Paris dahil olmak üzere bazı şehirlerde geceleri kısmi sokağa çıkma yasakları ilan edilirken, İçişleri Bakanının istifası Cumhurbaşkanı Macron tarafından kabul edilmedi. Son bilançolarda Fransa genelinde 3000 işyerinin yağmalandığı ve saldırıya uğradığı anlaşılıyor. Olayların tozu dinip, cam kırıkları temizlenirken ülke yaşananların nasıl bu boyuta ulaştığını anlamaya çalışıyor. 24 Ekim’deki gösteriler ise 70 bin polis memuru nezaretinde belirgin biçimde daha sakin geçti.
Burada bir meselenin altını tekrardan çizmek gerekiyor. Fransa genelinde şok dalgalarına sebep olan şey, 17 Ekim günü 500 bin civarı barışçıl protestocunun talepleri ve eylemleri değil, organize yağma olaylarıydı. Göstericilerin kortejleri, polisle ciddi bir çatışmaya bile meydan vermeden sonlandı. Katılım zaten Fransa tarihinin en büyük on gösterisi arasına girecek seviyede değildi. Hayat pahalılığı, gelir adaletsizliği gibi talepler haklı, bir ölçüde alışılmış ve sistemin ekonomik açıdan tıkanıklığını bir kez daha ispat eden konulardı. Ancak yağma olayları gösteriler sırasında yaşanan bir taşkınlıktan doğmamış, gösterilerin yarattığı fırsat penceresinden faydalanmak için günler öncesinden hazırlanmıştı. Mesela, polis elinde bir gencin ölümü gibi bir hadiseyle tetiklenmemiş, siyasi taleplerle ilişkilendirilemeyecek şekilde ortaya çıkmıştı. Sabıkası olmayan, okulu, işi olan insanlar neden günler öncesinden organize olup dükkan yağmalar ve bunu canlı yayınlar?
Bu sebeple iki olayı ayrı ayrı ele almak gerekiyor.
Zamanlama açısından protesto hareketinin bu tarihte başlaması elbette tesadüf değil. Fransa’da Eylül-Ekim ayları bütçe sezonu. Genellikle sesini duyurmak isteyen kitleler, geçtiğimiz ay yapılan çeşitli toplu taşıma grevleri gibi, bu aylarda harekete geçiyor. Hem azınlık hükümetinin bütçe için zayıf bir desteğe sahip olması, hem Nisan 2027’de yapılacak Cumhurbaşkanlığı seçimleri, hem de balon gibi şişen kamu borcunun karşısında ciddi tasarrufa gitme zorunluluğu alanları bir güç gösterisi için hazır hale getirdi.
Fransa siyasi bir karabasan yaşıyor. Özellikle 2024 yılında Cumhurbaşkanı Macron’un erken seçim kumarının siyasi iflasla sonuçlanması ve parlamentoda çoğunluğu kaybetmesi hükümetlerin hareket alanını alabildiğine daralttı. Fransa iki sene içerisinde dört başbakan değiştirdi, ekonomik durumu iyileştirmek için planlanan reformlar meclise takıldı. Macron’un merkezci, “hem o olsun hem bu olsun” politikalarının on sene gibi Avrupa’da uzun sayılabilecek bir iktidar süresine rağmen hiçbir derde deva olamadığı, aslında bütün bu sorunların temelini oluşturan kamu borcu kriziyle meydana çıktı. Louis Vuitton’ların, Versay saraylarının ülkesi artık Yunanistan’ın borçlandığı faiz oranlarına yakın borçlanıyor. Kamu borcu rekor bir seviye olan 120%’lere yaklaşıyor ve bütçe açığı düşürülemiyor. Devlete her işe yetişme görevi verilince, verilen sözlerden dönmek bir o kadar imkansızlaşıyor, oksijen tükeniyor.
Çözümsüzlüğün doğurduğu sıkışma huzursuzluk kazanlarını sürekli kaynatırken, çöken siyasi merkezin yıkıntıları aşırı uçların yeni kalelerine temel oluşturuyor. Son anketlere göre en yüksek ihtimal, radikal sağcı Marine Le Pen ile radikal solcu Jean-Luc Mélenchon’un ikinci turda karşı karşıya gelmeleri. Böyle bir durumda Le Pen açık ara galip gelirken merkezden bir adayın ikinci tura kalması durumunda dahi Le Pen kıl payı önde görünüyor. Bu durum kaçınılmaz olarak insanları yaşanan olayların seçim sonucunu nasıl etkileyeceğini düşünmeye, hatta endişelere sevk ediyor.
