde Güç Kullanım Etkinliği’nin yanı sıra Su Kullanım Etkinliği de var, atık ısı geri kazanımı bile gündemde, sorumlu kurumlar arasında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı sayılıyor.
Ama bu başlıkların hepsi tek bir soruya cevap veriyor: elektrik nereden gelecek, karbonu ne olacak, verimlilik oranı kaç?
Hiçbiri şu soruya cevap vermiyor: bu tesis kimin yanına kurulacak ve o kişi ne zaman, nasıl söz sahibi olacak?
Kırk dört sayfanın hiçbir yerinde “gürültü” kelimesi geçmiyor.
Bir falın bedeli?
Bizim yaptığımız elbette tekil bir şey değil. Yapay zekâ gündelik hayata yalnızca işimizi hızlandıran bir araç olarak değil, birbirimize gönderdiğimiz küçük oyunlar üzerinden de giriyor: kahve falı yorumlatıyor, doğum tarihimizden kişilik analizi çıkarıyor, hangi roman karakterine benzediğimizi soruyoruz. Birinin paylaştığı prompt kısa sürede elden ele geziyor; tek tek önemsiz görünen bu eğlenceler, bir araya geldiğinde büyük bir kullanım ölçeği yaratıyor.
Ben de önce bizim küçük eğlencemizin karşılığını merak ettim. Bir kahve falını yapay zekâya yorumlatmanın elektrik, su ve karbon hesabı neydi? Bu sorunun cevabını şirketlerin kendisinden almak sanılandan zor.
Google, Ağustos 2025’te bu konudaki en ayrıntılı ölçümü yayımladı: medyan bir metin sorgusu 0,24 watt-saat elektrik harcıyor, 0,03 gram karbondioksit eşdeğeri salıyor, 0,26 mililitre su tüketiyor. Şirketin kendi beyanı bu, ama arkasında hesabın nasıl yapıldığını adım adım anlatan teknik bir rapor var.
OpenAI’ın rakamı ise böyle bir belgeden değil, genel müdürü Sam Altman’ın 10 Haziran 2025 tarihli kişisel blog yazısından geliyor: ortalama sorgu 0,34 watt-saat, bir çay kaşığının on beşte biri kadar su. Metodoloji yayımlanmadı; “ortalama sorgu”nun ne olduğu, hangi istek türlerinin bu ortalamaya girdiği belirsiz. Anthropic’in ise hiçbir beyanı yok.
Üstelik bunların hiçbiri benim yaptığım şeyi kapsamıyor. Ben fincanın fotoğrafını yükledim; Google’ın hesabı görsel sorguları, model eğitimini ve ağ iletimini kapsam dışında bırakıyor. Dahası, “ortalama”nın kendisi geniş bir aralığı gizliyor: Epoch AI’ın Şubat 2025 tarihli tahminine göre tek bir modelde tipik bir metin sorgusu yaklaşık 0,3 watt-saat iken, çok uzun girdili sorgular 2,5 ile 40 watt-saat arasına çıkabiliyor; kendi ortalamasının sekiz ilâ yüz otuz katı. “Medyan sorgu” çerçevesi zaten yaşlanıyor: yazılım mühendisi Simon P. Couch, Ocak 2026’da kendi kod yazma oturumlarını ölçtü ve medyan bir yapay zekâ ajanı oturumunun yaklaşık 41 watt-saat, yani tipik bir sohbet sorgusunun 138 katı harcadığını paylaştı.
Yani hesabı yapmak isteyen vatandaşın elinde karşılaştırılabilir bir tablo yok. Farklı tanımlar, farklı kapsamlar, farklı gönüllülük düzeyleri. Bireysel sorumluluk, hesaplanamayan bir şeyin üzerine kuruluyor.
Hesaplanabilen tek şey toplam.
Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre küresel veri merkezi kapasitesi 2020’de yaklaşık 60 gigavattı, 2024’te 97 gigavata çıktı; elektrik tüketimi aynı dönemde 269 teravatsaatten 416 teravatsaate yükseldi. 2030 için öngörü 950 teravatsaat civarında. Verimlilik de artıyor, Google, sorgu başına enerjiyi bir yılda 33 kat düşürdüğünü açıkladı, ama toplam düşmüyor, çünkü ölçek verimlilikten hızlı büyüyor.
Uğultunun bir adresi var
Bu kapasitenin bir yerde durması gerekiyor. Durduğu yerlerde de bir şikâyet başlığı diğerlerinin hepsinin önüne geçmiş durumda: ses.
Arizona’nın Chandler kentinde bir mahalle, 2014’te yanına taşınan veri merkezinin gece de kesilmeyen uğultusuna karşı önce kulak tıkacı, sonra gürültü engelleyici kulaklık denedi. Sonuç alamayınca şikâyet yolunu denedi; şehir 2022’de imar yönetmeliğini değiştirdi ve Chandler bugün veri merkezi yatırımına en kapalı yerlerden biri. Wisconsin’de ise Microsoft’un Fairwater veri merkezine karşı Temmuz ayında açılan toplu davada, soğutma sistemleri ve jeneratörlerin sesinin tesis sınırının bir buçuk milden fazla ötesinden duyulduğu, davacıların uykusunun ve evlerinde vakit geçirme imkânının bozulduğu iddia ediliyor.
Bunlar tek tük vakalar değil. Konuyu izleyen Heatmap Pro’nun verisine göre veri merkezi anlaşmazlıklarının en az üçte biri gürültü kaynaklı ve iptal edilen projelerde muhalefetin bir numaralı gerekçesi bu. Haziran 2026’da Mississippi’de on binden fazla kişi adına federal bir toplu dava dosyalandı.