Medyanın olayları abarttığı gibi tezlere karşı bir noktaya açıklık getirmek gerek: yağma ve vandalizm olayları karşısında soldan sağa bütün partiler kınama mesajları yayınladı. Polis şiddetinin olayları kışkırttığını iddia eden açıklamalar, yağma olaylarıyla ilgili değil, polis ile göstericiler arasında yaşanan birkaç çatışma ile ilgili. Olaylarda aşırı sol militanların izlerini görenlerin en çok suçladığı Mélenchon, “mücadelemizi beraber yürüttüğümüz insanların yağma ve vandalizm ile alakası yoktur” dedi. Yani ana akım siyasette -radikal sol ve radikal sağ dahil olmak üzere- yağma hareketini savunan yok; bireysel yorum yapanlar arasında ise görüşler değişiyor.
Zira 17 Ekim ve takip eden gecelerde yaşananların klasik protestolarda polisle yaşanan çatışmalardan çok daha olağanüstü olduğunun ve bir kırılma noktasına benzediğinin herkes farkına varmakta.


Solcu Obs: Cumhurbaşkanlığı seçimleri yüksek gerilim altında, Sağcı L’Express: Devletin İflası
Siyasetçiler ve vatandaşlar yaşananları anlamaya çalışadursun, olayları anlamak için bir kronoloji oluşturmakta fayda var.
Olaylar nasıl gelişti?
Klasik bir Fransız protestosunda kortejlere belli bir saatte start verilir, yürüyüş başlar ve bayram havasında geçer, geç saatlere doğru polisle çatışacak olanlar çatışır ve şiddet olayları geç saatlerde başlardı. 17 Ekim için Fransa genelinde meydanlarda randevu saati 14’tü. O gün Fransa’nın birçok şehrinde ise durum daha baştan farklıydı.
Olayların adeta bir ön gösterimi Liyon’da başlamıştı. Saat 12 civarında protestocular dar sokaklardan şehrin ana meydanı Bellecour’a akmaya başladı. Tepeden tırnağa siyah eşofman takımları ve maske giyen bir topluluk yer yer polisle çatışmaya başladı. Polis meydana girişleri engellemeye çalışırken saat 14 civarı meydan kalabalıklaşmış, köşede yer alan turizm ofisi kioskunun camları taşlanmış ve bina siyah elbiseli grup tarafından ateşe verilmişti bile. Şehrin ana caddesi Cumhuriyet Caddesi’nin kuzeyi barışçıl protestocularla, caddeyi meydana bağlayan güney kısmı ise yağmacılarla dolmuştu. Saat 16’dan itibaren polis kontrolü kaybetti. Birdenbire beliren onlarca siyah elbiseli ve sırt çantalı grup sistematik bir biçimde, sırayla, ana cadde ve ara sokaklardaki mağazaları yağmalamaya başladı. Ana cadde haricinde şehrin gösterilere daha uzak mahallelerinden de aynı gruplar tarafından yağma haberleri gelmeye başlamıştı. Pazar sabahı Liyon’da bilanço 200 yağmalanmış mağazaydı.

Lyon’da kundaklanan turizm ofisi (kaynak)
Paris’te protestoların ilk adresi olan Cumhuriyet Meydanı’nda randevu saati belliydi: saat 14. Başkentte 40 bin civarı gösterici beklenirken rakam 110 bine ulaşmıştı. Meydanın ağzına kadar dolmasıyla beraber yine maskeli gruplar ile polis arasında çatışmalar başlamıştı. 14.30 itibariyle yasal kortej yola çıkmış, fakat aynı anda Cumhuriyet Meydanı çevresine inen onlarca grup, polisin olmadığı sokaklara girerek yağmaya start vermişti. Gruplardan biri, mağazaların yanında bir apartmanın iki giriş kapısını birden tahrip ederek hole girmiş, apartman sakinlerini ölüm korkusu sarmıştı. Cumartesi gecesi yaşananlar yetmemiş gibi Pazar ve Pazartesi akşamı da bazı maskeli gruplar yağma teşebbüslerinde bulunmuştu.

Paris’te yağmalanan oyun mağazalarından biri (kaynak)
Sadece dükkanlar değil, olayların sembolü haline gelen porselenleriyle meşhur Limoges kentinin belediye binası da kundaklanmıştı.

Olayların sorumluluğu dumanlar daha tüterken muhalefet tarafından siyasi yelpazedeki yerlerine göre devlet, polis, protestocular, solcular, göçmenler arasında dağıtıldı.
Açıklamalarına güvenilecek olursa, İçişleri Bakanı Nunez’e göre polisin özellikle Paris’te erken müdahalesinin sebebi ilk defa yağma olaylarının gösterinin sonu yerine daha başından itibaren başlamasıydı. Olanlarda devletin bir öngörü sorununun olduğu açıktı, zira, Başbakan Lecornu olaylardan sonra yaptığı basın açıklamasında kelimesi kelimesine “bazı şeylerde s*çtık” demişti. Ancak hükümet çoğunlukla yaşananlardan doğrudan Mélenchon ve partisini, Mélenchon ise polisin orantısız müdahalesi ve tedbirsizliği sorumlu tutuyordu.
Her halükârda herkesin kafasını en çok karıştıran, sokakları kabus gibi basan bu siyahlı genç grupların kim olduğu, gösterilerle ne alakaları bulunduğu, nasıl bu seviyede organize olabildikleri, ne bu şiddet, bu celal gibi sorular ağır ağır kendilerine cevap buluyor.
Yağmanın nedeni, nasılı, kimi, ne zamanı…
Yağmanın git gide kamusal olaylarda yaşanan şiddetin merkezine oturduğu, politik amaçlarla bağdaştırılamayacak bir eğilim ile karşı karşıyayız. 2005’te iki göçmenin polis tarafından takip edilirken hayatlarını kaybetmeleri sonrasında çıkan olaylarda Paris ve diğer büyükşehirlerin banliyölerinde karakollar ve kamu binaları hedef alınmıştı. Dükkân yağmaları söz konusu değildi ve polis şiddeti sebebiyle çıkan ayaklanmalarda doğal olarak devlet ve polis hedef olmuştu. 2018’de dünya gündemini sarsan ve aylar süren Sarı Yelekliler gösterilerinde ise 90 kadar mağazanın yağmalandığı veya zarar gördüğü kaydedildi. 2023 yılından itibaren ise başka bir eğilimin ortaya çıktığına şahit oluyoruz. 2023 yazında 17 yaşındaki Nahel’in direksiyonda yine bir polis takibi sırasında öldürülmesini takiben yaşanan ayaklanmada bir haftada 1000 mağaza yağmalanmıştı. 17 Ekim olayları ise tek bir günde yağmalanan ve zarar gören 3000 mağazayla bu trendin şu ana kadarki zirvesini temsil ediyor. Temel arzunun önemli bir ölçüde kamu otoritelerini cezalandırmaktan tüketim mallarına kaydığı anlaşılıyor.
Peki, yağma nasıl oldu da şiddet olaylarının merkezine oturdu? Yağmacılar kimdi, ne söylemek istiyorlardı? Hatta, söylemek istedikleri bir şey var mıydı?
17 Ekim’deki şiddet olaylarının ardında bu trendi zirveye çıkaran biri ideolojik, diğeri tam tersine, herhangi bir değer yargısı olmadan hareket eden iki grubun olduğu anlaşılıyor.
Bunlardan ilki bazen “black bloc” diye tanımlanan, ideolojik olarak anarşist-sol hücrelere bağlı militan gruplar. Bir açıdan, mülkiyet hakkı ve ceza kanunlarını ideoloji düzleminde tanımayan bu grubun yağma hareketlerini kışkırtması veya polisle çatışmaya girmesi daha kolay anlaşılabilecek bir durum. Nitekim olaydan bir gün sonra bir şafak baskınında yakalanan Limoges belediye binasının kundakçısının bu gruplardan birine mensup olduğu açıklandı. Bu gruplar zaman zaman polis karşıtı fikirleri de güçlendirerek diğer grupları da besleyebiliyor veya çatışmaları başlatarak yağmaya zemin hazırlayabiliyor.