Üstelik saydığım bu adreslerin hepsi teknolojiyi üreten ve tüketen ülkenin kendi içinde. Ayrım zengin ve yoksul ülkeler arasında değil; elektriğin ucuz, arazinin geniş, mevzuatın gürültüyü henüz tanımadığı yerlerle o kararı verenler arasında.
Benim ulaşabildiğim kadarıyla Türkiye’de kamuoyuna yansımış benzer bir dava, ölçüm ya da mahalle itirazı henüz yok. Bunu teselli olarak değil, cevabı bilinmeyen bir soru olarak yazıyorum: bu henüz o ölçekte tesisimiz olmadığı için mi, yoksa itirazın önünü açacak bir mekanizma tanımlı olmadığı için mi?
ÇED bir güvence değil, bir süre
Planın hesaplama omurgasını kuran eyleminde şu cümle var: veri merkezleri kurulurken ÇED, imar, ruhsat, enerji ve telekomünikasyon gibi kurumlara yapılan başvuru süreçlerinin daha hızlı sonuçlanması için Yatırım ve Finans Ofisi’nin “Tek Durak Ofis” kurgusuna dâhil edileceği.
ÇED, bu belgenin diline korunacak bir güvence olarak değil, hızlandırılacak başvurulardan biri olarak giriyor. Aynı mantık başka yerlerde de sürüyor: Yapay Zekâ Büyüme Bölgeleri “hızlandırılmış izin-ruhsat süreçleriyle” donatılmış özel statülü alanlar olarak tanımlanıyor; uluslararası yatırımcı için ön uygunluk ve yatırım yol haritası süresinin en çok 30 iş gününe indirilmesi hedefleniyor.
Yer seçimi kriterleri de sayılmış: enerji ihtiyaç projeksiyonları, şebeke bağlantı kapasiteleri, yenilenebilir ve nükleer kaynaklarla eşleştirme senaryoları, atık ısı potansiyeli. Hepsi mühendislik kriteri. Kimin evinin yanına düşeceği kriter değil.
Bize okuryazarlık, tesise gigavat
Aynı planın ilk eylemi bir okuryazarlık programı. İlk on iki ayda 1,5 milyon, yirmi dört ayın sonunda toplam 5 milyon vatandaşın programı tamamlaması hedefleniyor; 81 ilde atölyeler yapılacak, e-Devlet üzerinden yetkinlik ölçülecek, vatandaşlar “kişiye özel gelişim yolculuklarına” yönlendirilecek, mikro-sertifika verilecek.
İçeriği de sayılmış: temel kavramlar, üretken araçların güvenli kullanımı, kişisel verilerin korunması, yanlış bilgi ve derin sahte farkındalığı, etik kullanım ilkeleri. Bu listede kullandığımız şeyin fiziksel bir karşılığı olduğu yok. Etik Kurulu’nun rehber yayımlayacağı başlıklar arasında da yok: adalet ve yanlılık, açıklanabilirlik, veri menşei, güvenlik, insan gözetimi, çocuklar ve hassas gruplar. “Yüksek etkili yapay zekâ sistemi” tanımı sağlıktan krediye, biyometriden kolluğa kadar uzanıyor; çevresel etki bu tanımın dışında kalıyor.
Bir istisna var, ama ilginç bir yerde. Plan, Türkiye’nin geliştirip ihraç edeceği modeller için standart bir “ihraca hazır paket” tanımlıyor ve bu pakete güvenlik testi, performans belgesi ve yasal uyum dosyasının yanında çevresel etki beyanı da konuyor. Yani devlet, sattığımız modelin çevresel maliyetini alıcıya beyan etmeyi gerekli görüyor; kullandığımız modelin çevresel maliyetini bize beyan etmeyi gündemine almıyor. Bilgi, müşteri için gerekli bir şey; vatandaş için değil.
Böylece iki taraflı bir tablo çıkıyor: vatandaşa okuryazarlık ve kişisel gelişim haritası, altyapıya bir gigavat kurulu güç. Ve bunlar birbirine değmiyor. Mikro-sertifika alan kişinin, o kapasitenin nereye kurulacağına dair söyleyebileceği hiçbir şey yok.
Plan, Ulusal Yapay Zekâ Hesaplama Stratejisi ve uzun vadeli Yatırım Planı’nın ilk altı ay içinde yayımlanacağını söylüyor; elektrik gücü, tedarik takvimi ve düşük karbonlu elektrik payı orada netleşecek. Türkiye Elektrik Sanayi Birliği de 26 Ağustos’ta veri merkezi yatırımlarının elektrik talebi ve arz güvenliği üzerindeki etkisini konuşmak için bir araya geliyor.
Masada iletim hatları, kurulu güç ve arz güvenliği var. Bir gigavatlık kapasitenin hangi ilçeye kurulacağını, hangi havzadan su çekeceğini ve tesisin yanında oturanların ne zaman haberdar edileceğini konuşan bir masa ise henüz görünmüyor.
Biz o gün fallarımızı eğlencesine yapay zekaya gönderdiğimizde bu birkaç dakika süren bir eylem oldu. Bizim için ayda yılda bir tekrarlanacak bir şeydi. Ancak onu mümkün kılan altyapı başka bir yerde yıllarca duracak; elektrik çekecek, su kullanacak, belki hiç susmayacak.
Mesele yalnızca bir falı yapay zekâya sorup sormamamız değil. Asıl mesele, milyonlarca küçük isteğin fiziksel karşılığının kimin mahallesine kurulacağına kimin karar verdiği.
Yatırımcı, izin süresinin kaç iş gününe indirildiğini biliyor. Peki tesisin komşusu ne zaman öğrenecek? Ve öğrendiğinde söyleyebileceği bir şey olacak mı?
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.