Davranışları tüm dünyayı şoke eden grup ikincisi, yani protestolara yağma haricinde bir amaç olmaksızın organize olarak gelenler. Hatta olaylar sırasında bu grupların buluştuğu Snapchat ve TikTok gibi mecralarda o kadar fazla canlı yayın açıldı, o kadar fazla video paylaşıldı ki, bu videoları izlemek bile hali hazırda kim oldukları hakkında önemli bir tablo çiziyor.
Kahır ekseriyeti 15-25 yaş aralığında olan, ağırlıkla erkek ve banliyölerde yaşayan bir kitleyle karşı karşıyayız. Videolara ve sahadaki gazetecilerin aktarımlarına göre onlu gruplar halinde organize olan yağmacıların belirli taktikleri vardı: mağaza hedef alınıyor, yağma sürerken polisi geciktirmek amacıyla etraftaki bisiklet ve çöplerden barikat oluşturuluyor, yakılıyor, ve fazla beklemeden hemen bir diğer hedefe geçiliyordu. Grupların hızlı ve toplu koşuşturmaları, videolarda en çok göze çarpan detaylardan biri. Yağmacılar bu hareketlilikle bir alanı korumakla görevli sabit polisler üzerinde üstünlük sağlıyor, çevik kuvvet gelene kadar ise diğer bir hedef üzerinde çalışmalar başlıyor.
Peki bu kitlenin siyasi bir talep veya amacı var mı? Fransız Senatosu’nun raporuna göre 2023’te Nahel’in ölümü üzerine yaşanan yağma olaylarından sonra tutuklananların verdiği cevaplarda, yağmaya karışanların sadece 8%’inin bu olayı gerekçe gösterdiği görülmüştü. Görüntülerde ve sahadan nakledilenlerde yağmacılardan ciddi bir politik slogan duyulmuyor, pankart görülmüyor.
Hızla inmeye başlayan mahkeme hükümlerine göre de durum karışık. Tutuklanan gençlerden birinin herhangi bir siyasi gruba mensup olmadığı fakat bir gün önce Instagram üzerinden başka bir arkadaşına “aslında çevik kuvvet dövmek için gidiyoruz” dediği belirlendi. Bir başkası çantasında çekiç, benzin dolu şişeler ve kibritle yakalanmış, “mangal için arkadaşıma gidiyordum” demişti. Bu hükümlülerin bilinen bir suç geçmişi veya devrimcilikleri yoktu. Tutuklananlar arasında mühendis, işsiz, dağcılık rehberi, öğrenci, ev genci, hiçbir göçmenlik hikayesi olmayanlar var. İkinci nesil göçmen gençler ağırlıklı görülse de, ne sol ne de sağ günah keçisi kartını kolayca oynayamıyor.
Ancak olayları anlamak için yağmacıların kimlik kartını çıkartmak yeterli değil. Son tahlilde, ortamda bulunan kişilerin akıntıya kapılmasını değil, bir suç işlemek için bilinçli bir şekilde organize olup, banliyölerden seyahat edip, yağmayı yüzü kapalı ve açık şekilde canlı yayınlayacak kadar korkusuz bir tavrı anlamanın zorluğuyla karşı karşıyayız.
Olayları anlamakta en rağbet gören tezlerden biri özellikle de sol kesim tarafından savunulan ekonomik darboğaz ve eşitsizlik tezi oldu. Buna göre Fransa’ya Macron ve uluslararası piyasalar tarafından dayatılmış acı reçete sefalet ve kamu hizmetlerinin çökmesiyle sonuçlanmıştı. Öte yandan, gelir adaletsizliğinin rekor seviyelere ulaşmasının öfkeyi beslediği, öfkenin de İran savaşıyla beraber yükselen enflasyonla taçlandığı iddia ediliyor. Gelir adaletsizliği sebebiyle işsizlik, fakirlik, ve öfkeye sürüklenen gençler hem seslerini duyurabilmek, hem de temel ihtiyaçlarını giderebilmek için yağmaya başvuruyor.
Bir neoliberalizm eleştirisi kısayoluna sapmadan önce mola vermekte fayda var çünkü, eldeki veriler bambaşka bir hikaye anlatıyor. 2026 verilerine göre kamu harcamaları Fransa ekonomisinin 57,7%’sini temsil ediyor. Bir G20 rekoru olan bu oran, ülke ekonomisinin yarısından fazlasının doğrudan kamu hizmetleri ve emeklilik harcamalarıyla döndüğü anlamına geliyor. Bununla birlikte Fransa’nın vergi sistemi dünyanın en eşitleyici mekanizmalarından biri: yeniden dağıtım sistemi Gini katsayısı üzerinden yapılan hesaplamalara göre eşitsizliği 20% azaltıyor. Fakirlik oranları çeşitli protestoların sürdüğü, ama yağma olayları gözlenmeyen diğer ülkelere nazaran daha fazla, veya artışı daha hızlı değil. Yani elimizde acı reçeteyle küçülen bir devlet değil, parayı çok verimsiz kullanan bir devlet var.
Bu veriler karşısında fakirliğin artmasının değil, toplumun en alt kesimlerinin refah seviyelerinin, en üst seviyelerin zenginliğinden daha yavaş artmasının da öfke yarattığı iddia edilebilir. Bu doğruluk payı olan, ancak “gençler sefaletten yağma yapıyor” demekten çok daha farklı bir tez. Öfke siyasi şiddet doğurabilir, ancak öfkenin tezahürünün neden otoritelere karşı şiddet değil de bedava mal toplama arzusu şeklinde tezahür ettiğini anlamalıyız. Kaldı ki süpermarketlerin yağmalanması ile, Pokémon kartlarının yağmalanması aynı türden geçim zorluklarına işaret etmiyor. “İhtiyacım var” dan “bunu istiyorum” a sıçramak fiyatlardan çok, arzuların şiştiğini gösteriyor.
Daha radikal bir diğer tez ise mevsimin devrim mevsimi olduğu, devrimin şiddet olmadan gelemeyeceği ve mülkiyet hakkına yönelik şiddetin kapitalizmin sonunu temsil ettiği. Özellikle pahalı markaların halk tarafından yağmalanması, birçok yorumcu için neşe kaynağı oldu. Bu tezi değerlendirmek için hedef alınan mağazaları ele alalım. 1999 yılında Seattle’da Dünya Ticaret Örgütü’nü ve kapitalist küreselleşmeyi protesto etmek için düzenlenen gösterilerde en çok hedef alınan yerler bankalar, McDonald’s gibi küreselleşmenin sembolü haline gelmiş markalar ve uluslararası şirketler olmuştu. 17 Ekim’de ise durum büsbütün farklıydı. Bir defa hedef alınan mekanlar siyasi şiddet için değil, özellikle yağma için seçilmişti. Kitleler mağazalardaki stoklara sahip olabilmek için alan çevrelerine inmişti. İkinci ve en önemlisi, hedef alınanların hangi mağazalar olduğuydu. Yalnızca Louis Vuitton, Dior, Nike, Apple, Decathlon ve nice kozmetik ve elektronik mağazaları değil, küçük bakkallar, çiçekçiler, fırınlar dahi yağmalanmıştı. Paris’in oyun ve manga merkezi olan Voltaire Caddesi’ndeki manga dükkanlarının tümü yağmalanmış, Pokémon kartları bile çalınmıştı. Dükkanını üç ay önce açan göçmen Ahmet’in telefoncu dükkânı tamamen boşaltılmıştı. Yağmacılar elde ettikleri kazancı daha ilk anlardan itibaren sergilemeye başlamış, yağma malları sahibinden uygun fiyata ilana koyulmuştu.


Mahalle telefoncusundan Christian Dior’a hedef yelpazesi genişti (kaynak)

Sahibinden yağma malları (kaynak)
Burada gözümüzden kaçabilecek bir fikirsel değişimin üzerinde durmak gerekiyor. 1999’da olduğu gibi, lüks tüketim ve markalar, ilk olarak maliyet ile fiyatın arasındaki devasa makas, ve fiyatın ezici çoğunluğunun sermayedarlara gitmesi yüzünden sol düşünürler tarafından sömürünün baş aktörü olarak görülürdü. Bunun yanında Pierre Bourdieu’ye göre, lüks tüketime yönelik arzu, hakim sınıfların zevklerinden kaynaklanıyor, işçi sınıfı buna özendirilerek daha da fazla sömürülüyordu. O zaman, ezilenlerin bu mallara yönelik arzularının şiddetini gösteren yağma hareketleri ne zaman kutlanacak olaylar haline geldi? Yağmacıların bu mallara öykünmesi, sermayenin tahakkümünü perçinlediğini göstermiyor mu? Dayanışmanın sloganının “hakça, kardeşçe bir düzen”den, “bu üründen ben de istiyorum” a dönmesi ne zaman kabul edildi? Kaldı ki yağma sadece siyasi sokak olaylarında ortaya çıkmıyor. 2025 ve 2026 yıllarında Paris Saint-Germain’in Şampiyonlar Ligi zaferleri sonrası çıkan olaylarda yine mağazalar yağmalanmış, spor dükkanları hedef alınmıştı.
Ekonomik ve ideolojik sebeplerin kendi başına olayları anlamaya yeterli gelmediği bir fenomenle karşı karşıyayız. Son tahlilde bir birey, gösterilerden önce organize oluyor, olay yerine seyahat ediyor, yağmaya katılıyor, katıldığı gibi bu malı kullanmaya ve satmaya devam ediyor, hatta canlı yayında ifşa ediyor. Sürecin tümü bir yerlerde, insan iradesi üzerindeki dizginlerin boşaldığını, ama bunun kitle psikolojisi bağlamında değil, planlı ve kasıt ile devam ettirildiğini gösteriyor. İşte tam olarak bu pervasızlığın üzerinde durmalıyız.
Çünkü sistem artık insanı dışarıdan dizginleyecek bir yapı üretemiyor. Dizginlerin en kabası olan ceza korkusundan başlayalım. Kriminolojinin en sağlam bulgularından biri cezanın ağırlığından çok yakalanma ihtimalinin caydırıcı olduğudur. Oysa Fransa’da hırsızlık, araba çalma ve ev soyma gibi suçların sadece yüzde 8’i bir yıl içerisinde çözülebiliyor. Tabiri caizse “yatarı olmayan” bir suç işlerken bir gencin kafasındaki denklem basit. 2023’te Nahel olaylarının ardından verilen mahkeme kararları da caydırıcı olmamışa benziyor.
Dahası, aile veya toplumun oluşturabileceği dizginleyici etki de kaybolmuşa benziyor. Fransa’nın gettolar ve “fakirlik adaları” ile sonuçlanan entegrasyon politikası, suç riskinin yüksek, denetimin zayıf olduğu alanlarda büyüyen yüzbinlerce genç doğurdu. Bilinçli olsa dahi, ailelerin çevre üzerindeki denetimi, çevrenin çocuklarla etkileşimine denk olamıyor. Suçun normalleştiği bir ortamda, hırsızlığı ayıplayan mahallelinin yerini canlı yayında like yağdıran TikTok kullanıcıları (çoğunlukla benzer mahallelerden!) alıyor. Görülmek artık bir risk değil, bir ödül haline geliyor.
Benzer bir dizginlemenin okul yoluyla da sağlanamadığı anlaşılıyor. Türkiye’nin de büyük ölçüde devraldığı, sıkı kurallarıyla (öğretmeni ayakta karşılamak, meşhur cetvel…) tanınan Fransız eğitim sisteminde kurallar, liberal toplumun tercih özgürlüğü, bireyin temel rolü gibi değerleri öğretilirken göz ardı edilmiş görünüyor. Disiplinin yerini fırsat eşitliğinin aldığı Fransız eğitim sistemi, 2018 PISA sonuçlarına göre sınıfta düzensizliğin en yüksek seviyede olduğu ikinci ülke. Bütün bunlara Fransız İhtilali üzerine, son tahlilde bir siyasi şiddet olayı üzerine kurulu bir ulusal anlatıyı da ekleyelim. Kuralların eşlik etmediği özgürlük anlayışı, hesap vermeksizin davranmayı teşvik edebiliyor.
Dış dizginlerin koptuğu yerde iç dizginlerin devreye girmesini bekleriz. Fakat sistemin iç dizginleme mekanizmaları da çürümüş görünüyor.
Fransa’da göçmen mahallelerine yerleşen ilk bireyler için belki de en sağlam ahlaki referans, yani iç düzenleyici, dindi. Fakat Fransa’da dinin kamusal alanda yaşanmasının sakıncalı bulunması, bu ortamın içine doğan ikinci nesillerde bir referans boşluğu yarattı. İç ve dış hayatı kuşatan dini anlayışı, çoğunlukla kamusal hayatı düzenleyen vatandaşlık etiğiyle değiştirmek kolay bir iş değildi. Fransa’da “cumhuriyet değerleri” olarak tanımlanan etik vatandaşlık kodları ise dinin en az üç nesil baskılanması, Kiliseyle savaşa girilmesi ve kazanılması sonucunda ortak değer haline gelebilmişti. Ne bu tarih içinde mayalanabilmiş ne de kendileri olmalarına izin verilmiş insanlar kendilerini gerçek anlamda “vatandaş” hissedebildi mi ki, değerlerini benimsesin?
“Dizgin kaybını” Paris sokaklarının ötesinde, dünya çapında görmek de mümkün.
İstatistiklere göre liberal toplumlarda cinayet ve adam yaralama gibi yüksek risk, yüksek maliyetli suçlar düşüşteyken, ufak hırsızlık, kapkaç, mağazadan ürün çalma gibi suçlar ciddi oranlarda yükseliyor. Adeta failler, kendilerini hayat ve hazlardan mahkûm bırakacak, yakalanma ihtimali yüksek suçlara girişmeyi göze almıyor fakat kendilerini bedelsiz mal ve hazlara ulaştıracak eylemlerden mahrum bırakmıyor. Örneğin İngiltere’de cinayet veya adam yaralama gibi ciddi suçlar son 30 yıldır düşüşteyken, dükkandan ürün çalma veya kapkaç suçları son 15 yılın zirvesinde. Sadece 2024 yılında Fransa’da ürün çalma olayları 15% arttı (ki Fransa’da ciddi suç oranları dahi artışta).
John Burn-Murdoch’un incelemelerine göre, toplumda esas güvensizlik ve bozulma hissini oluşturan suçlar, cinayet ve yaralama değil, kapkaç, mağazadan ürün çalma gibi ufak görünen bu eylemler. Cinayetlerin çoğu arka sokaklarda işlenirken, ürün çalma, telefon çalma, bilet parası ödememe gibi suçlar oradan geçenlerin tümünün gözleri önünde işleniyor. Cinayette fail ile mağdur çoğunlukla birbirini tanıyorken, kapkaç gibi suçlarda mağdur rastgele seçilince “benim de başıma gelebilir” hissi ağır basıyor. Suçluların olaydan kolayca sıyrılması, kamuoyunda kargaşa hissini büyük oranda arttırıyor ve güven hissini zedeliyor.
Modernite dizginlerini kaybettikçe, toplumsal güveni de beraberinde götürüyor. Güven toplumunun çürüdüğü yerde, güvenlikçi politikalar devreye giriyor. Güvenin kaybolduğu yere ya daha çok polis, ya da kontrolsüzlük giriyor. 17 Ekim’de sokakta olmayan devlet, toplumsal düzenin kırılganlığını gösterdi. Bir hafta sonra güvenliği 70 bin polisle sağlamak bir başarı sayılabilir mi? Geçim dertlerinin, adaletsizliğin üzerine bir de güvensizlik eklenen kalabalıklar, nereye yönelecek?

Robocoplar kaybolmuş güveni tazeliyor (kaynak)
Ne olursa olsun, seçimlerde en kuvvetli parti “sade vatandaş partisi” dir. Seçmenden adaletsizliği çözmek için parti programınızın maddelerini, sınıfsal teorinizin inceliklerini ezberlemesini bekleyemezsiniz. İnsanın ekmek, su gibi ihtiyaç duyduğu güvenlik duygusunu sloganlarla bastıramazsınız. Sokakta yangın varken, mağaza ve ev sahipleri silahlanmayı konuşurken, orduyu göreve çağırmışken, insanları suçu soyut kavramlara atarak ikna edemezsiniz. Sizce, Fransa’da, yağmacılara mı, yoksa iş sahiplerine mi benzeyen daha çok seçmen vardır?
Seçim, protesto, hayat pahalılığı derken umarım yüzbinler Fransa sokaklarından güven toplumunun cenazesini kaldırmamıştır, ve bu cenazeden nur topu gibi bir Le Pen iktidarı doğmayacaktır!
Yazıyı beğendiysen, patronumuz olur musun?
Evet, çok ciddi bir teklif bu. Patronumuz yok. Sahibimiz kar amacı gütmeyen bir dernek. Bizi okuyorsan, memnunsan ve devam etmesini istiyorsan, artık boş olan patron koltuğuna geçmen lazım.
Serbestiyet; Türkiye'nin gri alanı. Siyah ve beyazlar içinde bu gri alanı korumalıyız. Herkese bir gün gri alanlar lazım olur.
